11 Eylül 2015 Cuma

DEJAVU


Kavungrisi bir akşam. Hafif yapış bir sıcak. Sehpa üzerinde unutulmuş, üzgün ifadeli bir fincan. Dün akşamdan kalma. Yanında metal, yuvarlak küllük. İçinde boynu bükük üç izmarit, onun hemen arkasında bitmiş bir mum.  Tealight mı ne. Ondan.  Canım sıkkın. Biraz. Bitmiş mumu küllüğe, küllüğü elime, beni de al der gibi bakan üzgün bakışlı fincanı diğer elime alıp çayda çıra oynar gibi mutfağa doğru yürüdüm. Fincanı lavabo içine bıraktım, küllüğü balkondaki çöp sepetine boşaltıp lavaboya döndüm. Önce kahve fincanını sonra küllüğü yıkadım. Her ikisini de ters çevirip hemen yanında yer alan oluklu hazneye ters bir şekilde bıraktım. Buzdolabını açtım. Yarım süzme yoğurt, iyice içine çekilmiş asosyal bir görüntü veriyor. Tek başına kalmış salatalığın içindeki sıvı buharlaşıp uçmuş, hıyarın haberi yok. Biraz arkasındaki iki domates, çift olmanın verdiği romantiklikle salak salak sırıtıyor.

 Buzdolabındaki iki biradan birini alıp açtım. Bira bardağına bakındım bir süre. Her zamanki yerinde bulamayınca bulaşık makinesine baktım. Maalesef orada. Diğer kirlilerle birlikte yıkanmayı bekliyor. Makine tam dolmuş değil. Neyse, zaten şişeden içmek daha sterilmiş. Bir bayan arkadaşım demişti. Ona da bir arkadaşı demiş. O arkadaşının, ben onun yalancısıyım. O kimin yalancısı bilinmiyor.

Tek başına olmanın keyfi de bir başka. Üçlü koltuğun ortasına oturup bacaklarımı sehpanın üzerine uzattım. Sol kalçamın biraz üstü hafiften ağrıyor. Biradan steril bir fırt aldım. Mumların olduğu çekmeceden bir mum aldım, yaktım sehpanın üzerine koydum. Tealighy mı ne. Ondan. Romantizm için değili alışkanlık. Karıyı boşadığım iyi oldu. Şimdi olsa bikbiklenirdi iki saat. Yine mi içiyorsun der gibi bakardı bira şişesine. Şişe de utanırdı içinde barındırdığı alkolden, sanki kendi suçuymuş gibi. Bir şey okusam okutmaz, bir şey yazmaya kalksam, “Aaa bugün ne oldu biliyor musun?” diye sırıta sırıta gelir, sırnaşırdı. Kibar adamım. Saygılıyım da. “Ne oldu?” diye sorardım yazdığım şeyi bırakıp. “Teyzem geldi,” diye başlardı o da. “Doktora gidiyormuş, geçerken uğramış. Ben de çay demlemiştim, hemen kahvaltılık falan çıkardım. Birlikte yedik. Oğlu var ya, hiç aramıyormuş. Öküz. Göreceğim ben onu ama onun da çocukları var.” 

“Yahu bana ne!” diyemiyorsun tabii. Eşini destekler birkaç cümle etmeden olmaz. 

Ne demiş Boris Vian?

Çok yararı vardır genç bir kadınla evlenmenin, 
Bir kadınla evlenmenin yararı say say bitmez, 
Boktan taraflarını saymazsak. 

Hem onun için de iyi oldu boşanmamız. Tüm gün yazan okuyan asosyal bir adamı çekmek kolay değil. Ohh! Soğuk bira iyi geldi. Evin içi biraz havasız gibi. Kalkıp camı araladım. Biraz hava, çokça gürültü sızdı içeri. Sol kalçamın ağrısı yürümeme dikkat etmemi söylüyor. Bir sigara yakıp oturdum. Televizyonu açmayalı aylar oldu. Acaba hala çalışıyor mudur? Kumanda nerededir kim bilir? Neyse. Sigara paketimdeki mevcudiyet yeterli sayılarda... Güzel.

İkinci bira da bitti. Bilgisayardan sevdiğim şarkıları dinledim bir süre. Dalıp gittim. Küllüğü boşaltsam iyi olacak. Hazır mutfağa gitmişken bir de kahve mi yapsam kendime? Küllüğü boşaltıp tezgahın üstüne bıraktım. 

Kahve makinesi kahveyi yaparken gözüme çarpan ekmek poşetini açtım. Yamru yumru dört dilimle göz gözeyim. Balkona çıktım, yenilecek parçalara böldüğüm dilimleri yan apartmanın damına attım. Bir karga, dört martı geldi hemen. Karga, martılara gaklarken girdim içeri. Yıllardır karınlarını doyuruyorum ama bir türlü alışamadılar bana. Korkuyorlar benden. Adaylığımı koysam sırf onlara ekmek verdiğim için bana oy vermeyecek kadar "kuş beyinli" bunlar. İnsanın gözünü seveyim. Kahvemi alıp salona geçtim. Bu sefer tekli koltuğa yerleştim. Dün başladığım kitabı okumaya başladım. Kahve de güzel olmuş hani. Elime sağlık. Güzel yapmışım. Boş kahve fincanını sehpanın üstüne bıraktım. Bir sigara, bir sigara daha derken uyku bastırdı. Uykum kaçmasın diye yavaştan kalkıp yarı kapalı gözlerle yatağa doğru yol aldım. Uyumuşum.

Kavungrisi bir akşam. Hafif yapış bir sıcak. Sehpa üzerinde unutulmuş, üzgün ifadeli bir fincan. Dün akşamdan kalma. Yanında metal, yuvarlak küllük. İçinde boynu bükük üç-beş izmarit, onun hemen arkasında bitmiş bir mum.  Tealight mı ne. Ondan.  Canım sıkkın. Biraz. Bitmiş mumu küllüğe, küllüğü elime, beni de al der gibi bakan üzgün bakışlı fincanı diğer elime alıp çayda çıra oynar gibi mutfağa doğru yürüdüm. Fincanı lavabo içine bıraktım, küllüğü balkondaki çöp sepetine boşaltıp lavaboya döndüm. Önce kahve fincanını sonra küllüğü yıkadım. Her ikisini de ters çevirip hemen yanında yer alan oluklu hazneye ters bir şekilde bıraktım. Buzdolabını açtım. Yarım süzme yoğurt, iyice içine çekilmiş asosyal bir görüntü veriyor. Tek başına kalmış salatalığın içindeki sıvı buharlaşıp uçmuş, hıyarın haberi yok. Biraz arkasındaki iki domates, çift olmanın verdiği romantiklikle salak salak sırıtıyor.
Gelirken tekel bayiinden aldığım dört biranın üçünü dolaba koydum. Birini alıp salona geçtim. Bira bardağı hala kirlide yıkanmayı bekliyor. Makine tam dolmuş değil Zaten şişeden içmek daha sterilmiş. Bir bayan arkadaşım demişti. Ona da bir arkadaşı demiş. O arkadaşının, ben onun yalancısıyım. O kimin yalancısı bilinmiyor. 

Neyse, karıyı boşadığım iyi oldu.

Eylül 2015

Uğur Mıstaçoğlu



1 yorum:

Yorumsuz kalmayınız...