23 Eylül 2015 Çarşamba

ÇALIYOR AMA ÇALIŞIYOR

Maaşıma iki yüz lira zam yapıldığı için taklalar attığım günün akşamıydı. Yaya kaldırımında trafik lambasının yeşile dönmesini bekleyen kalabalığa bakıyordum oturduğum kafeden. Zam sevincimi cappuccino içerek kutlamak size garip gelebilir. Ben de çok normal biri sayılmam zaten. Trafik lambasının yeşile dönmesiyle yayalar hareketlendi. Kırmızıda duran beyaz bir Mercedes’in sürekli kornaya basması dikkatimi çekti. Şoför mahalline bakınca fark ettim Erhan’ı. Bana el sallıyor, gelmemi işaret eden hareketler yapıyordu. Selam vermek için kafeden çıkıp yanaştım. İlk izlenimim Erhan ile Mercedes’in uyumsuzluğu oldu.  Şaşkınlığımı atamadan, “Atla hadi,” dedi. “Gezelim biraz.” Çekinerek bindim. Trafiğin müsaade ettiği ölçüde artislik hareketlerle ilerlerken sordum: “Hayırdır, Mercedes falan?” Cevap vermedi. Bu sessizliği Mercedes'in kendine ait olmadığına yordum.  Yol güzergâhı kırmızı ışıklarla doluydu. Bir sonraki kırmızı ışıkta durunca derin bir nefes aldım. Erhan başını benden yana çevirip  iki gün önce aldığını söyledi. Arabanın ön konsolunu incelerken, “hayırlı olsun,” dedim. Ücretli bir çalışanın nasıl bir Mercedes sahibi olabileceğini düşünüyordum. Kesin yalan söylüyordu. Yeşil ışıkla birlikte tekrar gaz pedalına yüklendi.  Erhan’la aynı semtteniz. Çocukluğunu bilirim. Benden iki yaş küçüktür. Halen öyleyse şu an otuz iki yaşında olmalı. Orta halli bir ailesi var. Yani bu araba baba parasıyla alınmış olamaz. Bir an arabayı çalmış olabileceğini düşünüp irkildim. Nasıl bir şom düşünceye sahipsem bir sonraki ışıklarda çevirmeye yakalandık. Erhan kendinden emin bir halde ehliyetini ruhsatı çıkarıp uzattı.

Erhan’a ait olduğu polisler tarafından da onaylanan Mercedes ile yola devam ederken Galata Köprüsü’nün üzerinde olduğumuzu fark ettim.  Arabanın çalıntı olmasından nasıl korktuysam içim hala titriyordu. 


Aklıma cappuccino geldi. Bir an önce inmeliyim duygusuna kapıldım. Şişhane yokuşundan çıkarken İngiliz Konsolosluğu’nun önünde ineyim ben dedim. Konsolosluğu biraz geçtikten sonra,sağdaki otobüs durağı önünde durdu. İnmeden aracın değerini sordum, “Yüz doksan bin lira,” diye sırıttı pis pis. Asıl soru ikinci soruydu “Peki, parayı nasıl kazandın?”  “Çaldım,” dedi.  "Nasılsın?” sorusuna “iyiyim” der gibi. Yüzünde şaka yaptığına dair en ufak bir şey sezemedim.   Yalancı bir tebessümle karşılık verip araçtan indim.

Beyoğlu’nun ara sokaklarında amaçsızca turlarken telaffuzu zor bir mekânın önünde askerlik arkadaşım Salim’i gördüm. Sıkı sıkı kucaklaştık. Hafif kilo almış. İçeri buyur etti. Mekân onunmuş. Birer bira eşliğinde geçen yılların özetini geçtik birbirimize. Geçen yıl almış burayı. Yıkık dökük bir yermiş. Tam beş yüz yirmi bin lira harcamış dekoruna. Çok şükür, iyiymiş işleri. Ben de muhasebe bürosunda çalıştığımı ve memnun olduğumu söyleyince ağız dolusu bi kahkaha attı. Ne kadar maaş alıyorsun sorusuna verdiğim cevap bir önceki kahkahasından beter bir gürlemeye neden oldu. Gök gürültüsü çağrışımı ile dışarı baktım. Yağmur yağıyor mu diye. Yağmıyordu. Biram bitince müsaade istedim. Bir tane daha iç ısrarını geri çevirdim. Sonra yine gelirim dedim. Kapıya kadar uğurladı. Ne zaman istersem gelebileceğimi belirtti. Giderayak sordum: “Bu kadar parayı nasıl kazandın?” Ağız dolusu bir kahkaha daha attı. Koluma girip karşı kaldırıma doğru çekiştirdi. Alkol kokulu nefesi ile kulağıma yanaştı ve  “Çaldım,” dedi.
Çarpışan arabaya binip çarpışmamaya özen gösteren çocuk içgüdüsüyle Taksim’e yürümeye çalıştım. Olmuyordu. Kalabalığı yarmaya çalışarak ve ister istemez ona buna omuz atarak ilerlemek hayli yorucu oldu. Herkes üstüme üstüme mi geliyor yoksa ben ters yönde miyim duygusu hâsıl olduğunda Taksim’e ulaşmıştım.
Kızılkayalar Büfe’deyim. Oturacak yer yok. Her zamanki gibi. İkinci ıslak hamburgeri de olabildiğince önüme eğilip kibarca yemeye özen gösterirken, yaptığım işi, aldığım maaşı ve yaşadığım hayatı sorgulamaya başladım. Erhan’ın bindiği Mercedes’i alabilmek için on bir yıl, üç ay, Salim’in mekânına harcadığı dekor miktarına sahip olabilmek için otuz yıl, on bir ay aralıksız çalışmam gerekiyor. Tabii bir kuruşunu bile harcamamak kaydıyla. Boşalan yere oturdum. Telefonumdan Facebook’a girdim. Bir önceki işyerinden tanıştığımız Berke kişisinin profili, gece barda çekilmiş eğlence videoları ve fotoğraflarıyla dolu. Birbirinden güzel hatunlarla çekilmiş onlarca fotoğraf, yüzlerce beğeni. Adam iki aydır yurtdışında. Eski iş yerinde çalışan Semra’ya yazdım “Berke ne iş?” diye. Bir süre bekledim cevap gelmedi.
Mideme indirdiğim iki ıslak hamburger bir ayranla birlikte mekândan çıkıp yürümeye devam ettim. Nereye gittiğimi bilmeden... Öyle, amaçsızca bir yürüyüş... Hedefsiz. Nişantaşı’na doğru. Hava bozdu. Rüzgâr sert esmeye başladı. Yağmur yağacak gibi. Ellerimi cebime soktum. Sağıma soluma bakınıyorum. Elmadağ’a geldiğimde bir bankanın ATM’sinin önünde iki kişi gördüm. Oksijen kaynağıyla ATM’nin kasasını açmaya çalışıyorlar. Yüzleri maskeli. Yavaşça yaklaştım. Eş zamanlı bir kamyonet yanaştı. Şoför panik halde “Hadi, çabuk olun!” diye bağırıyordu. Onda da maske vardı. Ben kamyonet sürücüsüne bakarken, diğer iki kişi ATM’yi soymaya başlamıştı bile. Kucak dolusu banknotları kamyonetin kasasına dolduruyorlardı. İçlerinden biri bana doğru döndü ve “ne bakıyorsun lan? Yardım etsene,” diye seslendi. Önce üstüme alınmadım. Sonra diğeri “sana diyor kardeş, bi el at sevaptır,” deyince ellerimi cebimden çıkarıp hızlı adımlarla ATM’ye doğru yöneldim. Bunu yaptığıma inanamıyordum. Ben yanımdaki maskeliye, o diğer maskeli arkadaşına, arkadaşı kamyonetin kasasına…  Kamyon şoförü de “hadi çabuk olun, çabuk olun!” diye bağırarak görevini ifa ediyordu. Tüm parayı boşalttıktan sonra “Hadi,” dediler, “Sen de gel.” Sağ elimi kalbimin üstüne götürüp “Yok,” dedim, “Ben biraz dolanacağım, başka zaman gelirim.” Gök gürültüsü ile sıçradım. Onlar da korkmuşlardı. Sağanak yağmur başladı. Şoför “atla lan hadi!”” diye bağırınca boş bulunup bindim.
Balat’ta iki katlı müstakil bir eve geldik. Maskeler çıkarıldı. Şoför bıyıklı, orta boylu esmer biri… Adı Kenan. Kırklı yaşlarında. Diğer ikisi; Nail ile Naim. Kemikli yüz hatlarına sahip, asker tıraşlı tipler. Nail ile Naim kardeş, Kenan kuzenmiş. İçten, samimi kişiler. Kenan, “bir çay koyun da içelim,” diye seslendi, banka soygunundan değil de işten gelmiş gibi.
Semra; “Berke üç ay kadar önce şirketi fena halde dolandırdı. Yurtdışında kaçtı. Bir iki yazdım ama cevap vermedi. Ben de geçen hafta işten ayrıldım,” yazmış.
Amına kodumunun Berke’sine bak sen. Semra patronun sağ koluydu ve aralarından su sızmazdı. Merak içinde işten ayrılma sebebini soran bir mesaj yolladım.
Kenan’ın “Hoop sana diyoruz” cümlesindeki “Hoop” banaydı. Telefonumu cebime sokup “Berke iş yerini dolandırmış” diye bir cümle edince  “Berke kim?” diye sordular. “İş yerini soyan kişinin adı,” cevabını verince uzun uzun Berke’den konuşmak durumunda kaldık.
Tüm ısrarlarına rağmen altıncı bardak çayı ve “Gel, sen de bizle çalış,” tekliflerini kibar bir şekilde reddederek çıktım. Nail, fikrini değiştirirsen ararsın diyerek numarasını verdi. Numarayı telefonuma kaydettim. Zorla cebime sokuşturdukları paranın ne kadar olduğunu merak ediyordum. Sıkı dostlar gibi vedalaştık. Yağmur durmuştu. Sokak lambaları yer yer birikmiş yağmur sularını daha görünür kılıyordu. Caddenin karşısındaki parka doğru yürüdüm. Haliç manzarasına karşı bir banka oturdum. Bankın ıslaklığı kıçıma yapıştı. Etraf hayli karanlıktı. Cebime sokuşturulmuş tomarı saymaya başladım. Saydıkça göz bebeklerim büyüyordu. Tamı tamına on bin lira vardı. Hiç bu kadar param olmamıştı. İlk akıma gelen beş yıldızlı bir otelde tatil yapmak oldu. Sonra vazgeçtim. İkinci el bir araba alsam mı diye düşünürken boğazıma dayanmış bir bıçakla kaskatı kesildim. O demediği halde ellerimi kaldırdım. Elimdeki tomarı aldı ve sessiz olmamı söyleyerek bıçağı boynumdan çekti. O sırada kapüşonlu biri elindeki odunla rastgele vurmaya başladı. İki kişilerdi. Yere düştüm. Birkaç tekme, üç-beş odun darbesiyle yığıldım kaldım. Koşarak uzaklaştılar. Yerden kalktığımda sol kolum ve sırtım ciddi anlamda ağrıyordu. Üstüm başım çamur olmuştu. Yürümekte zorluk çekiyordum. Tekrar banka oturdum. Beyaz bir kedi, ağzında koca bir parça etle ağacın yanına geldi. Bir ısırık alıp etrafına bakındı. Çalınacak bir paramın olmamasının verdiği rahatlıkla ıslak banka uzandım. Koşarak gelen bir köpek, kedinin getirdiği eti kapıp uzaklaştı. Kedi ağzına attığı bir parça ile yetinmek durumunda kalarak yalanmaya başladı.
Uyumuşum. Sabah gerinerek uyandım. Sabah güneşi nemli vücudumu kurutacak ısıya sahip değildi henüz. Doğrulduğumda her yanımın ağrıdığını iliklerime kadar hissettim. İşe gidecek takatim yoktu. İş yerine telefon açıp hasta olduğumu işe gelemeyeceğimi bildirdim. Eş zamanlı öksürmem de hayli inandırıcı oldu. Semra’dan gelmiş mesajı görür görmez açtım: “Kankam Yeşim’in düğünü vardı iki hafta önce. Onun nedimeliğini yaptım. Altınları toplama görevini bana verdiler. O kadar çok altın oldu ki dayanamayıp çaldım. Bir süre ortalarda görünmesem iyi olur.” Bak amına kodumunun Semra’sına sen. Ulan hepiniz mi hırsız oldunuz be? Hayır, oldunuz, neden bunu emek harcayarak kazanmış insan rahatlığında söylüyorsunuz? Bu gurur duyulacak bir şey değil ki.
Ayağa kalkıp otobüs durağına doğru yürüdüm. Bindim. Otobüs hayli kalabalıktı. Arkamdan iten yolcular sayesinde iki-üç adım ilerledim. Otobüs hareket ettikten birkaç dakika sonra önümde yüzü façalı bir tip, yanındakinin cüzdanını ustalıkla çekerken gördüm. İlk defa böyle bir şeye şahit oluyordum. Ne yapmam gerektiğini düşündüm. Façalı tip benim gördüğümü görüp pişkinlikle göz kırpması ile dondum kaldım. Bir şey diyememenin huzursuzluğu ile yola devam ettim. Façalı tip ilk durakta indi. Cüzdansız adam cüzdansızlığından bi haber yolculuğuna devam ediyordu. Üç durak sonra da ben indim.
Yoldan annemi arayıp işe gitmediğimi, biraz hasta olduğumu, kahvaltıya geleceğimi söyledim. O da gelirken ekmek almamı söyledi. Kahvaltıyı yaptıktan sonra olan biten her şeyi tek tek anlattım. Ne annemin ne de babamın yüzünde şaşırdıklarını belli eden en ufak bir mimiğe rastlamadım. Annem, içine limon dilimi kattığı keyif çayından bir fırt çekip Naim’in teklifini değerlendirmemi söyledi.  Annemin böyle bir şey söylediğine inanamıyordum. “Sen değil miydin okulda bir silgi çaldım diye beni falakaya yatıran?” diye çıkıştım. Gayet pişkin bir halde, “Evladım, dün dündür, bugün bugün,” dedi. Beynimdeki devrelerin yanık kokusunu alabiliyordum. Babama döndüm. Onun ne düşündüğünü merak ediyordum. Bir şey söylemesini istercesine yüzüne baktım. Babam boğazını temizledikten sonra oturduğu yerden hafif öne kaykılarak, “Sen annene bakma evlat,” dedi, “Bu işler babadan oğla geçer, senden hırsız falan olmaz.”   
Üzüleyim mi sevineyim mi diye düşünürken önümdeki fincanda içilmeyi bekleyen cappuccino ile göz göze geldim. İşaret parmağımla bana bakan gözleri tek tek patlattım. Parmağıma bulaşan köpüğü yaladım. Gözüm yaya kaldırımındaki trafik lambasının yeşile dönmesini bekleyen kalabalığa takıldı. Cappuccinomdan bir yudum aldım. Bu sıcakta nasıl bu kadar soğuyabildiğine hayret ettim. Trafik lambasının yeşile dönmesiyle yayalar hareketlendi. Kırmızıda duran beyaz bir Mercedes’in sürekli kornaya basması dikkatimi çekti. Şoför mahalline bakınca fark ettim Erhan’ı. Ben de ona el salladım. Trafik lambası yeşile döndüğünde patinaj çekerek gitti.
Helal olsun çocuğa çalıyor ama çalışıyor.

Eylül 2015

Uğur Mıstaçoğlu











3 yorum:

  1. Namuslu Namuzsuz filmini andıran harika bir yazı :)

    YanıtlaSil
  2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  3. Merhaba,

    Hastalarımız için böbrek satın almak için bir kez daha buradayız ve onları kurtarmak için bir böbrek bağışlamak isteyen herkese iyi miktarda para ödemeyi kabul ettiler ve böylece bağışta bulunmak istiyorsanız veya bir Hayat kurtarmak istiyorsanız, lütfen aşağıda e-posta ile bize yazın.

    Bu sizin için zengin olmanız için bir fırsattır, biz temin ederim ve bizimle% 100 güvenli bir şekilde sizinle güvence altına alıyoruz, herşey yoluna giden böbrek bağışçılarına göre yapılmalıdır.
    Artık boşa harcamayın, lütfen irruaspecialisthospital20@gmail.com adresine bize yazınız.

    Irrua Uzman Eğitim Hastanesi.

    YanıtlaSil

Yorumsuz kalmayınız...