24 Kasım 2016 Perşembe

ŞEREF'E

Ayın firari olduğu kapkara bir gecenin alacakaranlık sabahında kan ter içinde uyandım. Odam havasız. Hayli de loş. Gözlerimi parmak boğumlarımla ovuşturduktan sonra uzun sayılabilecek bir duş aldım. Pencereyi açtım. Sert ve şekersiz kahvenin yanına bol dumanlı bir de sigara yaktım. Dışarı çıktığımda sıcak havanın bunaltısını, efil efil esen rüzgarla birlikte etrafımda dans ederek bana eskortluk etmeye başladı.

Uzun zamandır yalnız yaşıyorum. Zaman içinde herkesi kendisinden uzaklaştırmayı başarmış biri olarak, düştüğüm bu boşlukta debelenip duruyor olmamdan memnun olmadığım gibi şikâyetçi de değilim. İmdat, diye bağırsam sesimi duyacak kimse yok etrafımda. Ve ben bunu hiç umursamıyordum.

Yani, insan garip bir yaratık, düşünceleri çerçevesinde istekleri de değişkenlik gösteriyor. Hedefine ulaştığında anlamını yitiren onlarca yaşanmışlığım oldu benim. Düştüğüm boşluğun muzlim metrekaresinde yaşamak hayli yorucu olsa da düşünsel anlamda harika bir durum. Madem zaman içinde düşüncelerimiz ve isteklerimiz değişiyor, madem bu kadar ayran gönüllü yaratılmışız, neden ben böyleyim, deyip işin içinden çıkıyoruz. Ben öyle değilim. Sadece şu an öyle hissediyorum, hepsi bu. Hisler her zaman değişir. Bu yüzden de insan kendiyle çelişmeye mahkumdur. Fakat biz bu değişimden rahatsızlık duyarız. Çünkü o anki hissiyatlara göre dillendirdiğimiz söylevlerimiz vardır. Söylediklerimizin arkasında durmak, söylediği ile yaptığı bir olmaya çalışmak gibi salak düşüncelerimiz vardır. Toplum tutarlı insanları sever çünkü, dengesizleri değil.

İki gün önce psikiyatrımla yaptığım rutin görüşme esnasında bu düşüncelerimi kendisine ilettim. Başka şeyler de söyledim ama onları tam olarak hatırlamıyorum. Psikiyatrım beni sessizce dinledikten ve tüm bunları önündeki kâğıda not ettikten sonra arkasına yaslanıp “İlaç miligramını yükseltmemiz gerekiyor,” dedi.

Eczaneden ilaç almak için gidilen bu ilaç yazıcı şahsa bir daha gitmeme kararı aldığımı, yeşil renkli reçeteyi dörde katlayıp arka cebime iliştirdiğimi ve birkaç yüz metre ileride gördüğüm ilk çöp kutusuna buruşturarak attığımı hatırlıyorum. 

Benim yeni bir başlangıca ihtiyacım vardı, renkli haplara değil.

Hala bana eskortluk etmekte olan rüzgarla bir süre daha yürüdüm.  Ayaklarım beni tekel bayiinin önüne kadar götürdü. Çeşit çeşit şaraplar; rakılar biralar, votkalar, viskiler özenle dizilmişti. Spot ışıklarıyla albenisini artırılan raflara uzun uzun baktım. Seçimimi dillendirmemi bekleyen kişiye siparişimi ilettim. Siyah poşet sayesinde kimselerin göremediği likit ile parka girdim. Uzun süredir içmiyordum. Etrafa şöyle bir bakındım ve parkın en ücra köşesine doğru yöneldim. Henüz kahvaltı bile yapmamıştım. Seçtiğim bank hayli eskiydi. Yaklaşık bir haftadır tıraş olmamıştım. Çene altım iyiden iyiye kaşınıyordu. Banka kazınmış irili ufaklı ve hayli zor okunan bir yazı dikkatimi çekti. Kısa bir mesai harcadıktan sonra yazıyı okumayı başardım:

“Her seçim bir çaredir, ”

Yazının hemen altında, üsttekine göre daha iyi okunan bir yazı daha vardı: "Şeref." Büyük ihtimal bu yazıyı yazan kişinin adıydı bu. Elimdeki siyah poşeti bankın üzerine bırakıp yazıyı tekrar tekrar okudum. "Her seçim bir çaredir." Bunun ne anlama geldiğiyle ilgili bir süre düşündüm. Hemen arkamdaki koca gövdeli ağacın gölgesi beni bunaltıcı sıcaktan koruyordu. Ara ara kendini hatırlatan rüzgâr bi an için ürpermeme sebep oldu. Banka iyice yerleştim. Sırtımı arkama yaslamak iyi geldi. Doktorun verdiği ilaçlar işe yaramıyordu.
Kafamı yukarı kaldırdığımda ağacın üstünde cikleyen ve bir daldan diğerine anlamsızca konan serçeleri gördüm. Çok enerjiktiler.  Onları izlemek bile yorucu geldi. Hemen yanıbaşımdaki poşetin içindeki şişeyi çıkardım. Yeni atılmış kirli beyaz bir sakız ayakkabıma yapıştı. Sinirlenmek çözüm değildi. Elimdeki şişeye odaklandığım sırada telefonuma gelen mesaj sesi bi an için konsantremi bozdu. Umursamadım. Şişenin kapağını açtım. Mesajın bir insan evladından gelmediğinden emindim. Serçelerin sesleri gitgide yükseldi. Ciddi senkron sorunlarını olmasına rağmen bu durumdan şikayetçi değildim. Ayakkabılarımı çıkarıp bağdaş kurdum, çene altımı kaşıdım ve şişeyi serçelerin görebileceği şekilde havaya kaldırıp seslendim:

“Şeref’e!”

Ağustos 2016

Uğur Mıstaçoğlu


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumsuz kalmayınız...