21 Temmuz 2015 Salı

MONİKA

Antalya. (Side)
İş yerindeydi. Kuyum mağazasında. Telveli sabah kahvesini damağında bir tur attırıp mideye indirdi. Ohh. Kahve kokusunu içine çekti. Miss!
Bilgisayarını açtı. Mailler. Bir müşterisinden teşekkür, asker arkadaşından hal hatır soran sitem dolu satırlar. İadeyi sitem içeren cevap…
Müşteriye “Biz teşekkür ederiz” falan filan. Süslü Püslü.”Saygılarımla,” diye biten. 

Bir mail daha... Taze.Yeni.Tıkladı.
“Merhaba Can, ben Monika. Tanıdın mı?” diye başlayan…
“Doksan dört senesinin Temmuz ayıydı. Side’de, bir barda tanışmış bir hafta geçirmiştik. Ben Almanya’ya döndükten sonra sen bana uzun zaman yazmış ben seni hiç kaile almamıştım.”  Can, doksan dört senesinde yirmi iki yaşındaydı.  En hızlı, en çapkın, en hovarda dönemleriydi.  Kahvenin şekeri az gibiydi. Mailin devamını okumaya ara verip birkaç saniyeliğine düşündü. Hatırlamıyordu. Monika hatırlamayacağını düşünüp detaylar vermişti aklı sıra. Hani bar çıkışı Apollon Tapınağı’nında deniz dalgalarının kıyıyı okşama sesiyle oynaşmışlardı ya, o Monika’ydı işte. Hani gecenin köründe, Büyük Plaj açıklarında denize girmişlerdi. Anadan üryan. Sarhoş. İşte o Monika’ydı canım.

Can’ın Monika’yı bu şekilde tanıması mümkün değildi.

Devam ediyordu mail. 

Klimayı açtı. Alnını sıvazlayıp okumaya devam etti. Başka ipuçları da vermişti Manika: Side Antik Tiyatro’sunu gittiklerini, Manavgat Şelale’sine nazır yedikleri tatsız tuzsuz balığı hatırlatıyordu. Daha ne yapsındı?

İyi de bunlar her turist kadına uyguladığı rutin çapkınlık turlarıydı Can’ın, nasıl hatırlasındı? 
Monika'da bunu tahmin ettiğinden olsa gerek, işi sağlama almış birlikte çekildikleri yedi fotoğrafları mail ekine iliştirmişti. Hemen fotoğrafları tıklayıp açtı. Üçü barda, ikisi plajda, biri Manavgat Şelalesi'nde… Biri de eski çalıştığı iş yerinde. Baktı uzun uzun. Uzun saçlarını, sıska vücudunu görüp yüzünü ekşitti. Ne iğrençmişim be diye geçirdi içinden. Güldü.

Şimdi hatırlamıştı Monika’yı.

“Hayırlı işler” diyerek geçti yan komşu.  

“Sağ ol Mahmut. Sana da hayırlı işler.”

Sarışın, mavi gözlü, beyaz tenli, uzun boylu, balıketi denilen cinsten bir hatundu işte. Tamam canım, hatırlamıştı. Monika’ydı bu. Gecenin bir yarısı Büyük Plaj’da çırılçıplak denize girmişlerdi de çıkışta tir tir titremişti uzun uzun. Sonra Monika havluyla kurulamıştı bunu. Sonra o havluyu kuma sermişlerdi de üstünde… Neyse. Eee, neden şimdi yazmıştı? Mail adresini nereden bulmuştu? Kıskanç karısı bu maili görse başının etinden çorba yapmakla yetinmez, üstüne ekmek doğrayıp bir de güzel kaşıklardı. Kesin.

Nereden çıkmıştı şimdi bu kadın? Bir tur daha baktı fotoğraflara. Yirmi sene öncesine gitti. Ne günlerdi o günler. Bir fotoğrafında kırmızı zemin üstüne beyaz kalpli gömleğini görüp güldü. Fantezi olsun diye satılan iç çamaşır mağazalarından alınmış gibiydi. Güldü. Şimdi üstüne para verseler evine sokmazdı böyle bir şeyi. Gençlik işte.

Hayatını doya doya yaşadığı, şimdi ile kıyaslandığında neredeyse hiçbir sorumluluğun olmadığı yıllar… Dünyanın umurunda olmadığı yıllar. “O bar senin, diğeri benim, bugün kiminkine gidelim?” diye dertlendiği yıllar. Hey gidi.

Yirmi yıl sonra yazma sebebi, bu fotoğraflar… “Beni hatırladın mı?” demek için olmazdı. Tekrar Side’ye tatile gelecek olabilirdi. Belki.

Can, yıllar önce evlenmişti. Allah bağışlasın üç de çocuğu vardı.

Monika, “Ben Side’ye, tatile geliyorum,” dese ne diyebilirdi ki? Hadi diyelim o geldi, bu görüşür müydü ki?  Nah görüşürdü.

Şu an nasıldı acaba? Hala güzelliğini koruyor muydu? Yoksa şişmanlamış, çirkinleşmiş miydi? Evlenmiş miydi? Çoluk çocuğu var mıydı? Bunları da yazsaydı ya. Merak ediyordu Can.

Klavyenin tuşları aracılığıyla, “Tanıdım tabii.” yazdı. “Tanımaz mıyım? Ne güzel günlerdi…” Tıkandı. Çok uzatmadı. Neden yazdığını merak ediyordu. “Nasıldı?”  Her şey yolunda mıydı? Evlenmiş miydi? Çoluk çocuk var mıydı? Ne iş yapıyordu? Bir daha Türkiye’ye gelmiş miydi? Nereden aklına gelmişti de yazmıştı?” gibi merak içerikli sorularla dolu bir cevap yazdı.

Can Sedir, halen Side’de yaşıyordu. O günden bu güne çok şey değişmişti hayatında. En dikkat çekici değişiklik on beş kilo fazlası mıydı yoksa saçlarının yüzde sekseni geri dönmemek üzere uçup gitmesi miydi? Her ikisi de dikkat çekiyordu çekmesine ama Can en çok saçları için üzülüyordu. Ayrıca o zamanlar ayak işlerine bakan kıytırık bir elemandı, şimdi patron. O zaman bekârdı, şimdi evli. O zaman pansiyon köşelerinde yatıyordu, şimdi villada. (öhö) O zamanlar kıytırık bir motosikleti vardı, şimdi Monika’nın memleketinden ithal Mercedes’i. O zaman İstanbul’dan yeni gelmiş körpe delikanlıydı şimdi iş adamı. O zaman it gibi yaşıyordu, şimdi (sabah akşam çişe çıkarma görevi karısı tarafından kendisine verilmiş) iti vardı. Simsiyah. Kuyruksuz. O zamanlar meteliğe kurşun atıyor sinekten yağ çıkarmaya çalışıyordu. Gurbette tek başına yaşamak kolay mıydı? Değildi tabii. O günler geride kalmıştı. Artık parmakları yorulmasın diye üç bin iki yüz lira verip aldığı para sayma makinesini vardı. En iyisinden.

Side’nin yerlisi bir kızla evlenmiş, zengin kayınpeder sponsorluğunda hayli palazlanmıştı. Kaynanası Mukaddes Hanım iki sene önce hakkın rahmetine kavuşmuştu. Kalp krizi. Can, karısını teselli etmek için “Kalp krizi, temiz ölüm; hiç çekmedi kadın” demişti de, sıçmıştı ağzına karısı. Kayınpederi Rıza Bey’in bir kızı, bir oğlu, bir de çok yüksek olmayan kolesterolü vardı. Kum köy ve Manavgat’ta arazileri, Titreyen göl mevkinde beş yıldızlı bir otel ortaklığı, bir ticari taksisi ve tam yedi evi vardı. Can bu evlerden birini  -villa olanını- kayın pederinin düğün hediye olarak kabul etmişti. Kuyumcu mağazası açalım teklifini reddetmiş, Rıza Bey’in ısrarları sonucu kayınbiraderi ile ortaklığa razı olmuştu. Can’ın karısı çok kıskançtı. Monika ile yazışmasını duysa kıyameti koparır hatta işi boşanmaya kadar götürebilirdi. İşte o zaman dımdızlak ortada kalabilirdi. Yaşadığı bu lüks hayatta hiçbir şey kendi üstüne değildi çünkü. İş yeri kayınpederi Rıza Bey’in üstüne, villa ise karısının üstüneydi.

Ertesi sabah, tıpkı her sabah olduğu gibi başlamıştı. Tezgâhtar Taner, birbirinden kıymetli mücevherleri kasadan çıkartıp vitrine diziyor, kendisi kahvesini yudumluyordu. Kahve biraz şekerli olmuştu sanki.

Mailler mailler…

Gelen mailler arasından Monika’nın mailini tıkladı. Kalp atışı hafiften hızlanmış gibiydi. Okumaya başladı. Selam kelam faslını hızla geçti. Son on beş yıldır bir markette kasiyer olarak görev yaptığını, hala aynı şehirde yaşadığını, babasının üç yıl önce kaybettiğini, annesinin de hayli yaşlandığını ama kendini idare ettiğini, Türkiye’ye hiç gelmediğini, hiç evlenmediğini okudu. Buraya kadar her şey normaldi. Maili devamında ise bir erkek çocuğunun olduğunu, adının “Ali” olduğunu, tıpkı babasına benzediğini, babasının bizzat kendisi olduğunu, yeni fotoğrafların mail ekinde olduğu yazıyordu.

Hassiktir yahu!

Son kısmı tekrar okudu. Yudumladığı kahve ağzının içinde kurumaya yüz tutarken yutkundu. Öksürüp boğazını temizledi. “Öhhö öhhö.”
Üstüne bir yudum su içti. Bir yudum daha...


Birkaç saniye sonra yüzünün çeşitli yerlerinde boncuk boncuk terler oluştu. El yordamıyla sıvı boncuklarını yüzüne boca etti: “Nasıl yaaa?”
Maili okumayı bırakıp fotoğraflara tıkladı. Boğazı tahriş olmuştu. Monika’nın yanında oğlu, oğlunun kucağında fazlaca tüylü bir kedi vardı. Çocuğun (Ali’nin) fotoğrafını görünce yarasına tuz banılmış da bir dağ keçisi tarafından inatla yalanıyormuş gibi hissetti. Tekrar tekrar baktı. İnce zayıf bedeni, uzun saçları vardı. “Tıpkı ben,” dedi. “Olamaz,” dedi. Neden daha önce söylememişti ki? Ya da neden şimdi söylüyordu?
Maili okumaya devam etti. Bir ay önce kanser teşhisi konulmuş. Hiç iyi değilmiş. Fotoğraf geçen sene çekilmiş. Şu an hayli zayıfmış. Yanlış anlamasınmış, kimseye ihtiyacı yokmuş. Ali, şu an hem üniversitede okuyor hem de çalışıyormuş, 800 € maaşı varmış. Okulu bitirince devlet memuru olacakmış. İşi garantiymiş. Kendi başına yaşayabilirmiş. Olur da bir gün başı sıkışırsaymış…

Ohh çok rahatladım.

Manyak!

Sen yıllar önce benim spermlerimi al, Almanya’ya götür, çocuk yap, adını Ali koy, bana hiç haber verme, üstüne kanser ol, sonra bunları bir mail yoluyla bildir. Ne güzel valla...

Aynısını ben sana yapsam hoşuna gider mi?

Kanser!

Kulağını sündürüp önündeki bankonun tahta kısmına tık tıkladı. Adını ben koysaydım bari. Bunu beni hanım duysa naparım, nasıl anlatırım?

Her gün yazışıyorlardı. Can, kızgınlığını ifade eden mailler döşeniyor Monika “Haklısın” diyor başka bir şey demiyordu. Bir mailde telefonunu istemişti de yanıt olarak “Seninle konuşmaya yüzüm yok” cevabını almıştı. Yüzsüz Monika’nın konuşmaya yüzü yoktu. Yazıyordu o.

Son üç gündür Monika’da mailler cevap vermiyordu. Can kızgındı. Yazsaydı keşke. Meraklandı. Telefonu da yoktu. Son maili üç gün önce kendisi yazmıştı. Ertesi gün cevap gelmeyince bir tane tane daha… Kalkıp gelmezdi inşallah. Ya gelirseydi?  Gelir miydi? Gelmezdi. Yok, gelmezdi canım, neden gelsindi? Ya gelirseydi? Ya Ali’yi camii avlusuna bırakır gibi bırakır giderseydi. Alman çocuk. Bizimkilerle de anlaşamaz ki. Sanki eşim kabul edecek de. Almancası iyidir bunun… Ana dili. Anasının dili. İyi tezgâhtar olabilir. Al yanına çalıştır işte. Oldu, başka? Plajda tohumları atılmış piç. Piç değil. Babası belli. Belli mi? Ya yalansa? Çok da benziyor eşek. Domuz eti de yer bu. Sünnette olmamıştır? Müslüman da değil.

Düşün düşün kafayı ye.

 Oooof. Ooof.

Günler geçiyor Monika’dan mail gelmiyordu. Birkaç satır maile bile razıydı. Her gün tıraş olan Can Sedir, bir haftadır tıraş olmamış kendini iyice koyuvermişti. Morali hayli bozuktu. Karısının “Neyin var?” sorusuna "Yok bir şeyim. “Morali mi bozuk?” sorusuna, “Yooo değil.” “Bir şey mi oldu?” sorusuna “Yok, n’olucak canım?” tarzında kısa cevaplar verip geçiştiriyordu.

O sabah işe gitmedi. Mercedes’ine binip kaçarcasına bastı gaza. Önce Belek’e gidip arkadaşını ziyaret etti. Planlanmış bir ziyaret değildi. Birer çay içtiler. Gençlik yıllarından konuştular. Futbol, siyaset, karı kız derken sıkılıp müsaade istedi. Kalktı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Belek’te kısa bir çarşı turundan sonra tekrar arabasına bindi. Yine bastı gaza, nereye gideceğini bilmeden.

Beş Konak Köprüsü’nün hemen alt tarafındaki balıkçıya mı gitseydi?  Fena fikir değildi hani.

Gitti.

Bi ufak rakı söyledi.

Hava sıcaktı. Yüksekçe ağaçlar arasında, -müdavimlerin, bir de turist rehberlerinin iyi bildiği bu yer- püfür püfür esiyordu. Etraftaki ağaçların sallanan dallarına baktı bir müddet. Birkaç kez derince nefes alıp verdi. Ohh. Temiz hava iyi gelmişti.

Salata ve meze söyledi.

Bir turist otobüsü gelmiş uzunca bir masayı kaplamıştı. Turizm acenteleri burayı keşfetmeden önce daha sessiz, daha nezih, hatta daha ucuz bir yerdi. Şüphesiz.  

Alabalık söyledi. Kiremitte.

Turistler çok komik şeyler anlatıyorlar olmalıydılar. Yoksa neden bu kadar kahkaha atsınlardı ki? Kızarmış ekmek ve üçgen kesilmiş peynir geldi. Gülün amına koyayım. Gülün.

Kızarmış ekmek bir parça peynir... Bir fırt da rakı…

Ağaç dalları hafif rüzgârda hışırdıyordu.

Mezeler geldi.

Şu turist grubu olmasa daha iyi olacaktı. Bir yudum rakı alıp damağında gezdirdikten sonra boğazından aşağı inişini hissetti.

Kuşlar civildiyordu.

Mis kokulu kavun geldi. Izgara kokuları havada parende ata ata burnundan içeri sızdı. Bir fırt daha... Yemekleri gelen turist kafilesi yemek yerken konuşulmaması gerektiğini bilmiyordu.

Balık geldi. Kiremitte. Tereyağlı.

Monika neden yazmıyordu ki?

Kavundan bir dilim attı ağzına. Restoranı mesken edinmiş bir kedi yanaştı yavaştan. Can’ın bacaklarına hoş geldin dercesine sürtündü. Kediyle gözgöze gelince Monika ile Ali’nin yer aldığı kedili fotoğraf geldi gözünün önüne. Kiremitteki tereyağlı balığın sosuna bandırdı köy ekmeği. Bayılıyordu tereyağının lezzetine. Neşesi yerinde olsa, garsonu çağırır “Bu balık ölmüş kardeşim” diye dalga geçerdi. Garsonlara takılmayı, onlarla muhabbet etmeyi severdi.

Monika…

Yoksa Monika ölmüş müydü?

Haydariye buladığı ekmeği kediye attı. “Gülmeyin lan” demek geliyordu içinden şu edepsiz görgüsüz turist kafilesine.

Balığın iskeletini ayırıp boş tabağa nakletti.

Bağır bağır konuşan kahkahalar atan turist kafilesine ters ters baktı. Bira içiyorlardı. Görüsüzdüler işte.

Kavun da süperdi ama.

Balığın yanında bira mı içilirdi? Ali’de böyle görgüsüz olacak diye içerledi. Boşalan kadehini doldurup bir fırt daha çekti. Ağacın dalına tutunma süresi tamamlayan yaprak masanın kenarına düştü.

Çoban salata olduğu gibi duruyordu. Monika’nın numarası olsaydı da arasaydı hemen. Kedi “Acındırıcı Pisi” makamında miyavladı. “Bize yok mu?” Bir löp parçayı attı önüne. Kedi koca parçayı alıp teşekkür etmeksizin uzaklaştı. Arka fonda kuşların, ağustosböcekleri ile düet yaptığını fark etti. Bir fırt daha çekti. Telefonu çaldı. Karısı Nergis arıyordu. Ağzından istemsiz bir “Hassiktir” çıktı.

Konuştu.

Tekmilini verip kapattı demek daha doğru olur.

 Bir fırt daha… Okkalı. Kallavi.

Kıskanç karısını ile arasında geçen diyaloga “mış”lar miş”ler ekleyerek tekrarladı içinden.
Nerdeymişim? Antalya’daymışım. Arabayı servise götürmüşüm. Ne olmuşmuşki arabaya? Yağı suyu eksilmiş. Rutinmiş. Bir de rot balansına baktıracakmışım. Neden haberi yokmuş? Tam arayacakmışım, o aramış. Kalp kalbe karşıymış. Ne zaman dönermişim? Birkaç saat sürermiş. İş yerine dönünce arar haber verirmişim? Yanımda kimse var mıymış? Kediyi saymazsak kimse yokmuş. Döner dönmez arayacakmışım.  Aramaz mıymışım? Çok seviyormuşum. Öpüyormuşum.

Karısı Nergis’in arayıp arayıp benzer sorular sormasına alışkındı... Niçin? Ne zaman? Nasıl? Nerede? Kimle?

Off off.

Ne zaman arasa kendini 5 N 1 K programına katılmış gibi hissediyordu.
Bir fırt, bir fırt daha derken iyice matiz oldu. Kalan balığı da kediye sundu. “Al amına kaoyayım, bunu da ye.”

Salataya bandırdığı köy ekmeği, salatanın suyunu emmiş iyice kurutmuştu. Kedi teşekkür etmeden gitti.

Ali şu an ne yapıyordu acaba?
On dokuz yaşında.
Çapkın mıydı?
Konuşkan mıydı?
Kötü alışkanlıkları var mıydı?

Turist kafilesi gitti.

“Çay içer misiniz?” diye yanaştı garson.
“Olur,” dedi. “İçerim.”

Kuru incir gibiydi içi.
Ne yapacaktı?
Atlayıp gitse miydi?
Gitse ne olacaktı?

Bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Monika neden yazmıyordu.
Off!
Garsonun getirdiği çaya teşekkür etti. Tek şeker atıp karıştırdı. Ali’nin mail adresi olsaydı ona yazardı.

Belki.
Belki değil kesin.
Ne yazardı ki?

Çay acı geldi.
Ne yazacaktı?

Selam ben baban Can Sedir...
Nasıl gidiyor hayat?
Off of!

Bir şeker daha atıp karıştırdı. Çayın üst kısmı köpürdü.
Garson masada ne var ne yok topladı. Sildi. Kuruladı. Giderayak sordu:

“Başka bir şey?”
“Hesap lütfen.”

Hesabı peşin ödeyip taksit taksit yürüdü lavaboya doğru. Elini yüzünü yıkadı. Islak elleri ile ensesini boynunu ıslattı. Beş Konak Köprüsü’ne doğru yürüdü. Korkuluksuz tarihi taş köprü üzerinden geçenlere baktı. Her an yıkılacak bir görüntüsü vardı. Ne zaman bu görüntüyü görse irkilirdi. Altından akan dereye baktı. Seneler önce ayaklarını sokmuştu da bir dakika bile dayanamadan çıkmıştı. Buz gibiydi. Beş dakika duran uzun süre ayaklarını hissetmezdi. Güneş yakıyordu. Arabasına doğru yürüdü. Bindi. Kemerini taktı. Taş yoldan yavaş yavaş caddeye çıktı. İkinci vitese taktı. Sağdan sağdan gidiyordu. Radyoyu açtı. Üçüncü vitese taktı. Gergindi. Yol boştu. Camı araladı. Kanalı değiştirdi. Dördüncü vitese taktı. Camı kapatıp klimayı açtı. Havaya baktı.  Hiç bulut yoktu. Beşinci vitese taktı. Sağ şeritten sol şeride geçti. Bir sinek cama yapıştı. Kanalı değiştirdi. Selektör yaptığı araç sağ şeride geçti. Bir sinek daha… Silecekleri çalıştırdı. Benzin uyarısı yandı. Kanalı değiştirdi. Sesi açtı. Sol eliyle boynunu sıvazladı. Frene bastı. Eli vitesteydi. Önce, dörde, sonra üçe, sonra ikiye alıp bir süre sağdan devam etti. Sinyal verip döndü Side tabelasından içeri. Arabasını park edip iş yerine doğru yürüdü. Mağazadan içeri girdi. İki kişi vardı. Çift. Avusturyalı. Kadın yüzük deniyordu. Pırlanta. Sessizce kafa sallayıp selamlayarak masasına geçti. Laptopunu açtı. Müşteriye elma çayları servis eden çaycıya bir kahve fısıldadı. Pırlanta yüzük almaya gelmiş çifte set satmaya çalışıyordu Taner. Üç yıldır yanında çalışıyordu. Dürüst çalışkan ama alkolik biriydi. Ama disiplinliydi. Alman gibi. Bir Alman kadınla nişanlıydı. Bu sene son senesiydi. Evlenip gidecekti sezon sonu. Bir damat daha ihraç edecekti Side. Bok vardı Almanya’da…

Kahve geldi.

Bilgisayarını açtı. Mailler mailler.

Asker arkadaşından cevap vardı. Tam zamanıydı. Okudu. Kısa bir cevap yazıp gönderdi. Manika’dan mail gelmemişti. Kahveden bir yudum aldı. Kahve soğuktu. Ve az şekerli.

Taner muhabbeti derinleştirmişti. Salzkammergut şehrinden geldiğini öğrendiği müşterilerle ortak muhabbet bulacaktı.

Klasik satış stratejisi… 

Hallstätter gölünü ve köyünü, göl sokağını, evlerin güzelliğini öve öve bitiremedi. Müşterilerin koltukları kabardı.


“Çinliler bu köyün kopyasını yaptı.” diye devam ediyor Taner.
 “Öyle mi?” diyor Avusturyalı müşteriler şaşkın.
 “Öyle” diye devam ediyor.
Belediye başkanı Alexander Scheutz’imiş. Nüfusu 859 muş.
Yok artık Taner.
Side’nin nüfusunu sor bilmez pezevenk. Onu bırak “dün ne yedin?” diye sor iki saat düşünür.

Madem Monika yazmıyor, ben yazarım.

Başladı yazmaya…

Can Sedir Monika’ya, Taner Avusturyalı müşterilere yazıyordu. 

Unesco bu köyü dünya mirasına almış. Geçen yıl belediye başkanı Alexander Scheutz karısının yeğeni de bizden alışveriş yapmışmış.

Büyük yalan. 

Üç satır sonra tıkanmıştı. Yazamıyordu.

Çaycı boşları almaya geldi.

Taner pırlanta setin fiyatında özel indirim yapıyordu. Öyle ya neredeyse hemşeri sayılırlardı. Bir sade neskafe söyledi.

Can, yazdığı üç satırı sildi.
Kayınpederi Rıza Bey’i kapıda görür görmez laptopunu kapattı. Lap diye.
Rıza Bey içeri girmeden eliyle otur işareti yaptı. Can, oturmadı. Bayrak direği gibi dimdik durdu. Rıza Bey işaret parmağıyla havada iki sıfır çizip dolaşıp geleceğini ima ederek gitti. “Müşteri varken içeri girilmez” kuralını uyguluyordu.

Oturdu.

Taner, müşteriyi ikna etmiş kredi kartını kapmıştı. Satış tamamdı.
Neskafe geldi. Son sözler söylendi. Müşteri gitti.

Taner kasım kasım kasıldı.

“Nasıldım?”
“Süperdin.”

Rıza Bey tekrar geldi. Geçiyormuş uğramış. Hasta mıymışım? Turp gibiymişim. Rengim solgun gibiymiş. Spot ışıklarındanmış. İçki mi içmişim? İçmiş miyim? İçmişim. Biraz içmişim. Çok az. Bu sakallar neymiş böyle, yakışıyor muymuş? Cildi dinlendiriyormuşum. Kıl dönmüş. Kahve söylemeyecek miymişim? Söylemez miymişiz?

Babası da kızı da aynı,  her şeyi didik didik sormasalar olmaz.

Off!

Yırtıcam şimdi üstümü başımı.

Rıza Bey kıllanmıştı. Kahvenin telvesi görününce kalktı ayağa
“Gel damat” dedi şöyle bir dolaşalım senle.
Çıktılar.

Deniz kenarına yürürken iş olsun diye “İşler nasıl?” diye sordu Rıza Bey.

“Geçen sene daha iyiydi” baba dedi. “Bu sene biraz durgun”
“Olur, olur düzelir” dedi Rıza Bey. “Sağlık olsun.” Devam etti: “Anlat bakalım” dedi denize nazır banka kıçını koymadan. “Belli, bir derdin var senin.”

“Var” dedi. Can. “Bir müşterim var. Alman. Beş sene önce tanışmıştık. Her sene gelirler. Her geldiklerinde de bir şeyler alırlar. İyi müşterim. Yemek yer muhabbet ederiz. Yıllardır yazışıyoruz. Trafik kazası geçirmişler. Köpekleri ölmüş.

“Köpek için mi üzüldün b kadar?
“Çocuğu da ölmüş ama.”
“Hee… O kötü bak. Yazık. Allah evlat acısı göstermesin. Nasıl olmuş?”
“Haber gelmiş gece yarısı. Kayınvalidesi ölmüş. Eşinin annesi yani. 82 yaşında. Onun cenazesine gidiyorlarmış. Kaza yapmışlar. Diğer arabadakiler de ölmüş.
“Hay Allah. Sonra…”
“Sonrası yok. Bir haftadır mail gelmiyor. Merak ediyorum.”
“Arasana.”
“Telefonları yok. Hiç aklıma gelmemiş almak. Gitsem diyorum. Gitsem mi? Ne dersiniz?”
“Ee Adresleri var mı ki?”
“Var. Gitsem mi? Ne dersiniz?”

Kendi yalanına kendi inanmış neredeyse ağlayacak hale gelmişti.
Rıza Bey: “Git tabii evladım,” dedi. “Schengen vizen var. Git gel. İçin rahat etsin.”  

Can heyecanını bastırıp “Nergis bilmiyor,” dedi. “Anlatmadım ona. Üzülmesin. İş için gittiğimi söylerim. Anlatsa mıydım yoksa? Ne dersiniz?”

“Söyleme” dedi Rıza Bey. “Üzülmesin. Ben arar söylerim. İş için, derim. Ben gönderiyorum derim.”

Nergis babasının tarafından Almanya’ya gönderilen kocasına bir şey demedi. Diyemedi. Hafif asık bir suratla havaalanına kadar bıraktı kocasını. İçeri girmedi. Dış Hatlar Terminali’nin önünde vedalaştılar.

“Varınca haber edersin.”
“Ederim.”

Gitti.

Monika’nın mailinde yazdığı semte gelmişti. Bundan sonra napacağını, Monika’yı nasıl bulacağını bilmiyordu. Tek tek kapıları çalacak hali yoktu. Polise gitti. Almanca yazışmaları gösterip yardım istedi. Teşkilatın ikna olmasına rağmen adrese bir polis nezaretinde gittiler. Monika, Can Sedir'i tanıdığını bir alavere dalavere olmadığını söyleyince polis “İyi günler” diyerek gitti. Monika karşısında Ali’nin babasını görünce şaşırmış ama hemen tanımıştı: “Kilo almışsın.”
“Evet, Sen de zayıflamışsın. Ali? Ali nerede?”
“Okulda, gelir bir saate kadar.”
Oturdular.

Monika’nın yüzü pandomim sanatçıları gibi bembeyazdı. Evde eczane kokusu… Fotoğraftaki kedi ortalarda dolanıyordu. Misafirperverlik hak getire. Umarsız. Camda kim bilir ne zaman yağmış yağmur damlalarının izleri. Halı üstünde oluşmuş pamukçuklar.

“Anlat” dedi. Can. Anlattı Monika.

Öyle uzun uzun, sündüre sündüre, eveleye geveleye değil. Yalın. Kısa. “Kanser” dedi.

“Yayılmış. Yapacak bir şey yok. Son evre.” Acımtırak bir gülüşle…
“Özür dilerim” dedi. “Ali için.”

Uzun süre sustular. Ölüme beş vardı. Kapının kilit sesi odanın sessizliğine de çilingir oldu. Ali gelmişti. Tokalaştılar. Soğuk. Hissiz. Alelade. Sıradan. “Neden geldin?” der gibi. Pişman olmuştu geldiğine. Gelmese de pişman olacaktı ya, neyse. Monika yorgun. Halsiz. Uzandı. Ali, “Yapacağın bir şey yok,” dedi. “Neden geldin?” der gibi. Çıktı odadan. Mutfakta olduğu salona ulaşan seslerden anlaşılıyordu. Monika kaç gün kalacağını sordu. Ve nerede kalacağını... “Akşam dönüyorum” dedi. Ali iki fincan filtre kahve ile geldi. Uzattı. Sessiz. Buyur falan yok. Biyolojik babasına baktı. Üstten üstten. “Neden geldin?” der gibi. Monika uzandığı kanepede sessiz. Ölüme razı. Gözleri baygın. Uyudu uyuyacak. Oğlunun getirdiği kahveyi yudumladı. Ali kahve içine damlattığı sütü karıştırıyordu. Şeker yok. Umarsız Kedi Ali’ye sırnaştı. Ali müdanasız. Monika’nın gözleri kapandı. Öldü mü? Göğsü inip kalkıyor. Ölmemiş. Kıç cebinden çıkardığı cüzdanın içinden kartviziti masaya koydu. Soğumuş kahvesini iki yudumda bitirdi. Ali’nin ve Monika’nın telefonunu istedi. Ali istemeye istemeye bir kâğıda yazdı. Uzattı. “Al da git” der gibi. Kedi Monika’nın yanına yattı. Refakatçi gibi. Ali fincanları kaldırdı. Can Sedir de kıçını... “Ben gidiyorum” dedi. “Bir ihtiyacınız olursa ararsın. Elimden geleni yaparım.” Hiçbir şey demedi Ali. Kafa sallayıp yolcu etti. “Gelmeseydin de olurdu.” der gibi.

Dönüş bileti üç gün sonrasınaydı. Biletini değiştirip erkenden dönebilirdi. Dönmedi. Bir otele yerleşti. Odaya kapandı. Yemeğini bile odasına istiyordu. Monika’ya “Neden mail yazmadın?“ demek şimdi aklına geliyordu. “Görevimi yaptım” diye düşündü. Gittim gördüm.

Bu kadar mıydı? Ya ne kadardı? Hiç umursamadılar bile. Ne yapabilirdim? Ali’de maşallah tam Alman... Yüzüme bile bakmadı. Hıyar. Neyse ne. Yiyip içip uyuyordu otel odasında.

Rıza Bey’e birkaç yalan atıp “döndüğümde teferruatlı anlatırım” demişti. Teferruattan kastı kılıfına uydurmaktı.

Döndü. Anlattı. Uydurdu.

Karısı Nergis’in 5N 1K sorularına da hazırlıklıydı. Onu da atlattı. “Çok özeldim seni” dedi. Sarıldı. “Bak” dedi. “Ne aldım.” Ivoire Balmain. 100 mg. Nergis’ten öpücüklü teşekkür. Sesli olandan. Çocuklarına aldığı çikolataları dağıttı. Sardı sarmaladı. Öptü kokladı. Sıktı sıkıştırdı. Çocuklar yattı. Gece oldu. Seviştiler. Özlemle. Zevkle. Güzel bir uyku çektiler.

Gerine gerine uyandılar. Kahvaltı öncesi, köpeğin, ihtiyaç giderme mesaisini bile zevkle yerine getirdi. Islık çala çala dönmesi de hayli şaşırtıcı gelmişti Nergis’e. Ses etmedi.
Hep birlikte ailece kahvaltı yaptılar. Çok sesli. Leziz. Peynirli zeytinli, yumurtalı sucuklu, salamlı sosisli… Gazeteye göz gezdirip çıktı. Araba. Park yeri. İş yeri. İş. Ev. İş. Ev. İş. Ev. İş. Mail.

Mail Ali’den.

Monika…
Monika ölmüş.
Kupkuru bir mail... Tokat gibi. Buz gibi. SS Subayları gibi. Josef Mengele gibi. Acımasız. Soğuk. “Annem öldü…”

İş. Ev. İş. Ev. İş. Ev.

Hayat devam ediyor. Umarsızca.

 Ali? Tek başına. O da yaşıyor. Aramıyor. Mail atmıyor.

Yokmuşum gibi.
Bilmiyormuş gibi.
Müdanasız.
Asi.

 İş. Ev. İş. Ev. 5N 1K… Kahve. Şekeri az mı ne?
Mail yok.
Çay var.
Müşteri var.
Taner var.
Muhabbete devam.
Yaşamaya devam.
İşler güçler.
Satışlar.
Siparişler.
Salzkammergut şehri.
Hallstätter gölü. 
Belediye başkanı Alexander Scheutz karısının yeğeni.
Kredi kartları.
Slipler.
Rıza Bey’in kolesterolü..
Arabanın otuz bin bakımı.
Balık.
Rakı.
Pisi…
Monika?
Manika öldü.
Ali?
Haber yok.
Gizli.
Saklı.
Susuyor.
“Bırak beni” der gibi.
“Benim babam yok” der gibi.
Germanistik.
Alman usulü; herkes kendine...
Monika? Monika öldü. Öldü.
Hem de Alman usulü.

Kahve de şekersiz mi ne?


Mart 2014


Uğur Mıstaçoğlu