31 Mayıs 2016 Salı

NEREYE?

Yer Esenler otogarı Ulusoy firmasının tam önü.
Taksi durur durmaz şak diye kapısını at hırsızı bir adam açtı,

"Nereye yolculuk?"

"Sana ne lan" bakışı atıp bavulumu almak için taksinin bagaj kısmına dolandım. O ne? Başka bir at hırsızı bavulumun sapından tutmuş indirmeye çalışıyor. Ona da "Çek lan elini bavulumun sapından, ben o sapı alabilmek için o bavulun tamamını almak zorunda kaldım, tutturtmam" dercesine baktım. O da bana "ben at hırsızıyım, tutarım" der gibi baktıktan sonra şak diye bavulu sapından kavradığı gibi taksinin bagajdan indirdi. 

"Nereye?" 

Size ne lan?

At hırsızı görünümlü sap tutucudan bavulumun sapını alıp sen çek o arkandan gelir şeklinde tasarlanmış tekerlekli bavulumu sürümeye başladığımda yeni bir soru daha geldi.

"Hangi firma?" 

Hasbinallah nimel vekil. İlla söylenecek bir şey. Dedim "bakın yardım etmek istiyorsunuz sanırım ama ben gideceğim yeri biliyorum, bavulun da tekerlekleri var, çekince hiç itirazsız peşimden geliyor, teşekkür ederim." 

Bu sapı tutan tip bi bozuldu, ne hakla biliyorsun gibilerinden pis pis baktı bi süre  (zaten temiz temiz bakma ihtimalleri yok)

 "Biz firma elemanıyız abi,"

Hiç arkamı dönmeden "Sen onu benim kıçıma anlat" dercesine bavulumla el ele yürüyerek otobüsüme doğru devam ettim. 

İki sap uyuz olmuş şekilde orada kaldı, diğer iki sap el ele İzmir'e…

Nisan 2016

Uğur Mıstaçoğlu


ÖLECEKSİN

Hastane gibi bir yerde açıyorum gözlerimi. Ağır bir ilaç kokusu oda içinde volta atıyor. Savaş yıllarındaki yaralıları sıra sıra dizdikleri yatakların birinde yatıyorum. Üstüme örtülmüş çarşaf, kefen rengi. Her an böyle bir dönüşüme hazır vaziyette bekliyor olduğunu düşünüp tırsıyorum.
İyi de ben neden buradayım?
Elimi ayağımı oynatıyorum, bir şeyim yok. Kalkmaya çalışıyorum hafiften başım ağrıyor. Herhalde bu yüzden burada değilim.
Oradan geçen hemşireye sesleniyorum:
"Hemşireanım ben..."
Hemşiranım, işaret parmağını dudağına götürüp sus işareti yapıyor. Susuyorum. Dudaklarım pul pul dökülüyor sanki. Yanımda emekliliği gelmiş bir komodin var; eski püskü dökük bir şey. Üstünde yarısı dolu su şişesi ile göz göze gelince biraz içesim geliyor. Şişe, biz enine yatanların aksine dimdik ayakta duruyor; üzerinde kapağı olmadığı gibi yanında bardak da yok. Uzanıp şişeyi kavrıyor susuzluğumu gidermek için dikiyorum kafama. Dudaklarımdaki pullar sıvı ile biraz yumuşuyor. Şişeyi emekliği gelmiş komodinin üstüne koyuyorum.
Yanımdaki yatakta yatan hasta dikkatimi çekiyor birden. Oldukça yaşlı bir adamcağız... Ölmüş de haberi yok denilen bir görüntüsü var. Nefes alırken hırıltılar çıkarıp ara ara öksürüyor.
Tavana bakıyorum bir süre.
Gözkapaklarım gitgide ağırlaşıyor. Oda içinde birbiriyle uyumsuz ritimdeki ayak sesleri ve bir takım gölgeler fark edince gözüm açılıyor. Kafamı çevirdiğimde bana doğru gelen aksakallı bir doktor görüyorum.  Geliyor ve yatağımın ayak kısmında dikiliyor. Kafasıyla selam veriyor. Aynı şekilde karşılık veriyorum. Elinde bir dosya var. Yatakta doğrulup oturur vaziyete geçiyorum. Hemen arka çaprazında az önce bana sus işareti yapan hemşire duruyor. Dimdik. Su şişesi gibi... Bu sefer güleç bir yüz ifadesi var. Ben dikkatimi doktora vereceğim sırada hemşirenin bana göz kırptığını fark ediyorum. Belki de bana öyle geliyor. Tam emin olamıyorum.
Doktor boğazını temizleyip şöyle diyor: "Sizin durumunuz kötü." Ben tekrar hemşireye bakıyorum. Çok güzel gözleri var.
Doktor aksakalını sıvazlarken dank ediyor az evvel söyledikleri. “Sizin durumunuz kötü!”
“Nasıl kötü, neyim var?” diye soruyorum telaşla. “Kafanızda… diyor ve susuyor. “Evet,” diyor öyle kalıyorum.
Boğazım düğüm düğüm. -Babamın “ipteki düğümleri çözmek kolay, önemli olan boğazdaki düğümleri çözmek evlat,” değişini anımsıyorum- Yutkunup sorumu tamamlıyorum “…kafamda… kafamda ne var?”
“Biri var…” diyor, “…senin kafanda biri var.” Başımın ağrıdığı aklıma geliyor birden. Demek bu yüzden başım ağrıyor, diye düşünüyorum. Elimi kafamda gezdiriyorum istemsizce. Gözüm tekrar Hemşireanım’a kayıyor. Dudağında kırmızı bir ruj dikkatimi çekiyor bu sefer de. Cart bir kırmızı… Dahası yüzünde anlamlandıramadığım bir tebessüm var. Bu sefer göz kırpışını yakalıyorum ama karşılık vermiyorum.
Hemen yanımdaki yatan ihtiyar adam benden tarafa dönüp olan biteni izlemeye başlıyor. Çok üzgün ve yorgun bir yüz ifadesi var. Dudakları gergin. Bir şey diyecekmiş de çekiniyormuş gibi bakıyor. Dahası ihtiyarı komodinle kıyaslarsan, komodin çok daha iş görür vaziyette. Bitpazarına götürsen üç otuza da olsa bir alıcısı çıkar gibi.
Hemşireanım’dan bir ayna rica ediyorum. Cebinden çıkarıp uzatıyor. Yüzüme bakıyorum. Hafif terlemişim. Becerebildiğimce kafama bakıyorum ayna vasıtasıyla. Hiç bir şey göremiyorum. “Kafamda bir şey yok ki,” diyorum. “Yalan söylüyorsunuz.”
Doktor ve ölmüş de haberi yok yan komşum kibarca gülüyorlar. Hemşireanım kahkaha attıktan sonra özür dileyip gidiyor.
Doktor “kafanızda derken kafanızın içini kastetmiştim,” diyerek cümlesini dekolteliyor. Sonra bir süre daha vaktimin olduğunu, yarın taburcu edileceğimi, burada kalmamın anlamsız olduğunu belirterek odayı terk ediyor.
Kafamın içinde ne var söylemiyor. Yatakta bağdaş kurup oturuyorum.
Yanımdaki yatakta, ölmüş haberi yok hasta “öleceksin,” diyor çatallaşmış sesiyle. Duymazdan geliyorum. Derken içeri esmer, şişman, koca dudaklı Çingene bir kadın giriyor.
“A be bakayım falına?”
“Yok diyorum teşek…”
“Senin kafanın içinde biri var, at bi beşlik de bakayım falına!” Eğer tıp dünyası senden ümide kesmişse ‘alternatif tıp’a sarılırsınız. Umut işte. Çantama uzanıyorum. Nasılsa öleceğim duygusuyla cüzdanımdan elli lira sıyırıp falcı kadına uzatıyorum.
Parayı sutyenine sıkıştırıp “Ver bakalım sol elini,” diyor. Dediğini yapıp sol elimi kadının esmer ellerine uzatıyorum.
Yan komşum Çingen falcıya bakarak; “Ölecek o be,” diyor, “doktor bey söyledi az önce.”
İkimiz de duymazdan geliyoruz yaşlı komşuyu.
“Senin kafanda biri var,” diyor. Bir bayan! 
“Hemşire olabilir mi?”
“Yok,” diyor, “Başka biri.”
“Kim?” Asuman mı?
“Yok değil.”  
“Bir süredir de gönlün ona kaymış ama o bunu pek ciddiye almamı sanki.”
“Vay adi?”
“O da sana boş değilmiş.”
“Miş” derken?”
“Sen bir şey yapmışsın.
“Sevdim.”
“Sana kırılmış…ya da o yaptığın şeye şaşırmış.”
“Sevdim diyorum…”
“Galiba o seni yanlış anlamış. O kadarını bilemiyorum.”
“Ne kadarını biliyorsun?”
“Eğer kafanın içindeki bu şeyden kurtulmak istiyorsan…”
“Şey,” derken.
“Beynini kemiren bir şey var,” diye devam ediyor alternatif tıp uzmanı falcı kadın. “Bazı şeyleri anlamdıramıyor, yanlış anlaşıldığını düşünüyorsun. Kendini suçluyorsun. O şeyleri o kişiyle konuşman lazım...” O kişi kim, söylemiyor. “…O zaman sonuç ne olursa olsun huzura ereceksin. Yalnız bu kadın seni senden alabilir, dikkat et. Sonuçlarına katlanacaksan devam et, yoksa böylece bırak.” -Eğilip el kıvrımlarımı inceliyor- “Zor ve çıkmaz yollar görünüyorum. Hayırlısının ne olduğunu ben bilemem.”
Bir iç çekiyor ve “Yaşamak lazım,” diyor
“Ölecek o be ya, doktor bey söyledi az önce,”
Nasılsa öleceğim giderken seni de yanımda götürmemi istemiyorsan sus dercesine bakıyorum.
Susuyor.
Falcı kadın devam ediyor:
“Bazen öylece bırakmaktır doğru olan, bazen ısrar edip üstüne gitmek. Sen gururlu, duygusal ve kırılgan birisin. Buna rağmen üstüne gidiyor olman şaşırtıcı.”
O sırada doktor tekrardan odaya giriyor, bu sefer en baştaki yatakta yüzü kefen rengine çalan hastanın başında… Hemen arkasından da Hemşireanım.
Çingen falcıya, doktoru gösterip şikayet edercesine “Ama,” diyorum “şu doktor bana öleceğimi söyledi.”
“Evet,” diyor çenesi hariç her yeri ölmüş ihtiyar, “ölecek o, doktor bey dedi, kulaklarımla duydum.”
Falcı kadın önce doktora sonra bana baktıktan sonra -Adile Naşit gibi- uzun uzun kikirdiyor.
“Bu sabah onun falına da baktım; eğer tüm hastalara kafasında bir şey olduğunu ve öleceğini söylemezsen ‘öleceksin’ dedim” diyor kikir kikir.
“Nasıl yani,” diyorum “Koskoca Hipokrat yemini etmiş bir doktor bir falcının… -gözlerini belertip ürkünç bir şekilde bana bakıyor ama sözüme devam ediyorum- …lafıyla böyle bir şey yapar mı hiç? Bu… bu nasıl olabilir? Tüm hastalara öleceğini nasıl söyleyebilir?
Ölmüş haberi yok ihtiyar dudak büzüp bana bakarken Çingen falcı uzata uzata, “Biiirrr” diyor. İkimiz birden Çingen falcıya doğru dönüyoruz.
“Er ya da geç herkes bir gün ölecek!”
Onu biliyoruz.
“İkiiiiii… Herkesin kafasına taktığı bir şeyler var,” (kikirdemsine devam ediyor).
Ben kafamı doğru diyorsun anlamında sallayınca fal baktığı sol elimi bacağımın üstüne koyup soruyor.
“Yalan mı?”
Bir süre düşündükten sonra, “Öyle söyleyince yanlış değil tabii ama…” derken kırmızı rujlu hemşire çıkageliyor tekrardan. Cümlemin ‘ama’dan sonrasını unuttuğum için susuyorum. İşaret parmağını yine dudağındaki yerini alıyor. “Hişşşt,” diyor -çocuk azarlar gibi- rüya da olur böyle şeyler, çok uzatma artık.
“Rüya mı? Ama sen… Sen nereden biliyorsun bunun rüya olduğunu?”
Falcı kadını gösteriyor ojeli parmağıyla: “O söyledi. Hadi kalk artık, uyanma vakti.”
Telefonumun alarmı çalıyor.
Hayır, burada bitmemeli. Gözümü açmadan falcı kadına dönüyor ve “kafamdaki kadın, diyorum, kim o kadın?”
Falcı yok, hemşire yok, doktor yok.
Nerdesiniz be?
Kimsecikler yok.
Yanımdaki ihtiyara bakıyorum, o yatağında “Öleceksin be ya,” diyor “doktor bey söyledi, duymadın mı?”
Açıyorum gözlerimi, ben hayattayım onlar… onlar yok.


Mayıs 2016

Uğur Mıstaçoğlu