31 Mart 2016 Perşembe

ANDOROİT “YAVŞAK” HANIM

Yakınlarım iyi bilir, -kimi maçlar hariç- televizyon seyretmem. Hatta kanepeye uzanırken televizyona karşı değil, tam aksi yöne doğru uzanırım. Çünkü kapalı vaziyetteki ekrana dönük olmanın hiçbir mantığı yoktur. Dışarıdan gören bizi küs sanır. Bu sanmanın doğruluğu tartışılır ama ender de olsa şöyle bir zap yapayım dediğimde beni kandırmaya yönelik haberler yapan, yarışma adı altında saçma salak şeylerle vaktimi gasp eden -ve aralarda her şeyi ihtiyaçmış gibi gösteren- reklamlara tahammül edemiyorum. Yine de -maçlar nedeniyle- evimde bir televizyon ve o televizyona görüntü sağlayan bir receiver mevcut. Aslında benimkine “receiver” (alıcı) değil “decoder” (şifre çözücü) deniyor, çünkü lig maçlarını seyretmek için bu hakları elinde bulunduran yayıncı kuruluşun büyük bir zevkle getirip kurduğu bir decoderın olmak zorunda.

Daha iyi görüntü alabilmek için son teknoloji çanaklar var artık. Devir dijital yayın devri. Halk arasında “kılçık” olarak tabir edilen (800 Mhz frekansında yayın yapabilen analog) antenler çoktan tarihe karışmış bulunuyor. Teknoloji her zaman iyidir düşüncesini her alanda çok doğru bulmasam da karşı değilimdir.
Bu yeni çanaklar, bizleri uydu yayıncılığı ile tanıştırınca bazı alışkanlarımız da ister istemez değişti. Artık görüntü kaybolduğunda damlara çıkarak anteni evirip çevirmek, televizyona küfürler savurarak yumruklamak yok. Herhangi bir sorun olursa yayıncı kuruluşu arayıp (buna sonra değineceğim) sorununu bildirmek gerekiyor.

Yalnız şunu atlamamak lazım; tüm bunlar bize daha iyi bir görüntüyü (“beyaz cam” diye tabir edilen) televizyon ekranına aktarabilmek -ya da televizyonumuza şiddet uygulamamamız- için değil, bu hizmet vasıtasıyla ciddi paralar kazanmak adına yapılır.
Bu çanak antenler sayesinde, artık HD (High Definition) -yani yüksek çözünürlükte- yayınlar izleyebiliyoruz. Fakat dikkat edilmesi gereken bir husus var: Antenlerinin mutlaka açık havada olması ve gökyüzüne yönelmiş olması önemli. Ayrıca gökyüzüne de rastgele bir yere değil, hangi uydudan yayın alacaksa o yöne bakıyor olması gerekiyor. Zaten işin bu kısmı hizmeti alanları -yani bizleri- ilgilendirmiyor, receiveri satın aldığınız şirketin uzman personeli gelip çanağı belirlediği uygun yere monte edip uydu yönüne çevirip size hazır bir şekilde sunuyor.

Eğer bu HD yayın ve bilmemkaç ekran devasa LED TV ile önceliğiniz, -başta ülkeniz olmak üzere- dünyada olup bitenleri öğrenmek ve bir haber kanalından diğerine dolaşmaksa bu HD yayın zırvalığı size hiç hitap etmez. Bombaların patladığı, cinayetlerin işlendiği, hırsızlıkların kol gezdiği bir dünyayı neden daha net görmek isteyesiniz ki? Kendi adıma, sevmediğim bir politikacıyı televizyonda izlerken ekranın net olmasını değil, siyah beyaz olmasını tercih ederim.

Bu işi şifreli yayın üzerinden gerçekleştirenler firmalara gelirsek, bu hayli milyar gerektiren ciddi bir yatırım işi. Tabii bu alt yapıya para yatıran dev şirket(ler) bu teknolojiyi bizlere “yıllık sözleşme” imzalatmak suretiyle satarak bizleri uzun vadeli söğüşlenecek kişiler olarak görüyor. Diğer bir değişle yayın hakları sahibi kuruluş (tekel de denilebilir) müşterisinin sadakatine hiç güvenmiyor. Uydu aracılığıyla çanağa, oradan decodere, oradan da ekrana gelen görüntüleri bizlere satıp ciddi cirolar elde eden bu firma(ların) üst düzey yöneticilerinin (CEO’larının) her birinin odalarında bir Atatürk fotoğrafı ve hemen altında “İstikbal göklerdedir” yazısı bulunduğunu düşünüyorum.
Benim asıl değineceğim konu, bu şifreli yayın yapan firmaların müşteri hizmetleri bölümü. Her biri üslup ve konuşma açısından birbirine benzemesi ve androit taklidi yapmaktaki olağanüstü başarısı tesadüf olamaz. Muhtemelen, duygularının yok edildiği, ses tonlarının belli bir desibele ayarlandığı bir eğitimden geçiyorlar. Ve muhtemelen aldıkları eğitimin son günü eğitime bir papağan giriyor. (Papağan kısmı, müşteri temsilcisi ile görüşme esnasında fark edileceği için ayrıca değinilmeyecektir).

Geçen hafta içi her şey iyi olacak duygusuna kapılınca bir hayli telaşlandım. Durduk yerde neden böyle bir duygu sarmalına girdim bilmiyorum. Akşam haberlerini seyredersem geçer düşüncesiyle televizyonun ve decoderin fişlerini prize taktım, (uzun süre seyretmediğim için fişe takılı durmuyordu). Fişi prize taktıktan sonra bir süre beklemek gerekiyor ki decoder çanakla, çanak uyduyla iletişime geçsin. O süreci beklerken sehpanın hayli tozlanmış olduğunu gördüm. Hemen bir camsil ve bir okunmuş gazete kâğıdı alıp güzelce sildim.
Koltuğa oturup, kumandayı elime aldığımda decodere elektrik gelmediğini fark ettim. Az önce fişe taktığıma göre decoderle fiş arasındaki (biseksüel) adaptör bağlantısının çıkmış olabileceğini düşündüm. Daha önce böyle tecrübelerim olmuştu; özellikle o gün eve bir temizlikçi kadın girdiyse aksi mümkün değildir zaten. Fakat uzun zamandır eve temizlikçi almıyorum. Decoderin arkasındaki adaptöre baktım, bir sorun yok. Fişi tekrar çıkarıp taktım bir şey değişmedi. Bozulmuş olduğuna karar verip bana decoderi veren firmayı aradım. Önce hoş geldim sonra, “for english press nine”, sonra araya sokuşturulan ve zaten ezbere bildiğiniz reklamların tekrarı, orayı tuşla, burayı tuşla… nihayet bir canlıya ulaşmayı başardım. Bu canlı, bir kadındı ve tıpkı diğer mesai arkadaşları gibi konuşuyordu.

“Başak ben, nasıl yardımcı olabilirim?”
Normal hayatta böyle konuşan biriyle karşılaşmanız mümkün değildir. Başak kadını, adımı soyadımı söyledikten sonra benim ben olup olmadığımı sordu, benim ben olduğumu belirttim. Ben onun Başak olduğuna şıp diye inanırken o benim ben olduğuma inanmadı. Teyit için; annemin kızlık soyadı, babamın nerede askerlik yaptığı, ilk sevgilimin abisinin içgüveysi olarak gittiği aile reisinin iç çamaşır renginin ilk iki harfi, gibi güvenlik sorularını cevapladıktan sonra sıra sorunumun ne olduğuna geldi.

Nihayet.

Kendisine decoderin prizden elektrik alamadığını belirttim. “Bilgilerinize ulaşıyorum,” diyerek bir süre beklettikten sonra decoderin fişinin takılı olup olmadığını sordu. Fişin takılı olduğunu belirttim. “Bilgilerinize ulaşıyorum,” diyerek bir süre daha bekletti ve oradan sorunu çözemeyeceğine kanaat getirerek bir servis yönlendireceğini, gelecek servis elemanının 35 TL ücret alacağını söyledi. Çok yalın ve basit bir soru sordum: “Sebep?” “Bilgilerinizi kontrol ediyorum,” diyerek bir süre daha bekletti. Defalarca bilgilerimi kontrol etmesi ne anlama geliyor olabilir ki? Balık hafızalı bir andorit mi? Hiç sanmıyorum. Büyük olasılıkla bir yandan benimle ilgileniyor, bir yandan da erkek arkadaşıyla yazışıyor olabilir diye düşünürken, en yakın servisi yönlendireceğini, gelecek servisin benden 35 TL ücret alacağını tekrarladı. Ben de aynı soruyu tekrar sordum: “Sebep?” “Bilgilerinizi kontrol ediyorum,” diyerek bir süre daha beklettikten sonra (ya da erkek arkadaşına mesaj attıktan sonra) kendilerinin bir ücret almadığını, ücreti gelen servisin aldığını söyledi.
Belli ki benim cebimden çıkacak 35 TL’nin kime gideceğiyle değil o rakamın cebimden çıkmamasıyla ilgili bir mücadele içinde olduğumu anlamamıştı. Belki de “anlamamak” üzere bir eğitim almış ve aldığı bu eğitim gereği böyle davranıyordu. Hayli kızmış olmama rağmen gayet kibar bir şekilde, daha önce de benzer arızalarla karşılaştığımı, servisin gelip decoderi değiştirdiğini ve hiçbir ücret talep edilmediğini belirttim. Hem Andoroit hem Papağan Kadın, bu defa bilgilerinize ulaşıyorum demeden, (son gönderdiği mesaja henüz bir cevap gelmediğinden olsa gerek) aynı ses tonuyla kendilerinin bir ücret almadığını, ücreti gelen servisin aldığını yineledi.

O kadar sinirlenmiştim ki kadına Başak Hanım yerine Yavşak Hanım demişim, kendisi “Başak” diye düzeltince fark ettim. Çok özür diledikten sonra üyeliğimi iptal etmek istediğimi, beni bununla ilgili yetkili kişiye bağlamasını rica ettim. Andoroit bir yavşaklıkla,

“Aktarıyorum,” dedi.

Bir süre bekletildim. Yine reklamlar: Yan oda üyeliği “sadece” 11 TL ayrıntılı bilgi için…

“Ben Bartu nasıl yardımcı olabilir?”

BenBartuNasılYardımcıOlabilirim Bey’e, sebebini belirterek üyeliğimi iptal etmesini istedim. “Bu yüzden mi iptal etmek istiyorsunuz?” sorusuna net ve kısa bir cevap verdim: “EVET”
BenBartuNasılYardımcıOlabilirim Bey, çok özür dileyerek beni iki dakika bekletip bekletemeyeceğini sordu. “Bekliyorum,” dedim.

Yine reklamlar…

İki dakikanın dolmasına beş saniye kala, beklettiği için özür dileyerek gelecek servisin herhangi bir ücret talep etmeyeceğini bildirdi.

Teşekkür ederek kapattım. Fakat bu konuşmanın üzerinden yaklaşık bir saat sonra elektrikler geldi ve decoderin ışığı yanmaya başladı. Açtım, çalışıyor. Sanırım bu kuruluşun TEDAŞ’la bir bağlantısı var.

Mart 2015

Uğur Mıstaçoğlu

10 Mart 2016 Perşembe

UZAKTAKİ YAKINLAR


Cep telefonu çıkar çıkmaz hemen alanlardan değilsem de edindiğim dönemde herkeste yoktu bu meretten. O azınlıklardan biri olarak cebimde dolaştırdığım bu teknoloji harikasını ara ara elime alır, küçücük ekranını hohlayarak buğu oluşturur özenle silerdim. Etrafımdakilere hava atmaktan başka bir işe yaramazdı, çünkü yakın çevrem henüz bir cep telefonu edinmiş değildi. Doğal olarak da günlerce çalmazdı. İyi tarafı şarjı zırt diye bitmiyordu. Kötü tarafı ise bir işe yaramıyor duygusuna kapılıyor olmamdı. Sonra sonra çoğalmaya başlasa da cep telefonu ile görüşmek pahalı olduğundan fazla tercih edilmiyor, aranan kişinin nerede olduğu öğreniliyor sabit bir yerdeyse oranın numarası isteniyordu.

Çoğunluk bunun gel geç bir moda olduğu fikrindeydi. Herkes, ağız birliği etmişçesine bu aletin iş adamlarına, pazarlamacılara… yani sabit bir yerde olmayan meslek sahipleri için uygun olduğu fikrini savunuyordu. “Ben evden işe, işten eve giden biriyim, iş yerinde de evde de sabit telefonum zaten var, bunu alıp napıcam?” diyordu.

O zaman internetin içinde dahil edilmediği telefonun en güzel özelliğini içinde bir rehber barındırmasıydı. Her telefon alan, evlerindeki ajandalarını önüne koyup listeyi baştan aşağı kaydediyor, gerektiğinde aradığı kişinin baş harfini yazıyor, o kişinin adını ekranda görünce bundan büyük mutluluk duyuyordu. Dışarıda gezerken herkesin telefon numarasının cebinde taşıdığını bilmek büyük keyifti.

Tabii SMS’i de atlamamak lazım. Uzun uzun konuşmaktansa birkaç cümle ile daha uygun bir bedel ödeyerek mesajlaşmak daha ekonomikti. Son teknoloji aletin bu özelliği insanların konuşmadan iletişim kurmaya yöneltmesi mektuplaşma devrinin hayli hızlı versiyonuydu ve hemen benimsendi
Fakat uzun bir şey yazdığınız taktirde bunun bir mesaj karakter sayısından daha uzun olduğunu anlayan alet “bu mesajınız iki mesaj ile ücretlendirilecektir” uyarısı vermeye başladı. Bu da iki misli ücret demekti. Ama bu da çözülmeyecek bir şey değildi. Yeni nesil kendi aralarında (slm, mrb, nbr gibi) yeni bir dil geliştirdi. Bayram gezmeleri yerini SMS mesajlarına bıraktı. Daha sonra toplu olarak da mesaj atılabiliyor olduğunu öğrenenler tek tuşla tüm yakınlarının bayramlarını kutlayabilmesi harikulade bir durum olarak değerlendirdi. Bu durum bizleri bir sürü yolculuktan, el öpmelerinden kurtarıyordu. Sonra sonra o mesajlar da gitgide azaldı azaldı, yok oldu.

Bu teknolojik alete günümüzde, “android akıllı cep telefonu” diyorlar. İnternet denen lebideryayı içinde barındırdığı yetmiyormuş gibi bu telefonlara özel, bedava yazışma, ses kaydı gönderme, fotoğraf çekme-atma, gibi birçok yazılım eklendi. (Kendi içinde “google play store” adından bir dükkânı bile var). Beğendiğin bir fotoğrafın SS (screen shot) alabiliyor, kesip biçip renklendirebiliyor, üzerine not bile yazabiliyorsunuz. Kendi içindeki yazılımları kullanarak oyunlar oynayabiliyor, yeni arkadaşlar edinebiliyorsunuz. Üstelik yabancı diliniz varsa dünyanın her yerinden bir arkadaş edinmeniz de gayet mümkün. Benim tanıdığım biri, neredeyse yok denecek bir İngilizce ile taa Meksika’dan bi kız arkadaş edindi. Hiçbir araya gelmemiş bu iki insanın evlilik konuşmaya başladıklarına bizzat şahit oldum.


Eş, dost, akraba, komşu ziyaretlerinin neredeyse bittiği bu devirde okyanus aşırı arkadaşlıklar mümkün. Yakınlarımızla bir araya gelip bir şeyler konuştuğumuz ender zamanlarda bile bir süre sonra bakıyorum herkes kendi eline aldığı, yassı soğuk ama son model teknoloji ürünü androide girmiş, ya mevcut anın fotoğrafını paylaşıyor ya da kopya çeken öğrenci çekingenliğiyle birine bir şeyler yazıp ortama geri dönüyor. Orada olmayan daha cazip, daha öncelikliymiş gibi bir durum gözümlüyorum. Yani yanımızdakilere uzak uzaktakilere hayli yakınız.

Mart 2016

Uğur Mıstaçoğlu

7 Mart 2016 Pazartesi

ŞEYHİMİ DÜŞÜNEMİYORUM.


Malum Türkiye’de yaşıyoruz. Kalkıp Mars’ta su arayacak, kuantum tartışacak, ya da bir takım yeni icatlarla ilgilenecek değiliz. O konularla ilgilenen ülkeler var zaten. Biz din eksenli konularda din adamlarının yaptığı açıklamaları okuyup bunları tartışacağız.
Efendim konumuz -ya da iddia edilen- şu: “Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rıfat Okudan’ın, bir makalesinde cinsel ilişkiye giren bir kişinin, ilişki sırasında ‘hocasını, şeyhini salihleri’ hatırlaması durumunda, doğacak çocuğun bereketli ve güzel ahlaklı doğacağını” yazıyor. 
Haberi Avazturk.com sitesi yayınlamış. Ben bu habere Odatv’nin web sitesinde rastladım. Haberin, İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, Tasavvuf’un Ocak-Haziran 2003 tarihli 10. sayısında yer aldığını da ilave edelim.
Prof. Dr Rıfat Okudan, “Hoca” derken ne kastediliyor, ben anlamadım. Benim aklıma okul hocası geldi ama öyle olsa hoca değil öğretmen derdi diye düşünerek arama motoruna “Hoca nedir,” yazdım. Şöyle yazıyor: “Hoca, İslam ülkelerinde (özellikle Türkiye ve İran’da) eğitim, bürokrasi, ticaret ve maliye alanlarında çeşitli meslek erbabı için kullanılan unvan.” Bu kısmı biraz anlamakla birlikte geniş bir yelpaze seçeneğine sahip olduğumuzu düşünerek bir diğer soruya geçtim: Şeyh nedir ya da kimdir? Eh, ne demişler bilmemek değil öğrenmemek ayıp. Onu da arama motoruna yazdım: “Şeyh kime denir” Bu arama motorları da olmasa ne yapardık bilmiyorum doğrusu. Bir tıklıyorsun karşına bir sürü bilgi çıkıyor. “Kur’an Rehberi” adlı sitede Şeyh’le ilgi bilgi şöyle: “Yaşlı, pir, ihtiyar, bey, önder, kabile başkanı anlamına gelen şeyh, tasavvufta, nefsinden fani Hak’ta baki, veli, Allah dostu; isteklilere rehberlik etmek ve onları irşad etmek ehliyet ve liyakatına sahip bulunan kamil insan, rehber, delil, mürşid demektir. Gerçek şeyh, Allah’ı kullarına, kullarını da hem Allah’a hem de birbirlerine sevdirebilen kamil insandır. Şeyh, mürid ve müntesiplerini bir annenin çocuğunu eğitip yetiştirdiği gibi terbiye edip yetiştirir.” Bu bilgi üzerine kısa bir süre düşündüm ve cima halinde hatırlayacağım bir Şeyh olmadığına karar verdim. Hiç Şeyh tanıdığım olmamasını sorun etmedim çünkü seçenekler bununla sınırlı değildi. Son olarak arama motoruna “Salihleri ne demek” diye arattım. Bir sitede: “Elverişli, iyi, uygun, yakışır, yetkisi, hakkı olan, dinin buyruklarına uygun harekette bulunan kişi,” yazarken diğerinde “Bir yola giren, bir yolda giden,” yazıyordu. Hangi yol olduğuyla ve o yolun nereye gittiğiyle ilgili bir bilgi yok. Yani cima hainde bir yola girmiş, bir yolda giden herhangi birisini mi düşünecektim? Ben bunu düşünürken hemen altında “Bir tarikata bağlanan” bilgisini okudum. Fakat benim hiç tarikat mensubu bir tanıdığım da yoktu. Başka bir sitede oldukça uzun bir yazı ile karşılaştım; onda da özetle, güzel davranışlarda bulunan ( Kuran’ın onayladığı ve emrettiği davranışlara) uyan kişi olarak tanımlanmış. Buna ilaveten, Kuran’ın birçok ayetinde Salih kişilerden bahsedilmekte olduğu yazıyordu.
Kafam iyice karışmıştı, Allah’tan zamanında bu işi aradan çıkarmıştım ve yeni bir çocuk yapmayı düşünmüyordum. Fakat çocuk yapmayı düşünseydim diye düşününce bana en uygun olan (eğitim, bürokrasi, ticaret ve maliye alanlarında çeşitli meslek erbabı, yelpazesinden) seçeneklerin içinden aklıma ticari faaliyet yürüttüğümüz; İri kemik yapısına sahip, uzun boylu, esmer güzeli Berrin Hanım geldi. İyi huylu, yardımsever bir kadın fakat o da ateist.
Mart 2016
Uğur Mıstaçoğlu