29 Eylül 2015 Salı

HOŞT!

Her sabah olduğu gibi, gece yatarken iyi geceler dilediğim tavana günaydın diyerek uyandım. Saat 10.05. Günlerden Pazar. Detone şarkılar eşliğinde bir duş, ıslıklı sakal tıraşından sonra; saça jöle, boyun bölgesine parfüm, çaya şeker, ekmeğe yağ, sigaraya çakmak derken saat 11.35 oldu. Saat 14.30’de sevgilim Aysu ile Reks Sineması’nın önünde buluşacağız. Son buluşmamıza sadece yirmi dakika geç gittiğim için tüm gün surat asmış, bir daha geç kalırsan beklemem haberin olsun diyerek restini çekmişti. Saçıma son rötuşları yapmak için banyodaki aynanın karşısına geçtim. Elimi ıslatıp aynaya yaklaştım. Tam o sırada burnumdaki belli belirsiz sivilceyle karşılaştım. Onunla uğraşırken abandığım lavabo ayağıma düştü. Sol ayağımın üstüne. Lavabonun nasıl olup da düştüğünden çok, hiçbir acı duymuyor olmama şaşırmış olarak ayağımı yavaşça geri çektim. O da ne? Sol ayağım lavabonun altında kaldı. Hiçbir şey hissetmiyorum. Kopmuş ayağımı elime aldım. Bir an önce hastaneye gidip diktirmeliyim düşüncesiyle kapıya doğru yürümeye çalıştım. Sol ayağımın elimde olduğunu unutunca ilk adımda tökezleyip düştüm. Kafamı duvara vurmamla sinirlenmem bir oldu. Uçarak kafa attığım duvarın şaşkın bakışlarını takip edince kafasız bir bedenle karşılaştım. Yerdeki kafasız beden bana aitti. Tüm bu olan bitenin gerçek olamayacağı düşüncesiyle kaba etimi çimdirdim. Hacıyatmaz gibi dönüp duran kafam, bu çimdiğe çığlık atarak karşılık verdi. Gözlerim birkaç metre ötede yatan, bir ayağı elinde kafasız bedenime bakıyordu. Herhangi bir acı hissetmiyor olmama bir anlam veremiyordum. Sakin olmaya çalışarak yerdeki kafayı kaldırdım. Sağ elimde sol ayağım, sol elimde kafam sek sek oynayan kız çocuğu gibi kapıya yöneldim. İki saat uğraşıp titizlendiğim saçlarımın dağılmış olmasına üzülüyordum. Caddeye çıkıp bir taksi çevirdim. Kapıyı açtım, sağ elimdeki sol ayağımı “Sana zahmet şunu bi tutabilir misin?” diyerek taksiciye uzattım. Taksici ayağımı iğreti bir şekilde tuttu. Diğer elimi göremediğinden olsa gerek ne kafasız adamlar var diye mırıldanırken ben arka koltuğa yerleşip kapıyı kapadım. Taksicinin iğreti bi şekilde tuttuğu ayağımı geri alıp yanıma koydum. Taksi hareket edince sol elimdeki kafamı iki koltuğun arasından taksiciye uzatıp teşekkür ettim.  Kafasız olmadığımı gören taksici hayli irkildi. Kafamı bacak arama yerleştirdim. Darmadağın olmuş jöleli saçlarımı seviyorum.
“Nereye?”  Klasik taksici sorusu: Aysu’ya geç kalma korkusuyla hastaneye gitmekten vazgeçerek cevapladım: “Kadıköy boğa.”
Bu gece Aysu ile sevişeceğiz düşüncesi bacak aramın sertleşmesine sebep oluyor ve bu durum o bölgede konuşlanmış kafama rahatsızlık veriyordu. Kendi kafasını beceren ilk insan olarak tarihe geçebilme düşüncesi komiğime gidiyor. Bir süredir; erkeklerin salyalarını akıta akıta kadın peşinde koşturmasının, kadının kaburgadan yaratıldığının en büyük kanıtı olduğunu düşünüyorum. Hatta geçen gün bunu Facebook’ta paylaştım. Bu saptamam tam üç beğeni aldı.
Cebimde titreyen telefonu çıkardım. Hiçbir şey göremeyince kafamın bacak aramda olduğunu hatırlayıp telefonu gözümün hizasına getirdim. Aysu, “Geç kalma” diye mesaj yollamış. Şahane bir trafik var. Taksici muhabbet açma derdinde. N’olacakmış bu İstanbul trafiği?  Üçüncü köprü bitince biraz rahatlar mıymış? Kucağımdaki kafayı alıp ön konsola yerleştirdim ve “Hayır” dedim “rahatlamaz. Taksi, dolmuş ve otobüsleri yok edeceksin. Her yere metro yapacaksın. Şehir içinde özel araçları yasaklayacaksın. Helikopterdeki ÖTV’yi kaldıracak, herkesin birer helikopter almasını sağlayacak, zeplin kullanımını teşvik edeceksin. Başka türlü düzelmez bu trafik.” Taksici kocaman açılmış gözlerle hiç böyle bir kökten çözüm önerisiyle karşılaşmadığını değişik bir kafa yapım olduğunu belirtti.
Nihayet geldik. Taksici, “Birader kafayı unutma” diye kendince bir espri yaparak kafamı bana doğru uzattı. Ayağımı kot pantolonum cebine soktum. Buluşmamıza yarım saat var. Kafamı koltuğumun altına alıp Bahariye’ye doğru seke topallaya yürümeye başladım. Yol üstündeki bir restoranın tuvaletine girdim. Kafamı pissuvarın yanındaki lavaboya bıraktım. Çişimi yaptım. Cinsel organımı sallarken elimde kaldı. Lan n’oluyor? Elimdekinin cinsel organım olduğundan emin olabilmek için lavabonun yanına park ettiğim kafaya doğru uzattım. Hassiktir! Öyle ucundan falan değil, komple kopmuş. Boncuk boncuk ter dökmeye başladım. Yirmi beş yaşın en gerekli uzvu elimde kalmıştı. Tarifi imkânsız bir üzüntü içinde ne yapacağımı düşünmeye başladım. Penisimi lavabonun kenarına bıraktım. Suyu açıp yüzüme su serptim. Kafamı kurularken kolum penisime çarptı ve iki kere sektikten sonra çöp tenekesine çarparak durdu. Hemen almasam uçup gidecekmiş hissiyatı içinde eğilip almam bir oldu.  Tuvalette kimselerin olmaması büyük şanstı. Suyu tekrar açıp bu kez penisimi yıkamaya başladım. O olayı tamamen yanlış anladığı için gitgide büyümeye başladı. Saatime baktım. Aysu ile buluşmama on beş dakika kaldı. Restorandan çıkıp seke topallaya buluşacağımız yere doğru yürümeye başladım. Sağ elimdeki penisi görenler vibratörle gezdiğimi düşünüp kikirdiyorlardı. Koltuk altımda kafam, cebimde ayağım, elimde penisimle yürümek hayli yorucu olmaya başlamıştı. Ağırlığı çeken sağ bacağımın takati kalmamıştı.  Bir süre sonra penis benlik bir durum yok duygusuyla avucumun içinde ufalmaya başladı. Onu da sağ cebime sokuşturup ayaküstü soluklandım. Nefes nefese kalmıştım. Az ilerde bacaksız bir çocuk, önünde kartondan küçük bir kutu, kutu içinde kimi bozuk paralar dekoruyla dileniyor, hemen yanında kirli beyaz bir sokak köpeği ona arkadaşlık ediyordu. Tam önlerinde durdum. Köpek yattığı yerden kafasını kaldırıp bana baktı. An itibariyle kimsenin kutuya para atmamasına canım sıkılıştı. Çocuğun bacaksızığı umursayan kimse yoktu. Cebimden çıkardığın bozuk paraların tamamını kutuya attım. O sırada köpeğin havada yakaladığı et parçasını yere düşmesine izin vermeden tek hamlede yuttuğunu gördüm. Etrafıma bakındım kim attı o et parçasını diye. Şüpheli kimseyi göremeyince içime bir kuşku düştü. Tekrar elimi cebime soktum. Lan!!! O sinirle sol cebimdeki ayağı çıkarıp köpeğin kafasına fırlattım. İyk diye bir ses çıkarıp doğruldu. O ana kadar başı önde olan bacaksız da kafasını kaldırıp bana bakmaya başladı, hemen soluna düşen ayağa şaşırmış bir ifadeyle. İt oğlu it ayağımı da yiyince koltukaltımdaki kafamdan dumanlar çıkmaya başladı. Olmayan ayağımı destek yaparak diğer ayağımla köpeği tekmeleyemediğim için delirmek üzereydim. İt oğlu itten intikam alma duygusuyla koltuk altımdaki kafamı köpeğe doğru smaçladım. İsabet etmediği gibi karpuz gibi ortalara saçılan beynimi,  nereden geldiğini anlayamadığım iki sokak köpeği ile birlikte afiyetle yediler. Bu gördüğüm son görüntüydü. Sonra olduğum yere yığıldım. Aysu’yu bir daha göremeyeceğim duygusu, penisimin bir sokak köpeği tarafından çiğnenmeden yutulmasıyla birlikte anlamını yitirmişti. Bir süre ne yapacağımı düşünmeye çalışsam da başaramadım. Kafa olmadığı için bir süre kalbimin sesini dinlemeye çalıştım. Kalbim; “Kulak olmayınca nasıl olacak o iş?” sorusunu duyguya çevirip ruhuma enjekte edince pes ettim.
Yapacak bir şeyim yoktu. El yordamıyla, böbreklerimi, bağırsaklarımı, dalağımı çıkarıp köpeklere sundum. Bağırsaklarım dahil hepsini afiyetle yediler. En son kalbimi çıkardım ve uzattım.
Saat 14.37. Yanımda iki arkadaşımla birlikte Reks Sinema’sının önünde oflaya puflaya beni beklemekte olan Aysu’ya yanaştım. Sadece yedi dakika geç kalmıştım. Olabildiğince kibar bir ses tonuyla seslendim: “Aşkım!”  Yüzünde endişeli bir ifade vardı. Ben yanaştıkça o kıçın kıçın gerilemeye başladı. İki arkadaşım Aysu’yu korkutmamak için biraz geride durdular. Ben biraz daha yanaşınca korkuyla bağırdı: HOŞT!


Eylül 2015

Uğur Mıstaçoğlu






23 Eylül 2015 Çarşamba

ÇALIYOR AMA ÇALIŞIYOR

Maaşıma iki yüz lira zam yapıldığı için taklalar attığım günün akşamıydı. Yaya kaldırımında trafik lambasının yeşile dönmesini bekleyen kalabalığa bakıyordum oturduğum kafeden. Zam sevincimi cappuccino içerek kutlamak size garip gelebilir. Ben de çok normal biri sayılmam zaten. Trafik lambasının yeşile dönmesiyle yayalar hareketlendi. Kırmızıda duran beyaz bir Mercedes’in sürekli kornaya basması dikkatimi çekti. Şoför mahalline bakınca fark ettim Erhan’ı. Bana el sallıyor, gelmemi işaret eden hareketler yapıyordu. Selam vermek için kafeden çıkıp yanaştım. İlk izlenimim Erhan ile Mercedes’in uyumsuzluğu oldu.  Şaşkınlığımı atamadan, “Atla hadi,” dedi. “Gezelim biraz.” Çekinerek bindim. Trafiğin müsaade ettiği ölçüde artislik hareketlerle ilerlerken sordum: “Hayırdır, Mercedes falan?” Cevap vermedi. Bu sessizliği Mercedes'in kendine ait olmadığına yordum.  Yol güzergâhı kırmızı ışıklarla doluydu. Bir sonraki kırmızı ışıkta durunca derin bir nefes aldım. Erhan başını benden yana çevirip  iki gün önce aldığını söyledi. Arabanın ön konsolunu incelerken, “hayırlı olsun,” dedim. Ücretli bir çalışanın nasıl bir Mercedes sahibi olabileceğini düşünüyordum. Kesin yalan söylüyordu. Yeşil ışıkla birlikte tekrar gaz pedalına yüklendi.  Erhan’la aynı semtteniz. Çocukluğunu bilirim. Benden iki yaş küçüktür. Halen öyleyse şu an otuz iki yaşında olmalı. Orta halli bir ailesi var. Yani bu araba baba parasıyla alınmış olamaz. Bir an arabayı çalmış olabileceğini düşünüp irkildim. Nasıl bir şom düşünceye sahipsem bir sonraki ışıklarda çevirmeye yakalandık. Erhan kendinden emin bir halde ehliyetini ruhsatı çıkarıp uzattı.

Erhan’a ait olduğu polisler tarafından da onaylanan Mercedes ile yola devam ederken Galata Köprüsü’nün üzerinde olduğumuzu fark ettim.  Arabanın çalıntı olmasından nasıl korktuysam içim hala titriyordu. 


Aklıma cappuccino geldi. Bir an önce inmeliyim duygusuna kapıldım. Şişhane yokuşundan çıkarken İngiliz Konsolosluğu’nun önünde ineyim ben dedim. Konsolosluğu biraz geçtikten sonra,sağdaki otobüs durağı önünde durdu. İnmeden aracın değerini sordum, “Yüz doksan bin lira,” diye sırıttı pis pis. Asıl soru ikinci soruydu “Peki, parayı nasıl kazandın?”  “Çaldım,” dedi.  "Nasılsın?” sorusuna “iyiyim” der gibi. Yüzünde şaka yaptığına dair en ufak bir şey sezemedim.   Yalancı bir tebessümle karşılık verip araçtan indim.

Beyoğlu’nun ara sokaklarında amaçsızca turlarken telaffuzu zor bir mekânın önünde askerlik arkadaşım Salim’i gördüm. Sıkı sıkı kucaklaştık. Hafif kilo almış. İçeri buyur etti. Mekân onunmuş. Birer bira eşliğinde geçen yılların özetini geçtik birbirimize. Geçen yıl almış burayı. Yıkık dökük bir yermiş. Tam beş yüz yirmi bin lira harcamış dekoruna. Çok şükür, iyiymiş işleri. Ben de muhasebe bürosunda çalıştığımı ve memnun olduğumu söyleyince ağız dolusu bi kahkaha attı. Ne kadar maaş alıyorsun sorusuna verdiğim cevap bir önceki kahkahasından beter bir gürlemeye neden oldu. Gök gürültüsü çağrışımı ile dışarı baktım. Yağmur yağıyor mu diye. Yağmıyordu. Biram bitince müsaade istedim. Bir tane daha iç ısrarını geri çevirdim. Sonra yine gelirim dedim. Kapıya kadar uğurladı. Ne zaman istersem gelebileceğimi belirtti. Giderayak sordum: “Bu kadar parayı nasıl kazandın?” Ağız dolusu bir kahkaha daha attı. Koluma girip karşı kaldırıma doğru çekiştirdi. Alkol kokulu nefesi ile kulağıma yanaştı ve  “Çaldım,” dedi.
Çarpışan arabaya binip çarpışmamaya özen gösteren çocuk içgüdüsüyle Taksim’e yürümeye çalıştım. Olmuyordu. Kalabalığı yarmaya çalışarak ve ister istemez ona buna omuz atarak ilerlemek hayli yorucu oldu. Herkes üstüme üstüme mi geliyor yoksa ben ters yönde miyim duygusu hâsıl olduğunda Taksim’e ulaşmıştım.
Kızılkayalar Büfe’deyim. Oturacak yer yok. Her zamanki gibi. İkinci ıslak hamburgeri de olabildiğince önüme eğilip kibarca yemeye özen gösterirken, yaptığım işi, aldığım maaşı ve yaşadığım hayatı sorgulamaya başladım. Erhan’ın bindiği Mercedes’i alabilmek için on bir yıl, üç ay, Salim’in mekânına harcadığı dekor miktarına sahip olabilmek için otuz yıl, on bir ay aralıksız çalışmam gerekiyor. Tabii bir kuruşunu bile harcamamak kaydıyla. Boşalan yere oturdum. Telefonumdan Facebook’a girdim. Bir önceki işyerinden tanıştığımız Berke kişisinin profili, gece barda çekilmiş eğlence videoları ve fotoğraflarıyla dolu. Birbirinden güzel hatunlarla çekilmiş onlarca fotoğraf, yüzlerce beğeni. Adam iki aydır yurtdışında. Eski iş yerinde çalışan Semra’ya yazdım “Berke ne iş?” diye. Bir süre bekledim cevap gelmedi.
Mideme indirdiğim iki ıslak hamburger bir ayranla birlikte mekândan çıkıp yürümeye devam ettim. Nereye gittiğimi bilmeden... Öyle, amaçsızca bir yürüyüş... Hedefsiz. Nişantaşı’na doğru. Hava bozdu. Rüzgâr sert esmeye başladı. Yağmur yağacak gibi. Ellerimi cebime soktum. Sağıma soluma bakınıyorum. Elmadağ’a geldiğimde bir bankanın ATM’sinin önünde iki kişi gördüm. Oksijen kaynağıyla ATM’nin kasasını açmaya çalışıyorlar. Yüzleri maskeli. Yavaşça yaklaştım. Eş zamanlı bir kamyonet yanaştı. Şoför panik halde “Hadi, çabuk olun!” diye bağırıyordu. Onda da maske vardı. Ben kamyonet sürücüsüne bakarken, diğer iki kişi ATM’yi soymaya başlamıştı bile. Kucak dolusu banknotları kamyonetin kasasına dolduruyorlardı. İçlerinden biri bana doğru döndü ve “ne bakıyorsun lan? Yardım etsene,” diye seslendi. Önce üstüme alınmadım. Sonra diğeri “sana diyor kardeş, bi el at sevaptır,” deyince ellerimi cebimden çıkarıp hızlı adımlarla ATM’ye doğru yöneldim. Bunu yaptığıma inanamıyordum. Ben yanımdaki maskeliye, o diğer maskeli arkadaşına, arkadaşı kamyonetin kasasına…  Kamyon şoförü de “hadi çabuk olun, çabuk olun!” diye bağırarak görevini ifa ediyordu. Tüm parayı boşalttıktan sonra “Hadi,” dediler, “Sen de gel.” Sağ elimi kalbimin üstüne götürüp “Yok,” dedim, “Ben biraz dolanacağım, başka zaman gelirim.” Gök gürültüsü ile sıçradım. Onlar da korkmuşlardı. Sağanak yağmur başladı. Şoför “atla lan hadi!”” diye bağırınca boş bulunup bindim.
Balat’ta iki katlı müstakil bir eve geldik. Maskeler çıkarıldı. Şoför bıyıklı, orta boylu esmer biri… Adı Kenan. Kırklı yaşlarında. Diğer ikisi; Nail ile Naim. Kemikli yüz hatlarına sahip, asker tıraşlı tipler. Nail ile Naim kardeş, Kenan kuzenmiş. İçten, samimi kişiler. Kenan, “bir çay koyun da içelim,” diye seslendi, banka soygunundan değil de işten gelmiş gibi.
Semra; “Berke üç ay kadar önce şirketi fena halde dolandırdı. Yurtdışında kaçtı. Bir iki yazdım ama cevap vermedi. Ben de geçen hafta işten ayrıldım,” yazmış.
Amına kodumunun Berke’sine bak sen. Semra patronun sağ koluydu ve aralarından su sızmazdı. Merak içinde işten ayrılma sebebini soran bir mesaj yolladım.
Kenan’ın “Hoop sana diyoruz” cümlesindeki “Hoop” banaydı. Telefonumu cebime sokup “Berke iş yerini dolandırmış” diye bir cümle edince  “Berke kim?” diye sordular. “İş yerini soyan kişinin adı,” cevabını verince uzun uzun Berke’den konuşmak durumunda kaldık.
Tüm ısrarlarına rağmen altıncı bardak çayı ve “Gel, sen de bizle çalış,” tekliflerini kibar bir şekilde reddederek çıktım. Nail, fikrini değiştirirsen ararsın diyerek numarasını verdi. Numarayı telefonuma kaydettim. Zorla cebime sokuşturdukları paranın ne kadar olduğunu merak ediyordum. Sıkı dostlar gibi vedalaştık. Yağmur durmuştu. Sokak lambaları yer yer birikmiş yağmur sularını daha görünür kılıyordu. Caddenin karşısındaki parka doğru yürüdüm. Haliç manzarasına karşı bir banka oturdum. Bankın ıslaklığı kıçıma yapıştı. Etraf hayli karanlıktı. Cebime sokuşturulmuş tomarı saymaya başladım. Saydıkça göz bebeklerim büyüyordu. Tamı tamına on bin lira vardı. Hiç bu kadar param olmamıştı. İlk akıma gelen beş yıldızlı bir otelde tatil yapmak oldu. Sonra vazgeçtim. İkinci el bir araba alsam mı diye düşünürken boğazıma dayanmış bir bıçakla kaskatı kesildim. O demediği halde ellerimi kaldırdım. Elimdeki tomarı aldı ve sessiz olmamı söyleyerek bıçağı boynumdan çekti. O sırada kapüşonlu biri elindeki odunla rastgele vurmaya başladı. İki kişilerdi. Yere düştüm. Birkaç tekme, üç-beş odun darbesiyle yığıldım kaldım. Koşarak uzaklaştılar. Yerden kalktığımda sol kolum ve sırtım ciddi anlamda ağrıyordu. Üstüm başım çamur olmuştu. Yürümekte zorluk çekiyordum. Tekrar banka oturdum. Beyaz bir kedi, ağzında koca bir parça etle ağacın yanına geldi. Bir ısırık alıp etrafına bakındı. Çalınacak bir paramın olmamasının verdiği rahatlıkla ıslak banka uzandım. Koşarak gelen bir köpek, kedinin getirdiği eti kapıp uzaklaştı. Kedi ağzına attığı bir parça ile yetinmek durumunda kalarak yalanmaya başladı.
Uyumuşum. Sabah gerinerek uyandım. Sabah güneşi nemli vücudumu kurutacak ısıya sahip değildi henüz. Doğrulduğumda her yanımın ağrıdığını iliklerime kadar hissettim. İşe gidecek takatim yoktu. İş yerine telefon açıp hasta olduğumu işe gelemeyeceğimi bildirdim. Eş zamanlı öksürmem de hayli inandırıcı oldu. Semra’dan gelmiş mesajı görür görmez açtım: “Kankam Yeşim’in düğünü vardı iki hafta önce. Onun nedimeliğini yaptım. Altınları toplama görevini bana verdiler. O kadar çok altın oldu ki dayanamayıp çaldım. Bir süre ortalarda görünmesem iyi olur.” Bak amına kodumunun Semra’sına sen. Ulan hepiniz mi hırsız oldunuz be? Hayır, oldunuz, neden bunu emek harcayarak kazanmış insan rahatlığında söylüyorsunuz? Bu gurur duyulacak bir şey değil ki.
Ayağa kalkıp otobüs durağına doğru yürüdüm. Bindim. Otobüs hayli kalabalıktı. Arkamdan iten yolcular sayesinde iki-üç adım ilerledim. Otobüs hareket ettikten birkaç dakika sonra önümde yüzü façalı bir tip, yanındakinin cüzdanını ustalıkla çekerken gördüm. İlk defa böyle bir şeye şahit oluyordum. Ne yapmam gerektiğini düşündüm. Façalı tip benim gördüğümü görüp pişkinlikle göz kırpması ile dondum kaldım. Bir şey diyememenin huzursuzluğu ile yola devam ettim. Façalı tip ilk durakta indi. Cüzdansız adam cüzdansızlığından bi haber yolculuğuna devam ediyordu. Üç durak sonra da ben indim.
Yoldan annemi arayıp işe gitmediğimi, biraz hasta olduğumu, kahvaltıya geleceğimi söyledim. O da gelirken ekmek almamı söyledi. Kahvaltıyı yaptıktan sonra olan biten her şeyi tek tek anlattım. Ne annemin ne de babamın yüzünde şaşırdıklarını belli eden en ufak bir mimiğe rastlamadım. Annem, içine limon dilimi kattığı keyif çayından bir fırt çekip Naim’in teklifini değerlendirmemi söyledi.  Annemin böyle bir şey söylediğine inanamıyordum. “Sen değil miydin okulda bir silgi çaldım diye beni falakaya yatıran?” diye çıkıştım. Gayet pişkin bir halde, “Evladım, dün dündür, bugün bugün,” dedi. Beynimdeki devrelerin yanık kokusunu alabiliyordum. Babama döndüm. Onun ne düşündüğünü merak ediyordum. Bir şey söylemesini istercesine yüzüne baktım. Babam boğazını temizledikten sonra oturduğu yerden hafif öne kaykılarak, “Sen annene bakma evlat,” dedi, “Bu işler babadan oğla geçer, senden hırsız falan olmaz.”   
Üzüleyim mi sevineyim mi diye düşünürken önümdeki fincanda içilmeyi bekleyen cappuccino ile göz göze geldim. İşaret parmağımla bana bakan gözleri tek tek patlattım. Parmağıma bulaşan köpüğü yaladım. Gözüm yaya kaldırımındaki trafik lambasının yeşile dönmesini bekleyen kalabalığa takıldı. Cappuccinomdan bir yudum aldım. Bu sıcakta nasıl bu kadar soğuyabildiğine hayret ettim. Trafik lambasının yeşile dönmesiyle yayalar hareketlendi. Kırmızıda duran beyaz bir Mercedes’in sürekli kornaya basması dikkatimi çekti. Şoför mahalline bakınca fark ettim Erhan’ı. Ben de ona el salladım. Trafik lambası yeşile döndüğünde patinaj çekerek gitti.
Helal olsun çocuğa çalıyor ama çalışıyor.

Eylül 2015

Uğur Mıstaçoğlu











11 Eylül 2015 Cuma

DEJAVU


Kavungrisi bir akşam. Hafif yapış bir sıcak. Sehpa üzerinde unutulmuş, üzgün ifadeli bir fincan. Dün akşamdan kalma. Yanında metal, yuvarlak küllük. İçinde boynu bükük üç izmarit, onun hemen arkasında bitmiş bir mum.  Tealight mı ne. Ondan.  Canım sıkkın. Biraz. Bitmiş mumu küllüğe, küllüğü elime, beni de al der gibi bakan üzgün bakışlı fincanı diğer elime alıp çayda çıra oynar gibi mutfağa doğru yürüdüm. Fincanı lavabo içine bıraktım, küllüğü balkondaki çöp sepetine boşaltıp lavaboya döndüm. Önce kahve fincanını sonra küllüğü yıkadım. Her ikisini de ters çevirip hemen yanında yer alan oluklu hazneye ters bir şekilde bıraktım. Buzdolabını açtım. Yarım süzme yoğurt, iyice içine çekilmiş asosyal bir görüntü veriyor. Tek başına kalmış salatalığın içindeki sıvı buharlaşıp uçmuş, hıyarın haberi yok. Biraz arkasındaki iki domates, çift olmanın verdiği romantiklikle salak salak sırıtıyor.

 Buzdolabındaki iki biradan birini alıp açtım. Bira bardağına bakındım bir süre. Her zamanki yerinde bulamayınca bulaşık makinesine baktım. Maalesef orada. Diğer kirlilerle birlikte yıkanmayı bekliyor. Makine tam dolmuş değil. Neyse, zaten şişeden içmek daha sterilmiş. Bir bayan arkadaşım demişti. Ona da bir arkadaşı demiş. O arkadaşının, ben onun yalancısıyım. O kimin yalancısı bilinmiyor.

Tek başına olmanın keyfi de bir başka. Üçlü koltuğun ortasına oturup bacaklarımı sehpanın üzerine uzattım. Sol kalçamın biraz üstü hafiften ağrıyor. Biradan steril bir fırt aldım. Mumların olduğu çekmeceden bir mum aldım, yaktım sehpanın üzerine koydum. Tealighy mı ne. Ondan. Romantizm için değili alışkanlık. Karıyı boşadığım iyi oldu. Şimdi olsa bikbiklenirdi iki saat. Yine mi içiyorsun der gibi bakardı bira şişesine. Şişe de utanırdı içinde barındırdığı alkolden, sanki kendi suçuymuş gibi. Bir şey okusam okutmaz, bir şey yazmaya kalksam, “Aaa bugün ne oldu biliyor musun?” diye sırıta sırıta gelir, sırnaşırdı. Kibar adamım. Saygılıyım da. “Ne oldu?” diye sorardım yazdığım şeyi bırakıp. “Teyzem geldi,” diye başlardı o da. “Doktora gidiyormuş, geçerken uğramış. Ben de çay demlemiştim, hemen kahvaltılık falan çıkardım. Birlikte yedik. Oğlu var ya, hiç aramıyormuş. Öküz. Göreceğim ben onu ama onun da çocukları var.” 

“Yahu bana ne!” diyemiyorsun tabii. Eşini destekler birkaç cümle etmeden olmaz. 

Ne demiş Boris Vian?

Çok yararı vardır genç bir kadınla evlenmenin, 
Bir kadınla evlenmenin yararı say say bitmez, 
Boktan taraflarını saymazsak. 

Hem onun için de iyi oldu boşanmamız. Tüm gün yazan okuyan asosyal bir adamı çekmek kolay değil. Ohh! Soğuk bira iyi geldi. Evin içi biraz havasız gibi. Kalkıp camı araladım. Biraz hava, çokça gürültü sızdı içeri. Sol kalçamın ağrısı yürümeme dikkat etmemi söylüyor. Bir sigara yakıp oturdum. Televizyonu açmayalı aylar oldu. Acaba hala çalışıyor mudur? Kumanda nerededir kim bilir? Neyse. Sigara paketimdeki mevcudiyet yeterli sayılarda... Güzel.

İkinci bira da bitti. Bilgisayardan sevdiğim şarkıları dinledim bir süre. Dalıp gittim. Küllüğü boşaltsam iyi olacak. Hazır mutfağa gitmişken bir de kahve mi yapsam kendime? Küllüğü boşaltıp tezgahın üstüne bıraktım. 

Kahve makinesi kahveyi yaparken gözüme çarpan ekmek poşetini açtım. Yamru yumru dört dilimle göz gözeyim. Balkona çıktım, yenilecek parçalara böldüğüm dilimleri yan apartmanın damına attım. Bir karga, dört martı geldi hemen. Karga, martılara gaklarken girdim içeri. Yıllardır karınlarını doyuruyorum ama bir türlü alışamadılar bana. Korkuyorlar benden. Adaylığımı koysam sırf onlara ekmek verdiğim için bana oy vermeyecek kadar "kuş beyinli" bunlar. İnsanın gözünü seveyim. Kahvemi alıp salona geçtim. Bu sefer tekli koltuğa yerleştim. Dün başladığım kitabı okumaya başladım. Kahve de güzel olmuş hani. Elime sağlık. Güzel yapmışım. Boş kahve fincanını sehpanın üstüne bıraktım. Bir sigara, bir sigara daha derken uyku bastırdı. Uykum kaçmasın diye yavaştan kalkıp yarı kapalı gözlerle yatağa doğru yol aldım. Uyumuşum.

Kavungrisi bir akşam. Hafif yapış bir sıcak. Sehpa üzerinde unutulmuş, üzgün ifadeli bir fincan. Dün akşamdan kalma. Yanında metal, yuvarlak küllük. İçinde boynu bükük üç-beş izmarit, onun hemen arkasında bitmiş bir mum.  Tealight mı ne. Ondan.  Canım sıkkın. Biraz. Bitmiş mumu küllüğe, küllüğü elime, beni de al der gibi bakan üzgün bakışlı fincanı diğer elime alıp çayda çıra oynar gibi mutfağa doğru yürüdüm. Fincanı lavabo içine bıraktım, küllüğü balkondaki çöp sepetine boşaltıp lavaboya döndüm. Önce kahve fincanını sonra küllüğü yıkadım. Her ikisini de ters çevirip hemen yanında yer alan oluklu hazneye ters bir şekilde bıraktım. Buzdolabını açtım. Yarım süzme yoğurt, iyice içine çekilmiş asosyal bir görüntü veriyor. Tek başına kalmış salatalığın içindeki sıvı buharlaşıp uçmuş, hıyarın haberi yok. Biraz arkasındaki iki domates, çift olmanın verdiği romantiklikle salak salak sırıtıyor.
Gelirken tekel bayiinden aldığım dört biranın üçünü dolaba koydum. Birini alıp salona geçtim. Bira bardağı hala kirlide yıkanmayı bekliyor. Makine tam dolmuş değil Zaten şişeden içmek daha sterilmiş. Bir bayan arkadaşım demişti. Ona da bir arkadaşı demiş. O arkadaşının, ben onun yalancısıyım. O kimin yalancısı bilinmiyor. 

Neyse, karıyı boşadığım iyi oldu.

Eylül 2015

Uğur Mıstaçoğlu



8 Eylül 2015 Salı

ŞEHİTLER ÖLÜYOR!

"Şehitler Ölmez"
Sadece bir daha babalarına sarılamaz, annelerinin o lezzetli yemeklerinden yiyemez, arkadaşları ile buluşamaz, şakalaşamaz, küfredemez, maç seyredemez, tiyatroya gidemez, tatil planları yapamaz, hasta olamaz, sevişemez, hayal kuramaz, saç sakal uzatamaz, neşelenemez, sevinemez, üzülemez ve ağlayamazlar.
Ve en kötüsü de geride şehit mertebesine yükselerek “ölmeyecek” bir erkek evlat bırakamaz devletine birçoğu.
Şehitler ölmüyorsa neden yas ilan edilsin istiyoruz? Yas tutmak için ölümü kabul etmemiz gerekmiyor mu? Kabul edelim, şehitler ölüyor. Bu gerçekçi ve sağlıklı olandır. İnkâr, verimsiz ve sağlıksızdır.