31 Ağustos 2015 Pazartesi

ÇOĞALIYORUZ

Açacak yardımıyla beli bükülmüş yedi adet bira kapağı çöp kutusuna atılmayı bekliyor. Bir dergide görmüştüm sanırım; yüzlerce bira kapağı, yeni dökülmüş beton zemin üstüne monte edilerek değerlendirildiğini... Sıradan kapaklar bile "doğru ellerde" sanatsal bir objeye dönüşebiliyor.

Kanepedeyim. Son bira olduğu için ekonomik yudumlarla içiyorum. İşsizliğin bana verdiği boş zaman diliminde salak salak düşünceler geliyor aklıma. Mesela neden yaşıyoruz? Amaç ne? Sonra etrafımdaki insanları düşünüyorum; onlar neden yaşıyor? Hamdi abi, Servet dayım, Hüsnü ilk aklıma gelenler. Hepsinin zengin olmak gibi bir derdi var. Onlar zengin olmak için yaşıyorlar. Peki ben? Ben neden yaşıyorum? Bira tüketmek için mi? İçinden çıkamayacağım bu soruya net bir cevap bulamayacağımı biliyorum. Benim derdim bulmak değil zaten; aramak. Ararken kaybolmak. Ayrıca bira içmek için para, para için de çalışılması çok saçma. Bence o kadar vergi alan belediyenin her eve ücretsiz bira musluğu takması gerekir.

Herkes özel olmak istiyor. İstisnasız. Ben onların bu isteklerine cani gönülden dualar ediyor ve gerçekleşmesi için bekliyorum. Çünkü onlar bunu başarır da özel kişiler olurlarsa sıradan olmak çok özel bir durum olacak. Düşünsenize dünyada sadece bir dilenci olduğunu... Birçok insan size para vermenin ne kadar özel olduğu duygusuna kapılmaz mı? Boy boy selfiler çekilip sosyal medyada paylaşmaz mı? Önünüzde kuyruklar oluşmaz mı?

Al buraya yazıyorum, hepsi olur. Kaldırın tüm dünyadaki dilencileri, koyun beni Eminönü meydanına, deneyelim. Günde dört saatten fazla çalışmamak, topladığım paraları da maaş olarak almak kaydıyla sosyal kobay olmaya razıyım.



Kimse halinden memnun değil. Herkes özel olma, değerli olma peşinde. Boş şeyler bunlar. Geçiniz. Sen zaten özelsin. Yedi milyar insan içinde teksin. Daha ne olsun? Bunu bilmeyen biri olarak duaların kabul olur mu sanıyorsun? İstediğin gibi biri olsan mutlu olacağını mı düşünüyorsun? Sen önce farkındalığını artır.


Bu manyakların evlenip “Bizden olmadı bari çocuğumuz özel olsun” diye çocuk yapanları var bir de. E yazık değil mi o çocuklara? O garipler de “hayır” diyemedikleri için bir türlü kendileri olamıyor. Nasıl olsun ki? E hal böyle olunca onlar da büyüyor, sıkılıyor, evleniyor çocuk yapıyorlar. Bizden olmadı bari bundan olsun. Lan zaten sen de o niyetle yapılmadın mı? Senden oldu mu ki ondan olsun? Bu kısır döngü sürüp gittikçe çoğalıyoruz, kendi olamayan ve olmasına izin verilmeyenler olarak.


Ağustos 2015

Uğur Mıstaçoğlu

20 Ağustos 2015 Perşembe

N'APİYİM?

Ne, ne yazacağımı biliyorum ne de yazmak gibi bir istek var içimde. Yazmak istemiyorum bugün. Hiç hem de. Aklıma bir hikâye, bir konu, kayda değer bir şey gelmiyor. Belki de üşeniyorum.
Birkaç gündür odamdaki klima çalışmıyor. Odada hayli sıkıcı bir hava var dönüp duran. Basık bir hava… Boğucu. Sevmiyorum sıcak havaları. Yapış yapış, ne o öyle? Küresel ısınmaya muhalif Balkan soğuklarını da sevmem ben. Az sonra oyuna girecek yedek oyuncu gibi zıp zıp zıplatır adamı.


Bulut seviyorum, rüzgâr seviyorum, bahar seviyorum ben. Herkesin içini karartan “of”ların “puf”ların havada uçuştuğu kasvetli havalara bile itiraz etmem. Hemen en depresif halimi takınır, olabildiğince keyfini çıkarmaya çalışırım. Evdeysem, pencereye vuran yağmur damlalarının sesini dinlemeye bayılırım mesela. Kapa gözlerini, “pıtpıt”ları dinlerken hafif bi şekerleme yap. Ruhun dinlensin. Müzik ruhun gıdası ise, yağmur sesi can suyudur benim için.


Gidilmesi gerekmeyen, görüşülmese de olur iş görüşmelerim var gün içinde. Sadece yazasım değil, bir yere gidesim de yok. Buluşmakla bitmiyor çünkü. "Nasılsın?"lar, "iyiyim"ler, "sen nasılsın?"lar "ben de iyiyim"ler… Sahte tebessümler... Offf! Telefon açıp iptal edebilirim aslında, görüşülmese de olur görüşmelerimi, Fakat telefon etmek de istemiyor canım. 

Bir sürü yalan dolan…  "Acil bir işim çıktı"lar… "Kusura bakmayın"lar… "Sonra görüşürüz"ler…Özürler…Bişiler bişiler...

Hoş sen aramasan onlar arayacak. Pıt pıt mesajlar atacaklar hunharca.

İstemiyorum lan işte! İstemiyorum.

Zorla mı?
Değil. 
Zorla değil.

Onlar da bayılıyordu zaten bana. Ölürler bensiz.

Sebebi meçhul istemsiz hallerim var bugün.
Yazmak iyi gelebilir belki ama yazmak da istemiyorum.

N’apiyim?

Ağustos 2015

Uğur Mıstaçoğlu

4 Ağustos 2015 Salı

ÜÇKAĞITÇI HALUK

Valla memur bey, ne desem boş; meğer bu adam şeytana pabucunu ters giydiren cinstenmiş de bizim haberimiz yokmuş. Aslında severdim keratayı. Biraz dikine gider, ara ara başını derde sokardı ama özünde iyi biri gibiydi. Beş yıldır bu mahallede oturur. Ailesini bilmem etmem. Karşıda oturuyorlarmış güya. İlk başlarda işine gücüne gidip gelen biriydi. Sonra bir gün işten istifa mı etmiş, kovulmuş mu onu tam bilemiyorum. Uzun zamandır işsiz ama.  Geçen benim berber dükkânında çay içiyor, ağzı boş durur mu? Çayı da gelirken alıp gelmiş. Hep zarar. Atıyor tutuyor. Dükkânda müşteri yok, vakit geçsin diye dinliyorum ben de.
-Çay içer misiniz?
-Hayır, teşekkür ederim.
-Oğlum üç çay söyle oradan. Çabuk ol.
-He, ne diyordum?
-Çay içiyor. Hep zarar diyordunuz.
He, evet, çay içiyor. Çayı da kendi almış gelmiş. Bir çayın lafını mı edecez? Neyse… Hayırlı işler diye bir ses duydum. Önce dedim müşteri geldi herhalde. Heveslendim biliyon mu? İşler malum. Kafamı çevirdim belediyeden iki memur. Allah sizi inandırsın, biri nah bu boyda. Diğerini normal, sizin gibi, çok da iyi hatırlamıyorum. Yaşlılık. İkisini de gözüm tutmadı. Sizi sevdim misal. Yalan yok. O, zebelllah gibi olan içeri girdi, diğeri kapının eşiğinde dikeldi heykel gibi duruyor. Dükkânın kapısında dikelenir mi hiç? Giren giremez, çıkan çıkamaz.  Göt kadar yer işte, görüyonuz. Neyse, selamünaleyküm, aleykümselâm falan… “Buyrun,” dedim. “Hoş geldiniz.” Adres falan soracaklar sandım biliyon mu? “Hakkınızda şikâyet var” demesinler mi?  Şöyle gözlerimi kısıp bi baktım önce. Acaba dedim belediyenin işi gücü yok, benle mi eğleniyor? Baktım iş ciddi. “Nasıl?” dedim. “Kim?” dedim. “Yanlış neyin olmuştur,” dedim. “Olmaz öyle şey,” dedim. Sinirlendim biliyon mu?
“Berberler odasının belirlediği fiyat tarifesinin altında ücrete hizmet veriyormuşsunuz,” demesin mi? Böyle şikâyet mi olur memur bey? Siz söyleyin Allah aşkına. İş yok güç yok. Millette para mı var? Şöyle boğazımı temizleyip kısa bir süre düşündükten sonra, “Biz istemez miyiz daha fazla kazanalım? N’apalım? Az kazanalım, eve bir çorba parası götürelim,” dedim. Kime diyorsun? Dinlemiyor ki. Başladılar, “Yok biz burayı kapatacağız, mühür vuracağız, ceza keseceğiz falan feşmekân…”  Benim kafamdan aşşa kaynar sular dökülüyor. Yanıyorum. Dükkân kapanırsa biz ne yer içeriz? Ben ne olduğunu öğrenmeye çalışırken, Bizim Haluk ayağa kalkıp devlet memurunun üstüne üstüne yürümesin mi? Ama görsen korkarsın ha, öyle yürüyor pezevenk. Kendinden emin, mağrur; başı ha böyle dimdik. “Siz kim oluyorsunuz da benim mahallemin berberini kapatıyorsunuz?” diye diklenmesin mi? Ulan sen kimsin? “Pardon amirim.”
-Ulan çaylar nerede kaldı?
-Yok, biz zaten içmey...
-İçeriz içeriz. Hele oturun şöyle.
Sonra… ”Yav Haluk’cuğum” dedim, önüne geçmeye çalışarak, “otur oturduğun yerde, başımızı belaya sokma, devletin memuruna karşı gelinmez.” Yok durmuyor. “Sen karışma” diyor bana. Ulan asıl sen karışma.
Haluk’un bağırması çağırmasıyla tüm esnaf kapıya toplandı mı? Toplanmaz mı? Millete eğlence lazım. Herkes bitaraftan “Ne oluyor Muhsin ağbi hayırdır?” diye koştur koştur geldi. Gelir elbet, merak.
-Esnafların hepsi Muhsin Abi der biliyon mu? 
-Zaten isminiz Muhsin değil mi?”
-Muhsinnn... Niye öyle baktınız?”
-Siz devam edin lütfen.”
Ediyim. Bizim Haluk “Defolun gidin ulan buradan” diye lanlı lunlu söylenmeye devam ediyor, benim kafadan aşşa bir kaynar kazan su daha... Yanıyorum. Hayır, adamların kapatacağı yoksa da kapatacaklar, ceza kesmeyeceklerse de kesecekler diye telaş ediyorum. Tamam amirim, tamam memurun diye alttan alacan ki işi ucuza kapatasın. Haksız mıyım? Allah sizi inandırsın, aha şu mendil… Nerde bakiyim? Heh, şu mendil terimi silmekten sırılsıklam oldu. Sıksan çeşme gibi şırış şırıl… Öyle.
Olayı öğrenen esnaflar da Haluk’un arkasına geçti mi? Haluk’u durdurabilene aşk olsun! Hesapta destek olacaklar. Ben göz kaş ediyom ama gören kim? İri yapılı, na böyle boyu olan zabıta, “Haluk Bey,” dedi. “Sizi sayar severiz. Lakin bu belediye başkanının emri, bizler de emir kuluyuz, emir demiri keser,” diye alttan almasın mı? Başta ben olmak üzere hepimiz şaştık kaldık. Vay arkadaş. Siz bizim boş gezenin boş kalfası Haluk’u nereden tanırsınız?
Haluk hiç alttan almıyor, söyleniyor da söyleniyor. “Ara ulan belediye başkanını, konuşacağım” deyince ortalık buz kesti. Hepimiz sus pus olduk. Donduk kaldık. Bizim boş adam Haluk, koskoca belediye başkanına kafa tutuyor. Kavak ağaçları gibi dikildik kaldık. Kimse milim kıpırdamıyor. Herkes sus pus. Zabıta görevlisi, “Peki Haluk Bey” demez mi? Yahu bu zabıtalar bunu birine mi benzetti?
Neyse lafı çok uzatmayalım. Zabıta görevlisi belediye başkanını arayıp “Biz berber dükkânını kapamaya geldik ama Haluk Bey karşımıza dikildi, bize izin vermiyor. Siz benim mahallemin berberini kapatamazsınız diyor. Ne yapalım?“  Zabıta memuru, “Başkanımız sizi istiyor Haluk Bey,” deyip telefonu uzatınca ben bi sendeledim. Az kaldı bayılıyordum. Zor topladım. Dudak büküp şaşıran mı dersin, helal olsun diyenler mi dersin, gözlerini koca koca açıp inanmayan mı dersin, serçe parmağı ile kulağını çalkalayan mı dersin? Neyse bizim Haluk telefonu alır almaz “Bak Yılmaz Efendi” diye Belediye Başkanı’na adıyla hitap etmesin mi? Bi kaynar su daha. Yanıyorum. İçimi ateşler basıyor.
Koskoca Belediye Başkanına adıyla hitap edilir mi hiç? “Bundan böyle, benim mahalleme zabıta gönderme. Bir şey varsa aç telefon bana söyle,” diyor. Bi kaynar su daha. Kaç defa oramı buramı cimcirdim rüya mı görüyom diye, biliyon mu? Esnafın arkadaşlar da sağ olsun öyleee bakıyor film seyreder gibi. Mümtaz var şu çaprazda biliyon mu? Aha şu ileride manavı var, bilmiyon mu? Neyse işte, o senin bilmediğin mendebur dış kapının mandalı gibi almış ağzında bi cigara, gözlerini de kısmış na böyle bakıyo. Seviniyormuş gibi geldi de o sinirle bi tokat nakşettim ben buna. Böyle ‘şakk’ diye ses çıktı. Na şu beş parmağımız izi çıktı. Sonra gidip özür diledim de barıştık.
Neyse…
Karşıdan Belediye Başkanı ne dediyse artık bizimki, “Tamam, bir akşam gelirim, ayrıntılı konuşuruz, oldu, olduuu… Oldu, tamam…” diyerek belediye memuruna uzattı telefonu. Uzattı ama adamın yüzüne bile bakmıyor. Zabıta memuru, Belediye Başkanı’na “ne yapalım başkanım?” diye sorduktan sonra karşı taraf ne diyorsa bu iki metrelik yarma “hıhı, hıhı” diye kafa sallayıp duruyo. Biz de duyacakmış gibi kulak kesildik. Çıt yok. “Peki, başkanım, emredersiniz başkanım,” diyerek kapattı telefonu. Zebellah gibi adam bi küçüldü bi küçüldü görsen. Al cebine koy. Her ikisi de ayrı ayrı “Özür dileriz Haluk Bey, bir daha olmaz,” diyerek arkalarına bile bakmadan savuşup gitmesin mi?
O gün Haluk, oldu Haluk Abi. Yaşlısı genci hepimiz hürmet ediyor “Abi” diyoruz. O, “estağfurullah, olur mu öyle şey? Bu benim mahalleme boyun borcum, Belediye Başkanı samimi arkadaşımdır beni kırmaz” deyince biz dizimizi dövüyor, dudağımızı dişliyoruz. “Haluk Abi, biz senin kıymetini bilemedik, kusura bakma, cahilliğimize ver,” diye hep bir ağızdan yalvarıp duruyor gözünün içine bakıyoruz. Ben tıraş ediyorum para almıyorum, nasıl alayım? Bugün ekmek teknem kapanmadıysa onun sayesinde… Ben diyorum olmaz, o diyor kabul etmem. İki saat kavga ediyoruz, zar zor kabul ediyor. Manav öyle, kasap öyle, bakkal öyle… Mahalledeki esnaflar bir kuruş almadığı gibi üstüne Allah seni başımızdan eksik etmesin diye dualar ediyor. Nasıl etmesin?
-Ulan oğlum sikeceğim şimdi belanı. Nerede kaldı çaylar?
-Çay kalsın Muhsin Bey. Sonra?
Anlatıyoz ya amirim.  Son birkaç hafta ortalarda görünmedi bu dürzü. Meğer hepsi düzmeceymiş. Bu anlattığım hadisenin üzerinden iki-üç ay geçti. Ben olaydan sonraki hafta; ha bugün gelirler ha yarın gelirler diye korkup durdum. Yalan yok. Sonra sonra gelen giden olmayınca rahatladım. Dedim bizim Haluk büyük adam.
Ta ki geçen haftaya kadar… Bir müşteri geldi sakal tıraşı olmaya. Kel, göbekli bi adam. “Acil,” dedi. Buyur ettim. Ceketini çıkardı, aha şu askıya astı. Oturdu. Şu ilk koltuğa... Diğer koltuk öyle dekor gibi durur senelerdir. Eskiden işler iyiydi de bir kalfa daha vardı yanımda. Birlikte çalışırdık. İyi çocuktu. İşi öğrenir öğrenmez helallik alıp ayrıldı. Tee Şirinevler’de mi bi yerde kendine bir dükkân açtı. İş güç olmayınca yeni birini almadım. Şu dombili çırak yetiyor. Neyse. Berberlerin muhabbeti meşhurdur bilirsiniz. Bir yandan tıraş sabununu köpürtürken sordum: “Nerelisin? Ne iş yapıyorsunuz?” Tabi bu arada adamın mimiklerine bakmak lazım, öyle her müşteri sevmez muhabbeti. Adam, Belediye Başkanı’nın özel kalemiyim demesin mi? Önce bir telaşlandım. Acaba dedim bunda bir bit yeniği mi var? Sonra lafı bizim Haluk’a getirdim. Hiç tereddütsüz “Tanımıyorum,” dedi. Geçen burada böyle böyle oldu diye hızlı hızlı anlatınca adam baya bi işkillendi. “Nasıl biriymiş bu Haluk, ne iş yapar?” diye sorunca, anlattım ben de gururla; şöyle delikanlıdır, böyle dürüsttür, esnafına sahip çıkar falan... Tıraş bitince Belediye Başkanı’nı arayıp sordu da öyle öğrendik işin aslını. “Tanımıyorum ben Haluk Maluk” demiş adam. “Herhangi bir berber dükkânıyla ilgili bir şikâyet de almadık. Öyle bir telefon görüşmesi de yapmadım.” Özel kalem giderayak, “Üçkâğıtçıdır onlar, dikkat edin” deyip gitti.
Aldı beni bi telaş. Belediye Başkanı’nın Yürüyen Kalem’i gider gitmez, esnaf arkadaşlara koştum. Dedim çıkın dışarı, anlatacaklarım var. Acil. Hepsi, “N’oldu? Hayırdır Muhsin Abi?” diye fırladı tabii. Muhsin Abi derler bana burda, biliyon mu? Heyecandan mı sinirden mi bilmiyorum ağzım dilim kurudu hep. Herkes ağzımın içine bakıyo. Ben bu pezevenge beş yüz lira da borç verdiydim biliyon mu? Hemen o geldi aklıma. Dedim dolandırdı mı bu beni acep? Kaç zamandır ortalarda görünmüyordu da hiç aklıma gelmediydi. Neyse işte esnaf arkadaşları topladım bir araya. Topladım dediğim şu orta yerde toplaştık işte. Na şurası. Ekmek teknesini bırakıp nereye gidecen? Dedim böyle böyle. Bu pezevenk bize dümen yapmış. Belediye Başkanı falan hep yalan dolanmış. Beş yüz lira da borç verdiydim deyince herkes başladı dövünmeye. Bi görsen benden çok üzülüyorlar. Onları öyle görünce içten içe, ne güzel arkadaşlarım, dostlarım var diye sevinmeye başladıydım. Meğer üzüldükleri şey başkaymış: Biri iki bin lira kaptırmış, diğeri beş bin. Manav hep yoktan ağlar, dört bin beş yüz lira da o kaptırmış. İki gözü iki çeşme ağlıyor.
Abooov! En az bana ilişmiş pezevenk.
Biri “arasanıza şunu” dedi de akıl edip aradık. Bizim Kasap Cengiz var biliyon mu? Aha şurada ki kasap bilmiyon mu? O aradı. “Bu numara kullanılmamaktadır, diyor, hepimizi dolandırmış,” dedi.  Uzunca bi sessizlik oldu. Kimsenin yüzü yerden kalmadı bi süre. Biz böyle bir numarayı nasıl yedik, yuh bize diye höngürdeyip durduk. Sonra evine gittik, bi ihtimal yakalarız belki diye. Kapıyı çaldık bekliyoz böyle. Ne açan var ne bakan.  Mal sahibini arayalım dedi bi aklıevvel. Mal sahibi İzmir’de oturur nereden bilecek adam?  Bi ümit aradık. ‘Dört aydır kira vermiyor, üç gün önce aradı kirayı hayırlı bir iş için kullanıyorum helal et, evi de eşyalarla birlikte istediğine kiraya verebilirsin,’ demiş. Hayrına sıçam.
‘Napsak ne etsek kime şikayet etsek?’ diye düşündük bir süre. Rezil rüsva olmaktansa hiç ses etmeme kararı aldık. Kocaman şehir, nereden bulacan? Hadi buldun nasıl alacan? Senin anlayacağın Allah’a havale ettik.
-Lan çaylar nerede kaldı? Koş sen kap gel bari! Kusura kalmayın memur bey, sizin de kafanızı şişirdim, siz ne için arıyordunuz bizim Haluk’u?
“Sizin Haluk, sadece sizi değil civar mahalleri de dolandırmış bir bir. Bu Haluk tek değilmiş yalnız, toplam altı kişilermiş.  Edindiğimiz bilgiler bu yönde. Araştırıyoruz. Benzer hikâyeler dinliyoruz sabah beri. Üstelik sizin haricinizde uyanan da olmamış henüz. Hepsi ağız birliği etmişçesine o öyle şey yapmaz diyor başka bir şey demiyor.”
Vay vicdansız, vay edepsiz, vay ahlaksız herif... Vay üçkâğıtçı, vay düzenbaz, vay şerefsiz…
Yakalayabilecek misiniz peki memur bey? Yoksa yakaladınız mı? Yakaladınız değil mi? Tabii ya koskoca polis teşkilatı…
-Hayır yakalayamadık. Kendi başlattığı işi yine işi kendi bitirmiş.
-Kendi mi gelip teslim oldu?
-Hayır! Hayır! Yani hem evet, hem hayır…
-O nasıl oluyor amirim? Hele bi anlatın. Meraklandım iyice.
-İntihar! İntihar etmiş. Bir de mektup bırakmış. Buyrun okuyun isterseniz.
-Benim yakın gözlüklerim nerede acaba? Dur bi dakika… Amirim ben şimdi iki saat okuyamam, siz okusanız?
-Peki.

Sonun başlangıcından, uçurumun kenarından, toprağa gömülmek suretiyle gökyüzüne ulaşacağı anı iple çeken Haluk’tan, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan mahalle esnafımıza selam olsun.  
Karışık duygular içindeyim uzun zamandır. Beni sınırlayan, beni baskılayan, işe yaramayan ne kadar duygum, ne kadar fikrim varsa, hepsiyle kanlı bıçaklıyım. Ben duygularımı öldüremedim. Öldürmek istememiş de olabilirim. Bilemiyorum. Dediğim gibi, karmaşık duygularım var benim. Teslim oldum. Armamızdaki kan davası bugün sonra eriyor. Halkı tarafından seçilmiş bir iktidarın halkına reva gördüklerini görmeye tahammülüm kalmadı artık. Farkındalıklarım kaburga kırığı gibi batıyor içime içime. Adını bilmediğim bir yıldızdan kopmuş bir göktaşı gibi boşlukta yol alışım bugün sona eriyor.
Yıllarca okudum. Başarılıydım. Üniversiteyi bitirip askere gittim. İstemeden. Sonra iş hayatına atıldım. Hedeflerim vardı.  Bir kız arkadaşım oldu. Aşkla tanıştım.
Annem babam toplumun büyük bir kısmı tarafından anarşist olarak adlandırılan komünist tiplerdi.  Her ikisi de ateist olduğundan mıdır bilmiyorum ben de ateist oldum. Mutluydum. Hak dediler, hukuk dediler, onur dediler, dik dur, kimseye eğilme dediler ama burası Türkiye demediler. Burada hak, hukuk olmaz demediler. Dik durma başına bela alırsın demediler. Müslüman ülkede ateist olduğunu söyleme riyakâr ol demediler. Onların dedikleri kulağımda küpe yapıp etrafımdaki insanların hayatlarına dokunmaya çalıştım hep. Çok okudum kendimce. Güzel arkadaşlıklar edindim. Ümitliydim. Haksızlıklara karşı mücadele etmekten kaçınmadım. Çok çalışarak ürün müdürü bile oldum. İyi para kazanmaya başlayınca, ufak bir ev açtım kendime. Bir oda bir salon...  Maaşımın üçte birini maddi durumu iyi olmadığı için okutulamayan çocukların eğitimine harcadım. Buraya kadar her şey iyi gibiydi.
Gezi olaylarında aktif rol oynadığım gerekçesiyle uzun yıllar çalıştığım şirketten kovulunca hayatım altüst oldu. Evet, kovuldum. Sonrasında ciddi bir depresyona girdim. Bu dönemde ailemden ciddi destek aldım. Allah’a inanmayan insanlar bana inanıyordu. Birilerinin size inanması, destek vermesi, koşulsuz sevmesi güzel bir duygu... Silkelendim.
“Anarşist” olmuştum. Sebep neydi? Sebep: Ağaçlar kesilmesindi. Her yer AVM olmasındı. Şehir betonlaşmasındı. Evet, sırf buna karşı olduğumuz için “anarşist” damgası yedik.
 Anarşist ailenin anarşist çocuğu... 
Sadece ben değil, Gezi’de yer alan herkes terörist ilan edildi. Yetmedi “Çapulcu” olduk. Sonra “Ayyaş”
Sebep?
Doğayı sevmemizdi sebep. Sebep ranta, peşkeşe, oldubittiye, karşı çıkmamızdı.
 Benim gibi işinden kovulan tanıdıklarım vardı. Birleştik. Birbirimize destek vererek ayakta durmaya çabaladık. İşi gücü olmayan bu “anarşist” arkadaşlardan altı tanesiyle hemen her gün görüşmeye başladık. Birçok eyleme katıldık. Göz altılarla anarşist tipler olduğumuz kayıtlara geçti.  Umursamadık. Sonra bir gece bir karar aldık. Daha doğrusu bir hedef belirledik. Önce herkes kendi çevresine güven sağlayacak sonra o güveni paraya çevirecekti.  Tam iki yılımızı aldı ki feda olsun bu amaç için verilen yıllara ki zaten işsiz güçsüz tayfa olarak verecek başka bir şeyimiz de yoktu. Dolandırdığımız insanlara biraz zarar versek de, onları biraz sıkıntıya soksak da hayatlarına aynı şekilde devam edebileceklerini biliyoruz.
Boşuna küfür zayi etmeyin, zira bu konuda Beethoven gibi çalıyor ama duymuyorum.
 İçinizi rahatlatır mı bilmiyorum ama biz bu paraları kendi çıkarlarımız için çalmadık. Hatta bir kuruşuna bile dokunmadık. Dokunmadık derken aklınıza para sayma makineleri gelmesin. Başkaları gibi kendi çıkarlarımız için çalmadık demek istiyorum. Zaten birazdan bir kutu ilacı içip son uykusuna yatacak biri parayı n’apsın? Bu ülkede daha fazla yaşamak istemiyorum. Bu kararımdan arkadaşlarımın haberi yok. Bu benim kişisel tercihim. İlle de buna bir suçlu, bir sorumlu arayacaksınız o suçluyu herkes biliyor zaten; ayrıca parmakla göstermeye gerek yok.
İyi bir ekip çalışması oldu. Böyle bir ekiple çalışmak ve bu güzel ekibe liderlik etmek gurur vericiydi. Evet, biz sizin tabirinizle suç örgütü kuran çete üyeleriyiz. Suçluyuz da… Dünyanın her yerinde bunun suç olduğunu bilecek kapasitede insanlarız. Ama biz de büyüklerimizi örnek aldık. Başımızdakiler o akıllarıyla çalabiliyorsa biz de çalabiliriz diye düşündük. Başardık da. Ciddi bir para topladık. Yani bu miktar banknotu hiç birimiz bir arada görmemiştik. Kimden ne aldıysak tek tek yazdık. Toplamı da en altında yazıyor. Her ne kadar toplam para yekûnu bize göre çok olsa da yapmak istediğimiz işe anca yetti. Bir mütahitle anlaştık. Ciddi bir sözleşme yaptık. Bir sürü madde var. Bir okul yaptırıyoruz. Taktir edersiniz ki adını adresini verecek kadar salak değilim. Anadolu’da ihtiyacı olan bir belde diyelim. Mütahit firma da sözleşme maddelerine uyup gizlilik içerisinde bu okulu inşa edecek. Hayırsever bir iş adamı tarafından yapılmış gibi gösterilecek ki sorun çıkmasın. Doğrusu bir isim koymak, o ismi size açıklamak, hatta istemeyerek de olsa katkıda bulunduğunuz bu okulun girişine her birinizin adlarını yazmak isterdik ama müdahale edilir korkusuyla bunu yapamıyoruz. Diğer taraftan paralarınız karşılığını görmek isteyeceğinizi düşünerek sözleşme şartlarına “on yıl sonra açıklanacaktır” ibaresi koydurduk. Her birinizin adını soyadını, adresini biliyoruz. Günü geldiğinde avukat arkadaşımız her birinize birer mektup gönderip bu bilgileri paylaşacak. Çok merak ediyorsanız bekleyin. Hatta atlayın gidin. Bahçesinde hoplayıp zıplayan çocukları seyredin. Duygularınızın yosun tutacağını göreceksiniz.
Hoşcakalın…

-Usta çaylar… Usta!”
-Ustanın amına koyim. Bırak şöyle. Bir de peçete getir oradan.”

 Ağustos 2014

Uğur Mıstaçoğlu