9 Haziran 2015 Salı

BARAJLAR YIKILDI

Penceremden kimi çatlak kiremitlere, bir yiyecek bulurum ümidiyle o kiremitlerin üzerinde etrafına bakınarak yürüyen zift renkli kargaya, kiremitlere paralel uçan martılara ve gökyüzündeki esmer bulutlara baktım. Her an içini dökmeye hazır bulutlar, kasvetli bir gün olacağını muştuluyordu kendi adıma. Beni bir kenara koyarsak, böyle günlerden hazzeden pek insan olmadı etrafımda. Keşke bir balkonum olsa, hafif püfürtülü bu havayı, üstüme aldığım bir hırka ile, “keşke olsa” dediğim yerde oturup tadını çıkarabilseydim diye düşündüm. Mutfağa gittim;  kahve renkli içecek ve ak şeker karışımını hafiften karıştırıp makinenin “yap” düğmesini bastım. Ardından metalik renkli tost makinesinin üstünde birkaç gün öncesinden kalma ısırılmış bir parça brownienin bana göz kırptığını gördüm. Akıllı kahve makinesi, kahveyi pişirdiğini ima eden mekanik sesler çıkararak sessizliğin içine etti. Kahveyi fincana, ısırılmış browniyi yanına, sandalyeyi de cam kenarı iliştirdim. Kahve üzerindeki köpükler, kabarcıktan çok deliksiz süngeri andırıyordu. Cam kenarından geçenlere bakarken yağmur başladı. Kurumuş, brownie; cumhurbaşkanımız kadar sert, katı ve tatsızdı. Bu benzetme “Kurabiye Tayyip” tezahüratını ve sonrasında “Kurabiye Sever” yandaşları tarafından “yedirmeyiz” söylevlerini hatırlattı bana. 


Yenme ihtimali olmayan brownieyi bir kenara bıraktım, yağmurdan kaçanları izleyerek kahvemi keyifle yudumladım. Gök gürültüsü ile yağmaya devam eden yağmur, tüm pislikleri temizlemeye ant içmişçesine hızlandı. Hemen aklıma barajlar geldi. Akşam haberlerinde doluluk oranlarının ne kadar arttığını duymak istiyordum. Yoldan geçmekte olan araçların çoğu dörtlülerini yakmış görüş mesafesi kalmadığı için hayli yavaşlamışlardı. Sokaklar iyiden iyiye boşalmış, tek tük koşuşturanlar ise suya düşmüş kedi paniğiyle kaçışıyorlardı. Hava karardığında hala yağmakta olan yağmur eşliğinde haberleri açtım. Kendini beğenmiş, kravatı giyiminden bağımsız haber sunucusu şöyle diyordu: “Barajlar yıkıldı”

Haziran 2015

Uğur Mıstaçoğlu

4 Haziran 2015 Perşembe

BİŞEYLER BİŞEYLER

Akşamdan kalma, sabahtan doğma bir baş ağrısı ile açtım gözlerimi güne. Sıkı sıkıya kapatmış olduğumu düşündüğüm perdenin kenarından ışık hüzmesi sızıyordu içeri. Günışığının aydınlattığı hüzmede uçuşan toz zerrecikleri, uyum içinde dans eden grup üyeleri gibi göründü gözüme. İki senedir vişne rengine boyatmayı düşündüğüm duvar hatırlattı sonra kendini. Yine aynı şeyi sordum kendime: Ben mi boyasam, yoksa bir boyacı mı bulsam? Yapabilirim aslında, çok da zor bir şey olmasa gerek; bir kutu boya, biraz tiner, bir fırça falan... Sür gitsin.
Yattığım gibi sızdığımdan olsa gerek, her yerim tutulmuş. Bir yandan martıların kahkahaları dinliyor, diğer taraftan kafamı kaldırmaya çalışıyordum. Sanki işinin ehli bir çift el; kafamı yarmış, içine beton dökmüş, tekrar kapamıştı ben uyurken. Gözümdeki çapakları ovuşturdum bir müddet. Bir işim olduğu geldi aklıma. Sol kolumu kaldırıp saate baktım çekinerek. Mesai başlayalı bir saat on dakika olduğuna göre, çalan alarmı duymamışım. En son geç kaldığım gün, müdürüm şöyle demişti: “Bir daha geç gelirsen, hiç gelme.”  

Akşam birlikte olduğum kadınlar geç, müdürüm erken gelmemi istiyordu. Kimseyi mutlu edemiyordum. Hiçbir zaman disiplinli bir çalışan olamadım. Gayret etmedim değil, ettim. Olmadı. İçkiyi ve gece hayatını bırakmam gerektiğini söyleyenlerle doluydu çevrem. Ağızlarının tam ortasına vurmak için gerekli bir odun edinemeye üşendiğim için şanslıydılar. Onların istediği gibi biri olmak istemiyordum. İstediğim saatte kalkmak, bir süre sonra tekrar yatmak istiyordum.
El yordamıyla dingildemekte olan cep telefonumu buldum. Fatoş Hanım, “Bir saniye bekletiyorum,” diyerek müdürümü bağladı. İyi biriymişim. Ağzım sıkı laf yapıyormuş. Disiplinli biri olsam acayip yerlere gelirmişim… Gereksiz methiyelerle uzatılan girizgâhtan sonra, “malumun ilanı” kısmına geçip birlikte çalışamayacağımızı belirtti. “Anlıyorum,” diyerek kapattım telefonu. Gerçekten anlıyordum kendi üstlerinin verdiği hedefler için çırpınıp duran bu zavallı şişkoyu. Ben onu anlıyordum da o beni anlamıyordu.
Birkaç ay geçinecek kadar param vardı. Hatta biraz tutumlu davranırsam bu süreyi biraz daha uzatabilirdim. Belki bir hafta tatil yapar, dönüşte yeni bir iş bakardım kendime. Ya da ne bileyim, elişi bir şeyler edinir, gittiğim tatil beldesinde bir tezgâh açar, bir daha dönmezdim belki. Ne zaman açıp ne zaman kapatacağıma kimsenin karışmadığı; ne istersem onu satabileceğim, bana ait bir tezgâh. 

Tekrar kapattım gözlerimi, geç kalacak bir işimin olmamasının verdiği rahatlıkla. Ne zaman uyanırsam o zaman kalkacaktım. Bir süreliğine de olsa özgür sayılırdım. Uyudum. Rüyamda tezgâhımı açmış, başına geçmiş halde gördüm kendimi. Çeşitli boylar ve renklerde vazolar sergiliyordum tezgâhımda. Bir müşteriye yalan söylüyorum her birini tek tek kendim boyuyorum diye. İnanıyor. Pembeli beyazlı, orta boy bir vazoyu satın alıyor, çok beğendiğini söyleyerek. Çok mutlu oluyorum. Siftah senden, bereket Allah'tan diyerek gönderiyorum ilk müşterimi.  Elli lirayı cebime sokuştururken zabıtalar sarıyor etrafımı. Ruhsatım olmadığı gerekçesiyle tezgâhı kaldırmamı istiyorlar. İtiraz edince ortam geriliyor hayliyle. İtiş kakış içerisinde vazolarımın bir kısmı kırılıyor. Yakasına yapıştığım zabıtalardan birinin yüzüne tükürüyorum. Arkadaşları araya giriyor. Tükürüğüm burnu ile üst dudağının arasına isabet ediyor. Gereksiz sümük nakli yaptırmış gibi duran bölgeyi koluyla sildikten sonra işaret parmağını boyun bölgesine götürüp bıçakla kesiyormuş gibi yaparak tehditte bulunuyor pezevenk. Bana pandomim yapma, kırarım o parmağını diye dikleniyorum.

Arabaya yaslanmış diğer zabıta, elinde çalmakta olan telefonla bana doğru yürümeye başlıyor. Telefonun melodisi benim alarmımla aynı olmasına şaşırıyorum. Uzattığı telefonu alıyor, açıyorum, açılmıyor. Bir süre debeleniyorum çalan telefonu açmak için... Yok, açılmıyor. Çalmaya devam eden telefonu yere fırlatıyorum sinirle. Hala çalıyor. 

Böğrümü delmeye teşne bir parmak sayesinde açıyorum gözlerimi. “Cep telefonumun alarmı çalıyor, hadi kalk, işe geç kalacaksın,” diyor akşam birlikte olduğum ve fakat adını kesinlikle hatırlamadığım hatun.

Uğur Mıstaçoğlu

Haziran 2015