29 Eylül 2015 Salı

HOŞT!

Her sabah olduğu gibi, gece yatarken iyi geceler dilediğim tavana günaydın diyerek uyandım. Saat 10.05. Günlerden Pazar. Detone şarkılar eşliğinde bir duş, ıslıklı sakal tıraşından sonra; saça jöle, boyun bölgesine parfüm, çaya şeker, ekmeğe yağ, sigaraya çakmak derken saat 11.35 oldu. Saat 14.30’de sevgilim Aysu ile Reks Sineması’nın önünde buluşacağız. Son buluşmamıza sadece yirmi dakika geç gittiğim için tüm gün surat asmış, bir daha geç kalırsan beklemem haberin olsun diyerek restini çekmişti. Saçıma son rötuşları yapmak için banyodaki aynanın karşısına geçtim. Elimi ıslatıp aynaya yaklaştım. Tam o sırada burnumdaki belli belirsiz sivilceyle karşılaştım. Onunla uğraşırken abandığım lavabo ayağıma düştü. Sol ayağımın üstüne. Lavabonun nasıl olup da düştüğünden çok, hiçbir acı duymuyor olmama şaşırmış olarak ayağımı yavaşça geri çektim. O da ne? Sol ayağım lavabonun altında kaldı. Hiçbir şey hissetmiyorum. Kopmuş ayağımı elime aldım. Bir an önce hastaneye gidip diktirmeliyim düşüncesiyle kapıya doğru yürümeye çalıştım. Sol ayağımın elimde olduğunu unutunca ilk adımda tökezleyip düştüm. Kafamı duvara vurmamla sinirlenmem bir oldu. Uçarak kafa attığım duvarın şaşkın bakışlarını takip edince kafasız bir bedenle karşılaştım. Yerdeki kafasız beden bana aitti. Tüm bu olan bitenin gerçek olamayacağı düşüncesiyle kaba etimi çimdirdim. Hacıyatmaz gibi dönüp duran kafam, bu çimdiğe çığlık atarak karşılık verdi. Gözlerim birkaç metre ötede yatan, bir ayağı elinde kafasız bedenime bakıyordu. Herhangi bir acı hissetmiyor olmama bir anlam veremiyordum. Sakin olmaya çalışarak yerdeki kafayı kaldırdım. Sağ elimde sol ayağım, sol elimde kafam sek sek oynayan kız çocuğu gibi kapıya yöneldim. İki saat uğraşıp titizlendiğim saçlarımın dağılmış olmasına üzülüyordum. Caddeye çıkıp bir taksi çevirdim. Kapıyı açtım, sağ elimdeki sol ayağımı “Sana zahmet şunu bi tutabilir misin?” diyerek taksiciye uzattım. Taksici ayağımı iğreti bir şekilde tuttu. Diğer elimi göremediğinden olsa gerek ne kafasız adamlar var diye mırıldanırken ben arka koltuğa yerleşip kapıyı kapadım. Taksicinin iğreti bi şekilde tuttuğu ayağımı geri alıp yanıma koydum. Taksi hareket edince sol elimdeki kafamı iki koltuğun arasından taksiciye uzatıp teşekkür ettim.  Kafasız olmadığımı gören taksici hayli irkildi. Kafamı bacak arama yerleştirdim. Darmadağın olmuş jöleli saçlarımı seviyorum.
“Nereye?”  Klasik taksici sorusu: Aysu’ya geç kalma korkusuyla hastaneye gitmekten vazgeçerek cevapladım: “Kadıköy boğa.”
Bu gece Aysu ile sevişeceğiz düşüncesi bacak aramın sertleşmesine sebep oluyor ve bu durum o bölgede konuşlanmış kafama rahatsızlık veriyordu. Kendi kafasını beceren ilk insan olarak tarihe geçebilme düşüncesi komiğime gidiyor. Bir süredir; erkeklerin salyalarını akıta akıta kadın peşinde koşturmasının, kadının kaburgadan yaratıldığının en büyük kanıtı olduğunu düşünüyorum. Hatta geçen gün bunu Facebook’ta paylaştım. Bu saptamam tam üç beğeni aldı.
Cebimde titreyen telefonu çıkardım. Hiçbir şey göremeyince kafamın bacak aramda olduğunu hatırlayıp telefonu gözümün hizasına getirdim. Aysu, “Geç kalma” diye mesaj yollamış. Şahane bir trafik var. Taksici muhabbet açma derdinde. N’olacakmış bu İstanbul trafiği?  Üçüncü köprü bitince biraz rahatlar mıymış? Kucağımdaki kafayı alıp ön konsola yerleştirdim ve “Hayır” dedim “rahatlamaz. Taksi, dolmuş ve otobüsleri yok edeceksin. Her yere metro yapacaksın. Şehir içinde özel araçları yasaklayacaksın. Helikopterdeki ÖTV’yi kaldıracak, herkesin birer helikopter almasını sağlayacak, zeplin kullanımını teşvik edeceksin. Başka türlü düzelmez bu trafik.” Taksici kocaman açılmış gözlerle hiç böyle bir kökten çözüm önerisiyle karşılaşmadığını değişik bir kafa yapım olduğunu belirtti.
Nihayet geldik. Taksici, “Birader kafayı unutma” diye kendince bir espri yaparak kafamı bana doğru uzattı. Ayağımı kot pantolonum cebine soktum. Buluşmamıza yarım saat var. Kafamı koltuğumun altına alıp Bahariye’ye doğru seke topallaya yürümeye başladım. Yol üstündeki bir restoranın tuvaletine girdim. Kafamı pissuvarın yanındaki lavaboya bıraktım. Çişimi yaptım. Cinsel organımı sallarken elimde kaldı. Lan n’oluyor? Elimdekinin cinsel organım olduğundan emin olabilmek için lavabonun yanına park ettiğim kafaya doğru uzattım. Hassiktir! Öyle ucundan falan değil, komple kopmuş. Boncuk boncuk ter dökmeye başladım. Yirmi beş yaşın en gerekli uzvu elimde kalmıştı. Tarifi imkânsız bir üzüntü içinde ne yapacağımı düşünmeye başladım. Penisimi lavabonun kenarına bıraktım. Suyu açıp yüzüme su serptim. Kafamı kurularken kolum penisime çarptı ve iki kere sektikten sonra çöp tenekesine çarparak durdu. Hemen almasam uçup gidecekmiş hissiyatı içinde eğilip almam bir oldu.  Tuvalette kimselerin olmaması büyük şanstı. Suyu tekrar açıp bu kez penisimi yıkamaya başladım. O olayı tamamen yanlış anladığı için gitgide büyümeye başladı. Saatime baktım. Aysu ile buluşmama on beş dakika kaldı. Restorandan çıkıp seke topallaya buluşacağımız yere doğru yürümeye başladım. Sağ elimdeki penisi görenler vibratörle gezdiğimi düşünüp kikirdiyorlardı. Koltuk altımda kafam, cebimde ayağım, elimde penisimle yürümek hayli yorucu olmaya başlamıştı. Ağırlığı çeken sağ bacağımın takati kalmamıştı.  Bir süre sonra penis benlik bir durum yok duygusuyla avucumun içinde ufalmaya başladı. Onu da sağ cebime sokuşturup ayaküstü soluklandım. Nefes nefese kalmıştım. Az ilerde bacaksız bir çocuk, önünde kartondan küçük bir kutu, kutu içinde kimi bozuk paralar dekoruyla dileniyor, hemen yanında kirli beyaz bir sokak köpeği ona arkadaşlık ediyordu. Tam önlerinde durdum. Köpek yattığı yerden kafasını kaldırıp bana baktı. An itibariyle kimsenin kutuya para atmamasına canım sıkılıştı. Çocuğun bacaksızığı umursayan kimse yoktu. Cebimden çıkardığın bozuk paraların tamamını kutuya attım. O sırada köpeğin havada yakaladığı et parçasını yere düşmesine izin vermeden tek hamlede yuttuğunu gördüm. Etrafıma bakındım kim attı o et parçasını diye. Şüpheli kimseyi göremeyince içime bir kuşku düştü. Tekrar elimi cebime soktum. Lan!!! O sinirle sol cebimdeki ayağı çıkarıp köpeğin kafasına fırlattım. İyk diye bir ses çıkarıp doğruldu. O ana kadar başı önde olan bacaksız da kafasını kaldırıp bana bakmaya başladı, hemen soluna düşen ayağa şaşırmış bir ifadeyle. İt oğlu it ayağımı da yiyince koltukaltımdaki kafamdan dumanlar çıkmaya başladı. Olmayan ayağımı destek yaparak diğer ayağımla köpeği tekmeleyemediğim için delirmek üzereydim. İt oğlu itten intikam alma duygusuyla koltuk altımdaki kafamı köpeğe doğru smaçladım. İsabet etmediği gibi karpuz gibi ortalara saçılan beynimi,  nereden geldiğini anlayamadığım iki sokak köpeği ile birlikte afiyetle yediler. Bu gördüğüm son görüntüydü. Sonra olduğum yere yığıldım. Aysu’yu bir daha göremeyeceğim duygusu, penisimin bir sokak köpeği tarafından çiğnenmeden yutulmasıyla birlikte anlamını yitirmişti. Bir süre ne yapacağımı düşünmeye çalışsam da başaramadım. Kafa olmadığı için bir süre kalbimin sesini dinlemeye çalıştım. Kalbim; “Kulak olmayınca nasıl olacak o iş?” sorusunu duyguya çevirip ruhuma enjekte edince pes ettim.
Yapacak bir şeyim yoktu. El yordamıyla, böbreklerimi, bağırsaklarımı, dalağımı çıkarıp köpeklere sundum. Bağırsaklarım dahil hepsini afiyetle yediler. En son kalbimi çıkardım ve uzattım.
Saat 14.37. Yanımda iki arkadaşımla birlikte Reks Sinema’sının önünde oflaya puflaya beni beklemekte olan Aysu’ya yanaştım. Sadece yedi dakika geç kalmıştım. Olabildiğince kibar bir ses tonuyla seslendim: “Aşkım!”  Yüzünde endişeli bir ifade vardı. Ben yanaştıkça o kıçın kıçın gerilemeye başladı. İki arkadaşım Aysu’yu korkutmamak için biraz geride durdular. Ben biraz daha yanaşınca korkuyla bağırdı: HOŞT!


Eylül 2015

Uğur Mıstaçoğlu






23 Eylül 2015 Çarşamba

ÇALIYOR AMA ÇALIŞIYOR

Maaşıma iki yüz lira zam yapıldığı için taklalar attığım günün akşamıydı. Yaya kaldırımında trafik lambasının yeşile dönmesini bekleyen kalabalığa bakıyordum oturduğum kafeden. Zam sevincimi cappuccino içerek kutlamak size garip gelebilir. Ben de çok normal biri sayılmam zaten. Trafik lambasının yeşile dönmesiyle yayalar hareketlendi. Kırmızıda duran beyaz bir Mercedes’in sürekli kornaya basması dikkatimi çekti. Şoför mahalline bakınca fark ettim Erhan’ı. Bana el sallıyor, gelmemi işaret eden hareketler yapıyordu. Selam vermek için kafeden çıkıp yanaştım. İlk izlenimim Erhan ile Mercedes’in uyumsuzluğu oldu.  Şaşkınlığımı atamadan, “Atla hadi,” dedi. “Gezelim biraz.” Çekinerek bindim. Trafiğin müsaade ettiği ölçüde artislik hareketlerle ilerlerken sordum: “Hayırdır, Mercedes falan?” Cevap vermedi. Bu sessizliği Mercedes'in kendine ait olmadığına yordum.  Yol güzergâhı kırmızı ışıklarla doluydu. Bir sonraki kırmızı ışıkta durunca derin bir nefes aldım. Erhan başını benden yana çevirip  iki gün önce aldığını söyledi. Arabanın ön konsolunu incelerken, “hayırlı olsun,” dedim. Ücretli bir çalışanın nasıl bir Mercedes sahibi olabileceğini düşünüyordum. Kesin yalan söylüyordu. Yeşil ışıkla birlikte tekrar gaz pedalına yüklendi.  Erhan’la aynı semtteniz. Çocukluğunu bilirim. Benden iki yaş küçüktür. Halen öyleyse şu an otuz iki yaşında olmalı. Orta halli bir ailesi var. Yani bu araba baba parasıyla alınmış olamaz. Bir an arabayı çalmış olabileceğini düşünüp irkildim. Nasıl bir şom düşünceye sahipsem bir sonraki ışıklarda çevirmeye yakalandık. Erhan kendinden emin bir halde ehliyetini ruhsatı çıkarıp uzattı.

Erhan’a ait olduğu polisler tarafından da onaylanan Mercedes ile yola devam ederken Galata Köprüsü’nün üzerinde olduğumuzu fark ettim.  Arabanın çalıntı olmasından nasıl korktuysam içim hala titriyordu. 


Aklıma cappuccino geldi. Bir an önce inmeliyim duygusuna kapıldım. Şişhane yokuşundan çıkarken İngiliz Konsolosluğu’nun önünde ineyim ben dedim. Konsolosluğu biraz geçtikten sonra,sağdaki otobüs durağı önünde durdu. İnmeden aracın değerini sordum, “Yüz doksan bin lira,” diye sırıttı pis pis. Asıl soru ikinci soruydu “Peki, parayı nasıl kazandın?”  “Çaldım,” dedi.  "Nasılsın?” sorusuna “iyiyim” der gibi. Yüzünde şaka yaptığına dair en ufak bir şey sezemedim.   Yalancı bir tebessümle karşılık verip araçtan indim.

Beyoğlu’nun ara sokaklarında amaçsızca turlarken telaffuzu zor bir mekânın önünde askerlik arkadaşım Salim’i gördüm. Sıkı sıkı kucaklaştık. Hafif kilo almış. İçeri buyur etti. Mekân onunmuş. Birer bira eşliğinde geçen yılların özetini geçtik birbirimize. Geçen yıl almış burayı. Yıkık dökük bir yermiş. Tam beş yüz yirmi bin lira harcamış dekoruna. Çok şükür, iyiymiş işleri. Ben de muhasebe bürosunda çalıştığımı ve memnun olduğumu söyleyince ağız dolusu bi kahkaha attı. Ne kadar maaş alıyorsun sorusuna verdiğim cevap bir önceki kahkahasından beter bir gürlemeye neden oldu. Gök gürültüsü çağrışımı ile dışarı baktım. Yağmur yağıyor mu diye. Yağmıyordu. Biram bitince müsaade istedim. Bir tane daha iç ısrarını geri çevirdim. Sonra yine gelirim dedim. Kapıya kadar uğurladı. Ne zaman istersem gelebileceğimi belirtti. Giderayak sordum: “Bu kadar parayı nasıl kazandın?” Ağız dolusu bir kahkaha daha attı. Koluma girip karşı kaldırıma doğru çekiştirdi. Alkol kokulu nefesi ile kulağıma yanaştı ve  “Çaldım,” dedi.
Çarpışan arabaya binip çarpışmamaya özen gösteren çocuk içgüdüsüyle Taksim’e yürümeye çalıştım. Olmuyordu. Kalabalığı yarmaya çalışarak ve ister istemez ona buna omuz atarak ilerlemek hayli yorucu oldu. Herkes üstüme üstüme mi geliyor yoksa ben ters yönde miyim duygusu hâsıl olduğunda Taksim’e ulaşmıştım.
Kızılkayalar Büfe’deyim. Oturacak yer yok. Her zamanki gibi. İkinci ıslak hamburgeri de olabildiğince önüme eğilip kibarca yemeye özen gösterirken, yaptığım işi, aldığım maaşı ve yaşadığım hayatı sorgulamaya başladım. Erhan’ın bindiği Mercedes’i alabilmek için on bir yıl, üç ay, Salim’in mekânına harcadığı dekor miktarına sahip olabilmek için otuz yıl, on bir ay aralıksız çalışmam gerekiyor. Tabii bir kuruşunu bile harcamamak kaydıyla. Boşalan yere oturdum. Telefonumdan Facebook’a girdim. Bir önceki işyerinden tanıştığımız Berke kişisinin profili, gece barda çekilmiş eğlence videoları ve fotoğraflarıyla dolu. Birbirinden güzel hatunlarla çekilmiş onlarca fotoğraf, yüzlerce beğeni. Adam iki aydır yurtdışında. Eski iş yerinde çalışan Semra’ya yazdım “Berke ne iş?” diye. Bir süre bekledim cevap gelmedi.
Mideme indirdiğim iki ıslak hamburger bir ayranla birlikte mekândan çıkıp yürümeye devam ettim. Nereye gittiğimi bilmeden... Öyle, amaçsızca bir yürüyüş... Hedefsiz. Nişantaşı’na doğru. Hava bozdu. Rüzgâr sert esmeye başladı. Yağmur yağacak gibi. Ellerimi cebime soktum. Sağıma soluma bakınıyorum. Elmadağ’a geldiğimde bir bankanın ATM’sinin önünde iki kişi gördüm. Oksijen kaynağıyla ATM’nin kasasını açmaya çalışıyorlar. Yüzleri maskeli. Yavaşça yaklaştım. Eş zamanlı bir kamyonet yanaştı. Şoför panik halde “Hadi, çabuk olun!” diye bağırıyordu. Onda da maske vardı. Ben kamyonet sürücüsüne bakarken, diğer iki kişi ATM’yi soymaya başlamıştı bile. Kucak dolusu banknotları kamyonetin kasasına dolduruyorlardı. İçlerinden biri bana doğru döndü ve “ne bakıyorsun lan? Yardım etsene,” diye seslendi. Önce üstüme alınmadım. Sonra diğeri “sana diyor kardeş, bi el at sevaptır,” deyince ellerimi cebimden çıkarıp hızlı adımlarla ATM’ye doğru yöneldim. Bunu yaptığıma inanamıyordum. Ben yanımdaki maskeliye, o diğer maskeli arkadaşına, arkadaşı kamyonetin kasasına…  Kamyon şoförü de “hadi çabuk olun, çabuk olun!” diye bağırarak görevini ifa ediyordu. Tüm parayı boşalttıktan sonra “Hadi,” dediler, “Sen de gel.” Sağ elimi kalbimin üstüne götürüp “Yok,” dedim, “Ben biraz dolanacağım, başka zaman gelirim.” Gök gürültüsü ile sıçradım. Onlar da korkmuşlardı. Sağanak yağmur başladı. Şoför “atla lan hadi!”” diye bağırınca boş bulunup bindim.
Balat’ta iki katlı müstakil bir eve geldik. Maskeler çıkarıldı. Şoför bıyıklı, orta boylu esmer biri… Adı Kenan. Kırklı yaşlarında. Diğer ikisi; Nail ile Naim. Kemikli yüz hatlarına sahip, asker tıraşlı tipler. Nail ile Naim kardeş, Kenan kuzenmiş. İçten, samimi kişiler. Kenan, “bir çay koyun da içelim,” diye seslendi, banka soygunundan değil de işten gelmiş gibi.
Semra; “Berke üç ay kadar önce şirketi fena halde dolandırdı. Yurtdışında kaçtı. Bir iki yazdım ama cevap vermedi. Ben de geçen hafta işten ayrıldım,” yazmış.
Amına kodumunun Berke’sine bak sen. Semra patronun sağ koluydu ve aralarından su sızmazdı. Merak içinde işten ayrılma sebebini soran bir mesaj yolladım.
Kenan’ın “Hoop sana diyoruz” cümlesindeki “Hoop” banaydı. Telefonumu cebime sokup “Berke iş yerini dolandırmış” diye bir cümle edince  “Berke kim?” diye sordular. “İş yerini soyan kişinin adı,” cevabını verince uzun uzun Berke’den konuşmak durumunda kaldık.
Tüm ısrarlarına rağmen altıncı bardak çayı ve “Gel, sen de bizle çalış,” tekliflerini kibar bir şekilde reddederek çıktım. Nail, fikrini değiştirirsen ararsın diyerek numarasını verdi. Numarayı telefonuma kaydettim. Zorla cebime sokuşturdukları paranın ne kadar olduğunu merak ediyordum. Sıkı dostlar gibi vedalaştık. Yağmur durmuştu. Sokak lambaları yer yer birikmiş yağmur sularını daha görünür kılıyordu. Caddenin karşısındaki parka doğru yürüdüm. Haliç manzarasına karşı bir banka oturdum. Bankın ıslaklığı kıçıma yapıştı. Etraf hayli karanlıktı. Cebime sokuşturulmuş tomarı saymaya başladım. Saydıkça göz bebeklerim büyüyordu. Tamı tamına on bin lira vardı. Hiç bu kadar param olmamıştı. İlk akıma gelen beş yıldızlı bir otelde tatil yapmak oldu. Sonra vazgeçtim. İkinci el bir araba alsam mı diye düşünürken boğazıma dayanmış bir bıçakla kaskatı kesildim. O demediği halde ellerimi kaldırdım. Elimdeki tomarı aldı ve sessiz olmamı söyleyerek bıçağı boynumdan çekti. O sırada kapüşonlu biri elindeki odunla rastgele vurmaya başladı. İki kişilerdi. Yere düştüm. Birkaç tekme, üç-beş odun darbesiyle yığıldım kaldım. Koşarak uzaklaştılar. Yerden kalktığımda sol kolum ve sırtım ciddi anlamda ağrıyordu. Üstüm başım çamur olmuştu. Yürümekte zorluk çekiyordum. Tekrar banka oturdum. Beyaz bir kedi, ağzında koca bir parça etle ağacın yanına geldi. Bir ısırık alıp etrafına bakındı. Çalınacak bir paramın olmamasının verdiği rahatlıkla ıslak banka uzandım. Koşarak gelen bir köpek, kedinin getirdiği eti kapıp uzaklaştı. Kedi ağzına attığı bir parça ile yetinmek durumunda kalarak yalanmaya başladı.
Uyumuşum. Sabah gerinerek uyandım. Sabah güneşi nemli vücudumu kurutacak ısıya sahip değildi henüz. Doğrulduğumda her yanımın ağrıdığını iliklerime kadar hissettim. İşe gidecek takatim yoktu. İş yerine telefon açıp hasta olduğumu işe gelemeyeceğimi bildirdim. Eş zamanlı öksürmem de hayli inandırıcı oldu. Semra’dan gelmiş mesajı görür görmez açtım: “Kankam Yeşim’in düğünü vardı iki hafta önce. Onun nedimeliğini yaptım. Altınları toplama görevini bana verdiler. O kadar çok altın oldu ki dayanamayıp çaldım. Bir süre ortalarda görünmesem iyi olur.” Bak amına kodumunun Semra’sına sen. Ulan hepiniz mi hırsız oldunuz be? Hayır, oldunuz, neden bunu emek harcayarak kazanmış insan rahatlığında söylüyorsunuz? Bu gurur duyulacak bir şey değil ki.
Ayağa kalkıp otobüs durağına doğru yürüdüm. Bindim. Otobüs hayli kalabalıktı. Arkamdan iten yolcular sayesinde iki-üç adım ilerledim. Otobüs hareket ettikten birkaç dakika sonra önümde yüzü façalı bir tip, yanındakinin cüzdanını ustalıkla çekerken gördüm. İlk defa böyle bir şeye şahit oluyordum. Ne yapmam gerektiğini düşündüm. Façalı tip benim gördüğümü görüp pişkinlikle göz kırpması ile dondum kaldım. Bir şey diyememenin huzursuzluğu ile yola devam ettim. Façalı tip ilk durakta indi. Cüzdansız adam cüzdansızlığından bi haber yolculuğuna devam ediyordu. Üç durak sonra da ben indim.
Yoldan annemi arayıp işe gitmediğimi, biraz hasta olduğumu, kahvaltıya geleceğimi söyledim. O da gelirken ekmek almamı söyledi. Kahvaltıyı yaptıktan sonra olan biten her şeyi tek tek anlattım. Ne annemin ne de babamın yüzünde şaşırdıklarını belli eden en ufak bir mimiğe rastlamadım. Annem, içine limon dilimi kattığı keyif çayından bir fırt çekip Naim’in teklifini değerlendirmemi söyledi.  Annemin böyle bir şey söylediğine inanamıyordum. “Sen değil miydin okulda bir silgi çaldım diye beni falakaya yatıran?” diye çıkıştım. Gayet pişkin bir halde, “Evladım, dün dündür, bugün bugün,” dedi. Beynimdeki devrelerin yanık kokusunu alabiliyordum. Babama döndüm. Onun ne düşündüğünü merak ediyordum. Bir şey söylemesini istercesine yüzüne baktım. Babam boğazını temizledikten sonra oturduğu yerden hafif öne kaykılarak, “Sen annene bakma evlat,” dedi, “Bu işler babadan oğla geçer, senden hırsız falan olmaz.”   
Üzüleyim mi sevineyim mi diye düşünürken önümdeki fincanda içilmeyi bekleyen cappuccino ile göz göze geldim. İşaret parmağımla bana bakan gözleri tek tek patlattım. Parmağıma bulaşan köpüğü yaladım. Gözüm yaya kaldırımındaki trafik lambasının yeşile dönmesini bekleyen kalabalığa takıldı. Cappuccinomdan bir yudum aldım. Bu sıcakta nasıl bu kadar soğuyabildiğine hayret ettim. Trafik lambasının yeşile dönmesiyle yayalar hareketlendi. Kırmızıda duran beyaz bir Mercedes’in sürekli kornaya basması dikkatimi çekti. Şoför mahalline bakınca fark ettim Erhan’ı. Ben de ona el salladım. Trafik lambası yeşile döndüğünde patinaj çekerek gitti.
Helal olsun çocuğa çalıyor ama çalışıyor.

Eylül 2015

Uğur Mıstaçoğlu











11 Eylül 2015 Cuma

DEJAVU


Kavungrisi bir akşam. Hafif yapış bir sıcak. Sehpa üzerinde unutulmuş, üzgün ifadeli bir fincan. Dün akşamdan kalma. Yanında metal, yuvarlak küllük. İçinde boynu bükük üç izmarit, onun hemen arkasında bitmiş bir mum.  Tealight mı ne. Ondan.  Canım sıkkın. Biraz. Bitmiş mumu küllüğe, küllüğü elime, beni de al der gibi bakan üzgün bakışlı fincanı diğer elime alıp çayda çıra oynar gibi mutfağa doğru yürüdüm. Fincanı lavabo içine bıraktım, küllüğü balkondaki çöp sepetine boşaltıp lavaboya döndüm. Önce kahve fincanını sonra küllüğü yıkadım. Her ikisini de ters çevirip hemen yanında yer alan oluklu hazneye ters bir şekilde bıraktım. Buzdolabını açtım. Yarım süzme yoğurt, iyice içine çekilmiş asosyal bir görüntü veriyor. Tek başına kalmış salatalığın içindeki sıvı buharlaşıp uçmuş, hıyarın haberi yok. Biraz arkasındaki iki domates, çift olmanın verdiği romantiklikle salak salak sırıtıyor.

 Buzdolabındaki iki biradan birini alıp açtım. Bira bardağına bakındım bir süre. Her zamanki yerinde bulamayınca bulaşık makinesine baktım. Maalesef orada. Diğer kirlilerle birlikte yıkanmayı bekliyor. Makine tam dolmuş değil. Neyse, zaten şişeden içmek daha sterilmiş. Bir bayan arkadaşım demişti. Ona da bir arkadaşı demiş. O arkadaşının, ben onun yalancısıyım. O kimin yalancısı bilinmiyor.

Tek başına olmanın keyfi de bir başka. Üçlü koltuğun ortasına oturup bacaklarımı sehpanın üzerine uzattım. Sol kalçamın biraz üstü hafiften ağrıyor. Biradan steril bir fırt aldım. Mumların olduğu çekmeceden bir mum aldım, yaktım sehpanın üzerine koydum. Tealighy mı ne. Ondan. Romantizm için değili alışkanlık. Karıyı boşadığım iyi oldu. Şimdi olsa bikbiklenirdi iki saat. Yine mi içiyorsun der gibi bakardı bira şişesine. Şişe de utanırdı içinde barındırdığı alkolden, sanki kendi suçuymuş gibi. Bir şey okusam okutmaz, bir şey yazmaya kalksam, “Aaa bugün ne oldu biliyor musun?” diye sırıta sırıta gelir, sırnaşırdı. Kibar adamım. Saygılıyım da. “Ne oldu?” diye sorardım yazdığım şeyi bırakıp. “Teyzem geldi,” diye başlardı o da. “Doktora gidiyormuş, geçerken uğramış. Ben de çay demlemiştim, hemen kahvaltılık falan çıkardım. Birlikte yedik. Oğlu var ya, hiç aramıyormuş. Öküz. Göreceğim ben onu ama onun da çocukları var.” 

“Yahu bana ne!” diyemiyorsun tabii. Eşini destekler birkaç cümle etmeden olmaz. 

Ne demiş Boris Vian?

Çok yararı vardır genç bir kadınla evlenmenin, 
Bir kadınla evlenmenin yararı say say bitmez, 
Boktan taraflarını saymazsak. 

Hem onun için de iyi oldu boşanmamız. Tüm gün yazan okuyan asosyal bir adamı çekmek kolay değil. Ohh! Soğuk bira iyi geldi. Evin içi biraz havasız gibi. Kalkıp camı araladım. Biraz hava, çokça gürültü sızdı içeri. Sol kalçamın ağrısı yürümeme dikkat etmemi söylüyor. Bir sigara yakıp oturdum. Televizyonu açmayalı aylar oldu. Acaba hala çalışıyor mudur? Kumanda nerededir kim bilir? Neyse. Sigara paketimdeki mevcudiyet yeterli sayılarda... Güzel.

İkinci bira da bitti. Bilgisayardan sevdiğim şarkıları dinledim bir süre. Dalıp gittim. Küllüğü boşaltsam iyi olacak. Hazır mutfağa gitmişken bir de kahve mi yapsam kendime? Küllüğü boşaltıp tezgahın üstüne bıraktım. 

Kahve makinesi kahveyi yaparken gözüme çarpan ekmek poşetini açtım. Yamru yumru dört dilimle göz gözeyim. Balkona çıktım, yenilecek parçalara böldüğüm dilimleri yan apartmanın damına attım. Bir karga, dört martı geldi hemen. Karga, martılara gaklarken girdim içeri. Yıllardır karınlarını doyuruyorum ama bir türlü alışamadılar bana. Korkuyorlar benden. Adaylığımı koysam sırf onlara ekmek verdiğim için bana oy vermeyecek kadar "kuş beyinli" bunlar. İnsanın gözünü seveyim. Kahvemi alıp salona geçtim. Bu sefer tekli koltuğa yerleştim. Dün başladığım kitabı okumaya başladım. Kahve de güzel olmuş hani. Elime sağlık. Güzel yapmışım. Boş kahve fincanını sehpanın üstüne bıraktım. Bir sigara, bir sigara daha derken uyku bastırdı. Uykum kaçmasın diye yavaştan kalkıp yarı kapalı gözlerle yatağa doğru yol aldım. Uyumuşum.

Kavungrisi bir akşam. Hafif yapış bir sıcak. Sehpa üzerinde unutulmuş, üzgün ifadeli bir fincan. Dün akşamdan kalma. Yanında metal, yuvarlak küllük. İçinde boynu bükük üç-beş izmarit, onun hemen arkasında bitmiş bir mum.  Tealight mı ne. Ondan.  Canım sıkkın. Biraz. Bitmiş mumu küllüğe, küllüğü elime, beni de al der gibi bakan üzgün bakışlı fincanı diğer elime alıp çayda çıra oynar gibi mutfağa doğru yürüdüm. Fincanı lavabo içine bıraktım, küllüğü balkondaki çöp sepetine boşaltıp lavaboya döndüm. Önce kahve fincanını sonra küllüğü yıkadım. Her ikisini de ters çevirip hemen yanında yer alan oluklu hazneye ters bir şekilde bıraktım. Buzdolabını açtım. Yarım süzme yoğurt, iyice içine çekilmiş asosyal bir görüntü veriyor. Tek başına kalmış salatalığın içindeki sıvı buharlaşıp uçmuş, hıyarın haberi yok. Biraz arkasındaki iki domates, çift olmanın verdiği romantiklikle salak salak sırıtıyor.
Gelirken tekel bayiinden aldığım dört biranın üçünü dolaba koydum. Birini alıp salona geçtim. Bira bardağı hala kirlide yıkanmayı bekliyor. Makine tam dolmuş değil Zaten şişeden içmek daha sterilmiş. Bir bayan arkadaşım demişti. Ona da bir arkadaşı demiş. O arkadaşının, ben onun yalancısıyım. O kimin yalancısı bilinmiyor. 

Neyse, karıyı boşadığım iyi oldu.

Eylül 2015

Uğur Mıstaçoğlu



8 Eylül 2015 Salı

ŞEHİTLER ÖLÜYOR!

"Şehitler Ölmez"
Sadece bir daha babalarına sarılamaz, annelerinin o lezzetli yemeklerinden yiyemez, arkadaşları ile buluşamaz, şakalaşamaz, küfredemez, maç seyredemez, tiyatroya gidemez, tatil planları yapamaz, hasta olamaz, sevişemez, hayal kuramaz, saç sakal uzatamaz, neşelenemez, sevinemez, üzülemez ve ağlayamazlar.
Ve en kötüsü de geride şehit mertebesine yükselerek “ölmeyecek” bir erkek evlat bırakamaz devletine birçoğu.
Şehitler ölmüyorsa neden yas ilan edilsin istiyoruz? Yas tutmak için ölümü kabul etmemiz gerekmiyor mu? Kabul edelim, şehitler ölüyor. Bu gerçekçi ve sağlıklı olandır. İnkâr, verimsiz ve sağlıksızdır.

31 Ağustos 2015 Pazartesi

ÇOĞALIYORUZ

Açacak yardımıyla beli bükülmüş yedi adet bira kapağı çöp kutusuna atılmayı bekliyor. Bir dergide görmüştüm sanırım; yüzlerce bira kapağı, yeni dökülmüş beton zemin üstüne monte edilerek değerlendirildiğini... Sıradan kapaklar bile "doğru ellerde" sanatsal bir objeye dönüşebiliyor.

Kanepedeyim. Son bira olduğu için ekonomik yudumlarla içiyorum. İşsizliğin bana verdiği boş zaman diliminde salak salak düşünceler geliyor aklıma. Mesela neden yaşıyoruz? Amaç ne? Sonra etrafımdaki insanları düşünüyorum; onlar neden yaşıyor? Hamdi abi, Servet dayım, Hüsnü ilk aklıma gelenler. Hepsinin zengin olmak gibi bir derdi var. Onlar zengin olmak için yaşıyorlar. Peki ben? Ben neden yaşıyorum? Bira tüketmek için mi? İçinden çıkamayacağım bu soruya net bir cevap bulamayacağımı biliyorum. Benim derdim bulmak değil zaten; aramak. Ararken kaybolmak. Ayrıca bira içmek için para, para için de çalışılması çok saçma. Bence o kadar vergi alan belediyenin her eve ücretsiz bira musluğu takması gerekir.

Herkes özel olmak istiyor. İstisnasız. Ben onların bu isteklerine cani gönülden dualar ediyor ve gerçekleşmesi için bekliyorum. Çünkü onlar bunu başarır da özel kişiler olurlarsa sıradan olmak çok özel bir durum olacak. Düşünsenize dünyada sadece bir dilenci olduğunu... Birçok insan size para vermenin ne kadar özel olduğu duygusuna kapılmaz mı? Boy boy selfiler çekilip sosyal medyada paylaşmaz mı? Önünüzde kuyruklar oluşmaz mı?

Al buraya yazıyorum, hepsi olur. Kaldırın tüm dünyadaki dilencileri, koyun beni Eminönü meydanına, deneyelim. Günde dört saatten fazla çalışmamak, topladığım paraları da maaş olarak almak kaydıyla sosyal kobay olmaya razıyım.



Kimse halinden memnun değil. Herkes özel olma, değerli olma peşinde. Boş şeyler bunlar. Geçiniz. Sen zaten özelsin. Yedi milyar insan içinde teksin. Daha ne olsun? Bunu bilmeyen biri olarak duaların kabul olur mu sanıyorsun? İstediğin gibi biri olsan mutlu olacağını mı düşünüyorsun? Sen önce farkındalığını artır.


Bu manyakların evlenip “Bizden olmadı bari çocuğumuz özel olsun” diye çocuk yapanları var bir de. E yazık değil mi o çocuklara? O garipler de “hayır” diyemedikleri için bir türlü kendileri olamıyor. Nasıl olsun ki? E hal böyle olunca onlar da büyüyor, sıkılıyor, evleniyor çocuk yapıyorlar. Bizden olmadı bari bundan olsun. Lan zaten sen de o niyetle yapılmadın mı? Senden oldu mu ki ondan olsun? Bu kısır döngü sürüp gittikçe çoğalıyoruz, kendi olamayan ve olmasına izin verilmeyenler olarak.


Ağustos 2015

Uğur Mıstaçoğlu

20 Ağustos 2015 Perşembe

N'APİYİM?

Ne, ne yazacağımı biliyorum ne de yazmak gibi bir istek var içimde. Yazmak istemiyorum bugün. Hiç hem de. Aklıma bir hikâye, bir konu, kayda değer bir şey gelmiyor. Belki de üşeniyorum.
Birkaç gündür odamdaki klima çalışmıyor. Odada hayli sıkıcı bir hava var dönüp duran. Basık bir hava… Boğucu. Sevmiyorum sıcak havaları. Yapış yapış, ne o öyle? Küresel ısınmaya muhalif Balkan soğuklarını da sevmem ben. Az sonra oyuna girecek yedek oyuncu gibi zıp zıp zıplatır adamı.


Bulut seviyorum, rüzgâr seviyorum, bahar seviyorum ben. Herkesin içini karartan “of”ların “puf”ların havada uçuştuğu kasvetli havalara bile itiraz etmem. Hemen en depresif halimi takınır, olabildiğince keyfini çıkarmaya çalışırım. Evdeysem, pencereye vuran yağmur damlalarının sesini dinlemeye bayılırım mesela. Kapa gözlerini, “pıtpıt”ları dinlerken hafif bi şekerleme yap. Ruhun dinlensin. Müzik ruhun gıdası ise, yağmur sesi can suyudur benim için.


Gidilmesi gerekmeyen, görüşülmese de olur iş görüşmelerim var gün içinde. Sadece yazasım değil, bir yere gidesim de yok. Buluşmakla bitmiyor çünkü. "Nasılsın?"lar, "iyiyim"ler, "sen nasılsın?"lar "ben de iyiyim"ler… Sahte tebessümler... Offf! Telefon açıp iptal edebilirim aslında, görüşülmese de olur görüşmelerimi, Fakat telefon etmek de istemiyor canım. 

Bir sürü yalan dolan…  "Acil bir işim çıktı"lar… "Kusura bakmayın"lar… "Sonra görüşürüz"ler…Özürler…Bişiler bişiler...

Hoş sen aramasan onlar arayacak. Pıt pıt mesajlar atacaklar hunharca.

İstemiyorum lan işte! İstemiyorum.

Zorla mı?
Değil. 
Zorla değil.

Onlar da bayılıyordu zaten bana. Ölürler bensiz.

Sebebi meçhul istemsiz hallerim var bugün.
Yazmak iyi gelebilir belki ama yazmak da istemiyorum.

N’apiyim?

Ağustos 2015

Uğur Mıstaçoğlu

4 Ağustos 2015 Salı

ÜÇKAĞITÇI HALUK

Valla memur bey, ne desem boş; meğer bu adam şeytana pabucunu ters giydiren cinstenmiş de bizim haberimiz yokmuş. Aslında severdim keratayı. Biraz dikine gider, ara ara başını derde sokardı ama özünde iyi biri gibiydi. Beş yıldır bu mahallede oturur. Ailesini bilmem etmem. Karşıda oturuyorlarmış güya. İlk başlarda işine gücüne gidip gelen biriydi. Sonra bir gün işten istifa mı etmiş, kovulmuş mu onu tam bilemiyorum. Uzun zamandır işsiz ama.  Geçen benim berber dükkânında çay içiyor, ağzı boş durur mu? Çayı da gelirken alıp gelmiş. Hep zarar. Atıyor tutuyor. Dükkânda müşteri yok, vakit geçsin diye dinliyorum ben de.
-Çay içer misiniz?
-Hayır, teşekkür ederim.
-Oğlum üç çay söyle oradan. Çabuk ol.
-He, ne diyordum?
-Çay içiyor. Hep zarar diyordunuz.
He, evet, çay içiyor. Çayı da kendi almış gelmiş. Bir çayın lafını mı edecez? Neyse… Hayırlı işler diye bir ses duydum. Önce dedim müşteri geldi herhalde. Heveslendim biliyon mu? İşler malum. Kafamı çevirdim belediyeden iki memur. Allah sizi inandırsın, biri nah bu boyda. Diğerini normal, sizin gibi, çok da iyi hatırlamıyorum. Yaşlılık. İkisini de gözüm tutmadı. Sizi sevdim misal. Yalan yok. O, zebelllah gibi olan içeri girdi, diğeri kapının eşiğinde dikeldi heykel gibi duruyor. Dükkânın kapısında dikelenir mi hiç? Giren giremez, çıkan çıkamaz.  Göt kadar yer işte, görüyonuz. Neyse, selamünaleyküm, aleykümselâm falan… “Buyrun,” dedim. “Hoş geldiniz.” Adres falan soracaklar sandım biliyon mu? “Hakkınızda şikâyet var” demesinler mi?  Şöyle gözlerimi kısıp bi baktım önce. Acaba dedim belediyenin işi gücü yok, benle mi eğleniyor? Baktım iş ciddi. “Nasıl?” dedim. “Kim?” dedim. “Yanlış neyin olmuştur,” dedim. “Olmaz öyle şey,” dedim. Sinirlendim biliyon mu?
“Berberler odasının belirlediği fiyat tarifesinin altında ücrete hizmet veriyormuşsunuz,” demesin mi? Böyle şikâyet mi olur memur bey? Siz söyleyin Allah aşkına. İş yok güç yok. Millette para mı var? Şöyle boğazımı temizleyip kısa bir süre düşündükten sonra, “Biz istemez miyiz daha fazla kazanalım? N’apalım? Az kazanalım, eve bir çorba parası götürelim,” dedim. Kime diyorsun? Dinlemiyor ki. Başladılar, “Yok biz burayı kapatacağız, mühür vuracağız, ceza keseceğiz falan feşmekân…”  Benim kafamdan aşşa kaynar sular dökülüyor. Yanıyorum. Dükkân kapanırsa biz ne yer içeriz? Ben ne olduğunu öğrenmeye çalışırken, Bizim Haluk ayağa kalkıp devlet memurunun üstüne üstüne yürümesin mi? Ama görsen korkarsın ha, öyle yürüyor pezevenk. Kendinden emin, mağrur; başı ha böyle dimdik. “Siz kim oluyorsunuz da benim mahallemin berberini kapatıyorsunuz?” diye diklenmesin mi? Ulan sen kimsin? “Pardon amirim.”
-Ulan çaylar nerede kaldı?
-Yok, biz zaten içmey...
-İçeriz içeriz. Hele oturun şöyle.
Sonra… ”Yav Haluk’cuğum” dedim, önüne geçmeye çalışarak, “otur oturduğun yerde, başımızı belaya sokma, devletin memuruna karşı gelinmez.” Yok durmuyor. “Sen karışma” diyor bana. Ulan asıl sen karışma.
Haluk’un bağırması çağırmasıyla tüm esnaf kapıya toplandı mı? Toplanmaz mı? Millete eğlence lazım. Herkes bitaraftan “Ne oluyor Muhsin ağbi hayırdır?” diye koştur koştur geldi. Gelir elbet, merak.
-Esnafların hepsi Muhsin Abi der biliyon mu? 
-Zaten isminiz Muhsin değil mi?”
-Muhsinnn... Niye öyle baktınız?”
-Siz devam edin lütfen.”
Ediyim. Bizim Haluk “Defolun gidin ulan buradan” diye lanlı lunlu söylenmeye devam ediyor, benim kafadan aşşa bir kaynar kazan su daha... Yanıyorum. Hayır, adamların kapatacağı yoksa da kapatacaklar, ceza kesmeyeceklerse de kesecekler diye telaş ediyorum. Tamam amirim, tamam memurun diye alttan alacan ki işi ucuza kapatasın. Haksız mıyım? Allah sizi inandırsın, aha şu mendil… Nerde bakiyim? Heh, şu mendil terimi silmekten sırılsıklam oldu. Sıksan çeşme gibi şırış şırıl… Öyle.
Olayı öğrenen esnaflar da Haluk’un arkasına geçti mi? Haluk’u durdurabilene aşk olsun! Hesapta destek olacaklar. Ben göz kaş ediyom ama gören kim? İri yapılı, na böyle boyu olan zabıta, “Haluk Bey,” dedi. “Sizi sayar severiz. Lakin bu belediye başkanının emri, bizler de emir kuluyuz, emir demiri keser,” diye alttan almasın mı? Başta ben olmak üzere hepimiz şaştık kaldık. Vay arkadaş. Siz bizim boş gezenin boş kalfası Haluk’u nereden tanırsınız?
Haluk hiç alttan almıyor, söyleniyor da söyleniyor. “Ara ulan belediye başkanını, konuşacağım” deyince ortalık buz kesti. Hepimiz sus pus olduk. Donduk kaldık. Bizim boş adam Haluk, koskoca belediye başkanına kafa tutuyor. Kavak ağaçları gibi dikildik kaldık. Kimse milim kıpırdamıyor. Herkes sus pus. Zabıta görevlisi, “Peki Haluk Bey” demez mi? Yahu bu zabıtalar bunu birine mi benzetti?
Neyse lafı çok uzatmayalım. Zabıta görevlisi belediye başkanını arayıp “Biz berber dükkânını kapamaya geldik ama Haluk Bey karşımıza dikildi, bize izin vermiyor. Siz benim mahallemin berberini kapatamazsınız diyor. Ne yapalım?“  Zabıta memuru, “Başkanımız sizi istiyor Haluk Bey,” deyip telefonu uzatınca ben bi sendeledim. Az kaldı bayılıyordum. Zor topladım. Dudak büküp şaşıran mı dersin, helal olsun diyenler mi dersin, gözlerini koca koca açıp inanmayan mı dersin, serçe parmağı ile kulağını çalkalayan mı dersin? Neyse bizim Haluk telefonu alır almaz “Bak Yılmaz Efendi” diye Belediye Başkanı’na adıyla hitap etmesin mi? Bi kaynar su daha. Yanıyorum. İçimi ateşler basıyor.
Koskoca Belediye Başkanına adıyla hitap edilir mi hiç? “Bundan böyle, benim mahalleme zabıta gönderme. Bir şey varsa aç telefon bana söyle,” diyor. Bi kaynar su daha. Kaç defa oramı buramı cimcirdim rüya mı görüyom diye, biliyon mu? Esnafın arkadaşlar da sağ olsun öyleee bakıyor film seyreder gibi. Mümtaz var şu çaprazda biliyon mu? Aha şu ileride manavı var, bilmiyon mu? Neyse işte, o senin bilmediğin mendebur dış kapının mandalı gibi almış ağzında bi cigara, gözlerini de kısmış na böyle bakıyo. Seviniyormuş gibi geldi de o sinirle bi tokat nakşettim ben buna. Böyle ‘şakk’ diye ses çıktı. Na şu beş parmağımız izi çıktı. Sonra gidip özür diledim de barıştık.
Neyse…
Karşıdan Belediye Başkanı ne dediyse artık bizimki, “Tamam, bir akşam gelirim, ayrıntılı konuşuruz, oldu, olduuu… Oldu, tamam…” diyerek belediye memuruna uzattı telefonu. Uzattı ama adamın yüzüne bile bakmıyor. Zabıta memuru, Belediye Başkanı’na “ne yapalım başkanım?” diye sorduktan sonra karşı taraf ne diyorsa bu iki metrelik yarma “hıhı, hıhı” diye kafa sallayıp duruyo. Biz de duyacakmış gibi kulak kesildik. Çıt yok. “Peki, başkanım, emredersiniz başkanım,” diyerek kapattı telefonu. Zebellah gibi adam bi küçüldü bi küçüldü görsen. Al cebine koy. Her ikisi de ayrı ayrı “Özür dileriz Haluk Bey, bir daha olmaz,” diyerek arkalarına bile bakmadan savuşup gitmesin mi?
O gün Haluk, oldu Haluk Abi. Yaşlısı genci hepimiz hürmet ediyor “Abi” diyoruz. O, “estağfurullah, olur mu öyle şey? Bu benim mahalleme boyun borcum, Belediye Başkanı samimi arkadaşımdır beni kırmaz” deyince biz dizimizi dövüyor, dudağımızı dişliyoruz. “Haluk Abi, biz senin kıymetini bilemedik, kusura bakma, cahilliğimize ver,” diye hep bir ağızdan yalvarıp duruyor gözünün içine bakıyoruz. Ben tıraş ediyorum para almıyorum, nasıl alayım? Bugün ekmek teknem kapanmadıysa onun sayesinde… Ben diyorum olmaz, o diyor kabul etmem. İki saat kavga ediyoruz, zar zor kabul ediyor. Manav öyle, kasap öyle, bakkal öyle… Mahalledeki esnaflar bir kuruş almadığı gibi üstüne Allah seni başımızdan eksik etmesin diye dualar ediyor. Nasıl etmesin?
-Ulan oğlum sikeceğim şimdi belanı. Nerede kaldı çaylar?
-Çay kalsın Muhsin Bey. Sonra?
Anlatıyoz ya amirim.  Son birkaç hafta ortalarda görünmedi bu dürzü. Meğer hepsi düzmeceymiş. Bu anlattığım hadisenin üzerinden iki-üç ay geçti. Ben olaydan sonraki hafta; ha bugün gelirler ha yarın gelirler diye korkup durdum. Yalan yok. Sonra sonra gelen giden olmayınca rahatladım. Dedim bizim Haluk büyük adam.
Ta ki geçen haftaya kadar… Bir müşteri geldi sakal tıraşı olmaya. Kel, göbekli bi adam. “Acil,” dedi. Buyur ettim. Ceketini çıkardı, aha şu askıya astı. Oturdu. Şu ilk koltuğa... Diğer koltuk öyle dekor gibi durur senelerdir. Eskiden işler iyiydi de bir kalfa daha vardı yanımda. Birlikte çalışırdık. İyi çocuktu. İşi öğrenir öğrenmez helallik alıp ayrıldı. Tee Şirinevler’de mi bi yerde kendine bir dükkân açtı. İş güç olmayınca yeni birini almadım. Şu dombili çırak yetiyor. Neyse. Berberlerin muhabbeti meşhurdur bilirsiniz. Bir yandan tıraş sabununu köpürtürken sordum: “Nerelisin? Ne iş yapıyorsunuz?” Tabi bu arada adamın mimiklerine bakmak lazım, öyle her müşteri sevmez muhabbeti. Adam, Belediye Başkanı’nın özel kalemiyim demesin mi? Önce bir telaşlandım. Acaba dedim bunda bir bit yeniği mi var? Sonra lafı bizim Haluk’a getirdim. Hiç tereddütsüz “Tanımıyorum,” dedi. Geçen burada böyle böyle oldu diye hızlı hızlı anlatınca adam baya bi işkillendi. “Nasıl biriymiş bu Haluk, ne iş yapar?” diye sorunca, anlattım ben de gururla; şöyle delikanlıdır, böyle dürüsttür, esnafına sahip çıkar falan... Tıraş bitince Belediye Başkanı’nı arayıp sordu da öyle öğrendik işin aslını. “Tanımıyorum ben Haluk Maluk” demiş adam. “Herhangi bir berber dükkânıyla ilgili bir şikâyet de almadık. Öyle bir telefon görüşmesi de yapmadım.” Özel kalem giderayak, “Üçkâğıtçıdır onlar, dikkat edin” deyip gitti.
Aldı beni bi telaş. Belediye Başkanı’nın Yürüyen Kalem’i gider gitmez, esnaf arkadaşlara koştum. Dedim çıkın dışarı, anlatacaklarım var. Acil. Hepsi, “N’oldu? Hayırdır Muhsin Abi?” diye fırladı tabii. Muhsin Abi derler bana burda, biliyon mu? Heyecandan mı sinirden mi bilmiyorum ağzım dilim kurudu hep. Herkes ağzımın içine bakıyo. Ben bu pezevenge beş yüz lira da borç verdiydim biliyon mu? Hemen o geldi aklıma. Dedim dolandırdı mı bu beni acep? Kaç zamandır ortalarda görünmüyordu da hiç aklıma gelmediydi. Neyse işte esnaf arkadaşları topladım bir araya. Topladım dediğim şu orta yerde toplaştık işte. Na şurası. Ekmek teknesini bırakıp nereye gidecen? Dedim böyle böyle. Bu pezevenk bize dümen yapmış. Belediye Başkanı falan hep yalan dolanmış. Beş yüz lira da borç verdiydim deyince herkes başladı dövünmeye. Bi görsen benden çok üzülüyorlar. Onları öyle görünce içten içe, ne güzel arkadaşlarım, dostlarım var diye sevinmeye başladıydım. Meğer üzüldükleri şey başkaymış: Biri iki bin lira kaptırmış, diğeri beş bin. Manav hep yoktan ağlar, dört bin beş yüz lira da o kaptırmış. İki gözü iki çeşme ağlıyor.
Abooov! En az bana ilişmiş pezevenk.
Biri “arasanıza şunu” dedi de akıl edip aradık. Bizim Kasap Cengiz var biliyon mu? Aha şurada ki kasap bilmiyon mu? O aradı. “Bu numara kullanılmamaktadır, diyor, hepimizi dolandırmış,” dedi.  Uzunca bi sessizlik oldu. Kimsenin yüzü yerden kalmadı bi süre. Biz böyle bir numarayı nasıl yedik, yuh bize diye höngürdeyip durduk. Sonra evine gittik, bi ihtimal yakalarız belki diye. Kapıyı çaldık bekliyoz böyle. Ne açan var ne bakan.  Mal sahibini arayalım dedi bi aklıevvel. Mal sahibi İzmir’de oturur nereden bilecek adam?  Bi ümit aradık. ‘Dört aydır kira vermiyor, üç gün önce aradı kirayı hayırlı bir iş için kullanıyorum helal et, evi de eşyalarla birlikte istediğine kiraya verebilirsin,’ demiş. Hayrına sıçam.
‘Napsak ne etsek kime şikayet etsek?’ diye düşündük bir süre. Rezil rüsva olmaktansa hiç ses etmeme kararı aldık. Kocaman şehir, nereden bulacan? Hadi buldun nasıl alacan? Senin anlayacağın Allah’a havale ettik.
-Lan çaylar nerede kaldı? Koş sen kap gel bari! Kusura kalmayın memur bey, sizin de kafanızı şişirdim, siz ne için arıyordunuz bizim Haluk’u?
“Sizin Haluk, sadece sizi değil civar mahalleri de dolandırmış bir bir. Bu Haluk tek değilmiş yalnız, toplam altı kişilermiş.  Edindiğimiz bilgiler bu yönde. Araştırıyoruz. Benzer hikâyeler dinliyoruz sabah beri. Üstelik sizin haricinizde uyanan da olmamış henüz. Hepsi ağız birliği etmişçesine o öyle şey yapmaz diyor başka bir şey demiyor.”
Vay vicdansız, vay edepsiz, vay ahlaksız herif... Vay üçkâğıtçı, vay düzenbaz, vay şerefsiz…
Yakalayabilecek misiniz peki memur bey? Yoksa yakaladınız mı? Yakaladınız değil mi? Tabii ya koskoca polis teşkilatı…
-Hayır yakalayamadık. Kendi başlattığı işi yine işi kendi bitirmiş.
-Kendi mi gelip teslim oldu?
-Hayır! Hayır! Yani hem evet, hem hayır…
-O nasıl oluyor amirim? Hele bi anlatın. Meraklandım iyice.
-İntihar! İntihar etmiş. Bir de mektup bırakmış. Buyrun okuyun isterseniz.
-Benim yakın gözlüklerim nerede acaba? Dur bi dakika… Amirim ben şimdi iki saat okuyamam, siz okusanız?
-Peki.

Sonun başlangıcından, uçurumun kenarından, toprağa gömülmek suretiyle gökyüzüne ulaşacağı anı iple çeken Haluk’tan, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan mahalle esnafımıza selam olsun.  
Karışık duygular içindeyim uzun zamandır. Beni sınırlayan, beni baskılayan, işe yaramayan ne kadar duygum, ne kadar fikrim varsa, hepsiyle kanlı bıçaklıyım. Ben duygularımı öldüremedim. Öldürmek istememiş de olabilirim. Bilemiyorum. Dediğim gibi, karmaşık duygularım var benim. Teslim oldum. Armamızdaki kan davası bugün sonra eriyor. Halkı tarafından seçilmiş bir iktidarın halkına reva gördüklerini görmeye tahammülüm kalmadı artık. Farkındalıklarım kaburga kırığı gibi batıyor içime içime. Adını bilmediğim bir yıldızdan kopmuş bir göktaşı gibi boşlukta yol alışım bugün sona eriyor.
Yıllarca okudum. Başarılıydım. Üniversiteyi bitirip askere gittim. İstemeden. Sonra iş hayatına atıldım. Hedeflerim vardı.  Bir kız arkadaşım oldu. Aşkla tanıştım.
Annem babam toplumun büyük bir kısmı tarafından anarşist olarak adlandırılan komünist tiplerdi.  Her ikisi de ateist olduğundan mıdır bilmiyorum ben de ateist oldum. Mutluydum. Hak dediler, hukuk dediler, onur dediler, dik dur, kimseye eğilme dediler ama burası Türkiye demediler. Burada hak, hukuk olmaz demediler. Dik durma başına bela alırsın demediler. Müslüman ülkede ateist olduğunu söyleme riyakâr ol demediler. Onların dedikleri kulağımda küpe yapıp etrafımdaki insanların hayatlarına dokunmaya çalıştım hep. Çok okudum kendimce. Güzel arkadaşlıklar edindim. Ümitliydim. Haksızlıklara karşı mücadele etmekten kaçınmadım. Çok çalışarak ürün müdürü bile oldum. İyi para kazanmaya başlayınca, ufak bir ev açtım kendime. Bir oda bir salon...  Maaşımın üçte birini maddi durumu iyi olmadığı için okutulamayan çocukların eğitimine harcadım. Buraya kadar her şey iyi gibiydi.
Gezi olaylarında aktif rol oynadığım gerekçesiyle uzun yıllar çalıştığım şirketten kovulunca hayatım altüst oldu. Evet, kovuldum. Sonrasında ciddi bir depresyona girdim. Bu dönemde ailemden ciddi destek aldım. Allah’a inanmayan insanlar bana inanıyordu. Birilerinin size inanması, destek vermesi, koşulsuz sevmesi güzel bir duygu... Silkelendim.
“Anarşist” olmuştum. Sebep neydi? Sebep: Ağaçlar kesilmesindi. Her yer AVM olmasındı. Şehir betonlaşmasındı. Evet, sırf buna karşı olduğumuz için “anarşist” damgası yedik.
 Anarşist ailenin anarşist çocuğu... 
Sadece ben değil, Gezi’de yer alan herkes terörist ilan edildi. Yetmedi “Çapulcu” olduk. Sonra “Ayyaş”
Sebep?
Doğayı sevmemizdi sebep. Sebep ranta, peşkeşe, oldubittiye, karşı çıkmamızdı.
 Benim gibi işinden kovulan tanıdıklarım vardı. Birleştik. Birbirimize destek vererek ayakta durmaya çabaladık. İşi gücü olmayan bu “anarşist” arkadaşlardan altı tanesiyle hemen her gün görüşmeye başladık. Birçok eyleme katıldık. Göz altılarla anarşist tipler olduğumuz kayıtlara geçti.  Umursamadık. Sonra bir gece bir karar aldık. Daha doğrusu bir hedef belirledik. Önce herkes kendi çevresine güven sağlayacak sonra o güveni paraya çevirecekti.  Tam iki yılımızı aldı ki feda olsun bu amaç için verilen yıllara ki zaten işsiz güçsüz tayfa olarak verecek başka bir şeyimiz de yoktu. Dolandırdığımız insanlara biraz zarar versek de, onları biraz sıkıntıya soksak da hayatlarına aynı şekilde devam edebileceklerini biliyoruz.
Boşuna küfür zayi etmeyin, zira bu konuda Beethoven gibi çalıyor ama duymuyorum.
 İçinizi rahatlatır mı bilmiyorum ama biz bu paraları kendi çıkarlarımız için çalmadık. Hatta bir kuruşuna bile dokunmadık. Dokunmadık derken aklınıza para sayma makineleri gelmesin. Başkaları gibi kendi çıkarlarımız için çalmadık demek istiyorum. Zaten birazdan bir kutu ilacı içip son uykusuna yatacak biri parayı n’apsın? Bu ülkede daha fazla yaşamak istemiyorum. Bu kararımdan arkadaşlarımın haberi yok. Bu benim kişisel tercihim. İlle de buna bir suçlu, bir sorumlu arayacaksınız o suçluyu herkes biliyor zaten; ayrıca parmakla göstermeye gerek yok.
İyi bir ekip çalışması oldu. Böyle bir ekiple çalışmak ve bu güzel ekibe liderlik etmek gurur vericiydi. Evet, biz sizin tabirinizle suç örgütü kuran çete üyeleriyiz. Suçluyuz da… Dünyanın her yerinde bunun suç olduğunu bilecek kapasitede insanlarız. Ama biz de büyüklerimizi örnek aldık. Başımızdakiler o akıllarıyla çalabiliyorsa biz de çalabiliriz diye düşündük. Başardık da. Ciddi bir para topladık. Yani bu miktar banknotu hiç birimiz bir arada görmemiştik. Kimden ne aldıysak tek tek yazdık. Toplamı da en altında yazıyor. Her ne kadar toplam para yekûnu bize göre çok olsa da yapmak istediğimiz işe anca yetti. Bir mütahitle anlaştık. Ciddi bir sözleşme yaptık. Bir sürü madde var. Bir okul yaptırıyoruz. Taktir edersiniz ki adını adresini verecek kadar salak değilim. Anadolu’da ihtiyacı olan bir belde diyelim. Mütahit firma da sözleşme maddelerine uyup gizlilik içerisinde bu okulu inşa edecek. Hayırsever bir iş adamı tarafından yapılmış gibi gösterilecek ki sorun çıkmasın. Doğrusu bir isim koymak, o ismi size açıklamak, hatta istemeyerek de olsa katkıda bulunduğunuz bu okulun girişine her birinizin adlarını yazmak isterdik ama müdahale edilir korkusuyla bunu yapamıyoruz. Diğer taraftan paralarınız karşılığını görmek isteyeceğinizi düşünerek sözleşme şartlarına “on yıl sonra açıklanacaktır” ibaresi koydurduk. Her birinizin adını soyadını, adresini biliyoruz. Günü geldiğinde avukat arkadaşımız her birinize birer mektup gönderip bu bilgileri paylaşacak. Çok merak ediyorsanız bekleyin. Hatta atlayın gidin. Bahçesinde hoplayıp zıplayan çocukları seyredin. Duygularınızın yosun tutacağını göreceksiniz.
Hoşcakalın…

-Usta çaylar… Usta!”
-Ustanın amına koyim. Bırak şöyle. Bir de peçete getir oradan.”

 Ağustos 2014

Uğur Mıstaçoğlu






21 Temmuz 2015 Salı

MONİKA

Antalya. (Side)
İş yerindeydi. Kuyum mağazasında. Telveli sabah kahvesini damağında bir tur attırıp mideye indirdi. Ohh. Kahve kokusunu içine çekti. Miss!
Bilgisayarını açtı. Mailler. Bir müşterisinden teşekkür, asker arkadaşından hal hatır soran sitem dolu satırlar. İadeyi sitem içeren cevap…
Müşteriye “Biz teşekkür ederiz” falan filan. Süslü Püslü.”Saygılarımla,” diye biten. 

Bir mail daha... Taze.Yeni.Tıkladı.
“Merhaba Can, ben Monika. Tanıdın mı?” diye başlayan…
“Doksan dört senesinin Temmuz ayıydı. Side’de, bir barda tanışmış bir hafta geçirmiştik. Ben Almanya’ya döndükten sonra sen bana uzun zaman yazmış ben seni hiç kaile almamıştım.”  Can, doksan dört senesinde yirmi iki yaşındaydı.  En hızlı, en çapkın, en hovarda dönemleriydi.  Kahvenin şekeri az gibiydi. Mailin devamını okumaya ara verip birkaç saniyeliğine düşündü. Hatırlamıyordu. Monika hatırlamayacağını düşünüp detaylar vermişti aklı sıra. Hani bar çıkışı Apollon Tapınağı’nında deniz dalgalarının kıyıyı okşama sesiyle oynaşmışlardı ya, o Monika’ydı işte. Hani gecenin köründe, Büyük Plaj açıklarında denize girmişlerdi. Anadan üryan. Sarhoş. İşte o Monika’ydı canım.

Can’ın Monika’yı bu şekilde tanıması mümkün değildi.

Devam ediyordu mail. 

Klimayı açtı. Alnını sıvazlayıp okumaya devam etti. Başka ipuçları da vermişti Manika: Side Antik Tiyatro’sunu gittiklerini, Manavgat Şelale’sine nazır yedikleri tatsız tuzsuz balığı hatırlatıyordu. Daha ne yapsındı?

İyi de bunlar her turist kadına uyguladığı rutin çapkınlık turlarıydı Can’ın, nasıl hatırlasındı? 
Monika'da bunu tahmin ettiğinden olsa gerek, işi sağlama almış birlikte çekildikleri yedi fotoğrafları mail ekine iliştirmişti. Hemen fotoğrafları tıklayıp açtı. Üçü barda, ikisi plajda, biri Manavgat Şelalesi'nde… Biri de eski çalıştığı iş yerinde. Baktı uzun uzun. Uzun saçlarını, sıska vücudunu görüp yüzünü ekşitti. Ne iğrençmişim be diye geçirdi içinden. Güldü.

Şimdi hatırlamıştı Monika’yı.

“Hayırlı işler” diyerek geçti yan komşu.  

“Sağ ol Mahmut. Sana da hayırlı işler.”

Sarışın, mavi gözlü, beyaz tenli, uzun boylu, balıketi denilen cinsten bir hatundu işte. Tamam canım, hatırlamıştı. Monika’ydı bu. Gecenin bir yarısı Büyük Plaj’da çırılçıplak denize girmişlerdi de çıkışta tir tir titremişti uzun uzun. Sonra Monika havluyla kurulamıştı bunu. Sonra o havluyu kuma sermişlerdi de üstünde… Neyse. Eee, neden şimdi yazmıştı? Mail adresini nereden bulmuştu? Kıskanç karısı bu maili görse başının etinden çorba yapmakla yetinmez, üstüne ekmek doğrayıp bir de güzel kaşıklardı. Kesin.

Nereden çıkmıştı şimdi bu kadın? Bir tur daha baktı fotoğraflara. Yirmi sene öncesine gitti. Ne günlerdi o günler. Bir fotoğrafında kırmızı zemin üstüne beyaz kalpli gömleğini görüp güldü. Fantezi olsun diye satılan iç çamaşır mağazalarından alınmış gibiydi. Güldü. Şimdi üstüne para verseler evine sokmazdı böyle bir şeyi. Gençlik işte.

Hayatını doya doya yaşadığı, şimdi ile kıyaslandığında neredeyse hiçbir sorumluluğun olmadığı yıllar… Dünyanın umurunda olmadığı yıllar. “O bar senin, diğeri benim, bugün kiminkine gidelim?” diye dertlendiği yıllar. Hey gidi.

Yirmi yıl sonra yazma sebebi, bu fotoğraflar… “Beni hatırladın mı?” demek için olmazdı. Tekrar Side’ye tatile gelecek olabilirdi. Belki.

Can, yıllar önce evlenmişti. Allah bağışlasın üç de çocuğu vardı.

Monika, “Ben Side’ye, tatile geliyorum,” dese ne diyebilirdi ki? Hadi diyelim o geldi, bu görüşür müydü ki?  Nah görüşürdü.

Şu an nasıldı acaba? Hala güzelliğini koruyor muydu? Yoksa şişmanlamış, çirkinleşmiş miydi? Evlenmiş miydi? Çoluk çocuğu var mıydı? Bunları da yazsaydı ya. Merak ediyordu Can.

Klavyenin tuşları aracılığıyla, “Tanıdım tabii.” yazdı. “Tanımaz mıyım? Ne güzel günlerdi…” Tıkandı. Çok uzatmadı. Neden yazdığını merak ediyordu. “Nasıldı?”  Her şey yolunda mıydı? Evlenmiş miydi? Çoluk çocuk var mıydı? Ne iş yapıyordu? Bir daha Türkiye’ye gelmiş miydi? Nereden aklına gelmişti de yazmıştı?” gibi merak içerikli sorularla dolu bir cevap yazdı.

Can Sedir, halen Side’de yaşıyordu. O günden bu güne çok şey değişmişti hayatında. En dikkat çekici değişiklik on beş kilo fazlası mıydı yoksa saçlarının yüzde sekseni geri dönmemek üzere uçup gitmesi miydi? Her ikisi de dikkat çekiyordu çekmesine ama Can en çok saçları için üzülüyordu. Ayrıca o zamanlar ayak işlerine bakan kıytırık bir elemandı, şimdi patron. O zaman bekârdı, şimdi evli. O zaman pansiyon köşelerinde yatıyordu, şimdi villada. (öhö) O zamanlar kıytırık bir motosikleti vardı, şimdi Monika’nın memleketinden ithal Mercedes’i. O zaman İstanbul’dan yeni gelmiş körpe delikanlıydı şimdi iş adamı. O zaman it gibi yaşıyordu, şimdi (sabah akşam çişe çıkarma görevi karısı tarafından kendisine verilmiş) iti vardı. Simsiyah. Kuyruksuz. O zamanlar meteliğe kurşun atıyor sinekten yağ çıkarmaya çalışıyordu. Gurbette tek başına yaşamak kolay mıydı? Değildi tabii. O günler geride kalmıştı. Artık parmakları yorulmasın diye üç bin iki yüz lira verip aldığı para sayma makinesini vardı. En iyisinden.

Side’nin yerlisi bir kızla evlenmiş, zengin kayınpeder sponsorluğunda hayli palazlanmıştı. Kaynanası Mukaddes Hanım iki sene önce hakkın rahmetine kavuşmuştu. Kalp krizi. Can, karısını teselli etmek için “Kalp krizi, temiz ölüm; hiç çekmedi kadın” demişti de, sıçmıştı ağzına karısı. Kayınpederi Rıza Bey’in bir kızı, bir oğlu, bir de çok yüksek olmayan kolesterolü vardı. Kum köy ve Manavgat’ta arazileri, Titreyen göl mevkinde beş yıldızlı bir otel ortaklığı, bir ticari taksisi ve tam yedi evi vardı. Can bu evlerden birini  -villa olanını- kayın pederinin düğün hediye olarak kabul etmişti. Kuyumcu mağazası açalım teklifini reddetmiş, Rıza Bey’in ısrarları sonucu kayınbiraderi ile ortaklığa razı olmuştu. Can’ın karısı çok kıskançtı. Monika ile yazışmasını duysa kıyameti koparır hatta işi boşanmaya kadar götürebilirdi. İşte o zaman dımdızlak ortada kalabilirdi. Yaşadığı bu lüks hayatta hiçbir şey kendi üstüne değildi çünkü. İş yeri kayınpederi Rıza Bey’in üstüne, villa ise karısının üstüneydi.

Ertesi sabah, tıpkı her sabah olduğu gibi başlamıştı. Tezgâhtar Taner, birbirinden kıymetli mücevherleri kasadan çıkartıp vitrine diziyor, kendisi kahvesini yudumluyordu. Kahve biraz şekerli olmuştu sanki.

Mailler mailler…

Gelen mailler arasından Monika’nın mailini tıkladı. Kalp atışı hafiften hızlanmış gibiydi. Okumaya başladı. Selam kelam faslını hızla geçti. Son on beş yıldır bir markette kasiyer olarak görev yaptığını, hala aynı şehirde yaşadığını, babasının üç yıl önce kaybettiğini, annesinin de hayli yaşlandığını ama kendini idare ettiğini, Türkiye’ye hiç gelmediğini, hiç evlenmediğini okudu. Buraya kadar her şey normaldi. Maili devamında ise bir erkek çocuğunun olduğunu, adının “Ali” olduğunu, tıpkı babasına benzediğini, babasının bizzat kendisi olduğunu, yeni fotoğrafların mail ekinde olduğu yazıyordu.

Hassiktir yahu!

Son kısmı tekrar okudu. Yudumladığı kahve ağzının içinde kurumaya yüz tutarken yutkundu. Öksürüp boğazını temizledi. “Öhhö öhhö.”
Üstüne bir yudum su içti. Bir yudum daha...


Birkaç saniye sonra yüzünün çeşitli yerlerinde boncuk boncuk terler oluştu. El yordamıyla sıvı boncuklarını yüzüne boca etti: “Nasıl yaaa?”
Maili okumayı bırakıp fotoğraflara tıkladı. Boğazı tahriş olmuştu. Monika’nın yanında oğlu, oğlunun kucağında fazlaca tüylü bir kedi vardı. Çocuğun (Ali’nin) fotoğrafını görünce yarasına tuz banılmış da bir dağ keçisi tarafından inatla yalanıyormuş gibi hissetti. Tekrar tekrar baktı. İnce zayıf bedeni, uzun saçları vardı. “Tıpkı ben,” dedi. “Olamaz,” dedi. Neden daha önce söylememişti ki? Ya da neden şimdi söylüyordu?
Maili okumaya devam etti. Bir ay önce kanser teşhisi konulmuş. Hiç iyi değilmiş. Fotoğraf geçen sene çekilmiş. Şu an hayli zayıfmış. Yanlış anlamasınmış, kimseye ihtiyacı yokmuş. Ali, şu an hem üniversitede okuyor hem de çalışıyormuş, 800 € maaşı varmış. Okulu bitirince devlet memuru olacakmış. İşi garantiymiş. Kendi başına yaşayabilirmiş. Olur da bir gün başı sıkışırsaymış…

Ohh çok rahatladım.

Manyak!

Sen yıllar önce benim spermlerimi al, Almanya’ya götür, çocuk yap, adını Ali koy, bana hiç haber verme, üstüne kanser ol, sonra bunları bir mail yoluyla bildir. Ne güzel valla...

Aynısını ben sana yapsam hoşuna gider mi?

Kanser!

Kulağını sündürüp önündeki bankonun tahta kısmına tık tıkladı. Adını ben koysaydım bari. Bunu beni hanım duysa naparım, nasıl anlatırım?

Her gün yazışıyorlardı. Can, kızgınlığını ifade eden mailler döşeniyor Monika “Haklısın” diyor başka bir şey demiyordu. Bir mailde telefonunu istemişti de yanıt olarak “Seninle konuşmaya yüzüm yok” cevabını almıştı. Yüzsüz Monika’nın konuşmaya yüzü yoktu. Yazıyordu o.

Son üç gündür Monika’da mailler cevap vermiyordu. Can kızgındı. Yazsaydı keşke. Meraklandı. Telefonu da yoktu. Son maili üç gün önce kendisi yazmıştı. Ertesi gün cevap gelmeyince bir tane tane daha… Kalkıp gelmezdi inşallah. Ya gelirseydi?  Gelir miydi? Gelmezdi. Yok, gelmezdi canım, neden gelsindi? Ya gelirseydi? Ya Ali’yi camii avlusuna bırakır gibi bırakır giderseydi. Alman çocuk. Bizimkilerle de anlaşamaz ki. Sanki eşim kabul edecek de. Almancası iyidir bunun… Ana dili. Anasının dili. İyi tezgâhtar olabilir. Al yanına çalıştır işte. Oldu, başka? Plajda tohumları atılmış piç. Piç değil. Babası belli. Belli mi? Ya yalansa? Çok da benziyor eşek. Domuz eti de yer bu. Sünnette olmamıştır? Müslüman da değil.

Düşün düşün kafayı ye.

 Oooof. Ooof.

Günler geçiyor Monika’dan mail gelmiyordu. Birkaç satır maile bile razıydı. Her gün tıraş olan Can Sedir, bir haftadır tıraş olmamış kendini iyice koyuvermişti. Morali hayli bozuktu. Karısının “Neyin var?” sorusuna "Yok bir şeyim. “Morali mi bozuk?” sorusuna, “Yooo değil.” “Bir şey mi oldu?” sorusuna “Yok, n’olucak canım?” tarzında kısa cevaplar verip geçiştiriyordu.

O sabah işe gitmedi. Mercedes’ine binip kaçarcasına bastı gaza. Önce Belek’e gidip arkadaşını ziyaret etti. Planlanmış bir ziyaret değildi. Birer çay içtiler. Gençlik yıllarından konuştular. Futbol, siyaset, karı kız derken sıkılıp müsaade istedi. Kalktı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Belek’te kısa bir çarşı turundan sonra tekrar arabasına bindi. Yine bastı gaza, nereye gideceğini bilmeden.

Beş Konak Köprüsü’nün hemen alt tarafındaki balıkçıya mı gitseydi?  Fena fikir değildi hani.

Gitti.

Bi ufak rakı söyledi.

Hava sıcaktı. Yüksekçe ağaçlar arasında, -müdavimlerin, bir de turist rehberlerinin iyi bildiği bu yer- püfür püfür esiyordu. Etraftaki ağaçların sallanan dallarına baktı bir müddet. Birkaç kez derince nefes alıp verdi. Ohh. Temiz hava iyi gelmişti.

Salata ve meze söyledi.

Bir turist otobüsü gelmiş uzunca bir masayı kaplamıştı. Turizm acenteleri burayı keşfetmeden önce daha sessiz, daha nezih, hatta daha ucuz bir yerdi. Şüphesiz.  

Alabalık söyledi. Kiremitte.

Turistler çok komik şeyler anlatıyorlar olmalıydılar. Yoksa neden bu kadar kahkaha atsınlardı ki? Kızarmış ekmek ve üçgen kesilmiş peynir geldi. Gülün amına koyayım. Gülün.

Kızarmış ekmek bir parça peynir... Bir fırt da rakı…

Ağaç dalları hafif rüzgârda hışırdıyordu.

Mezeler geldi.

Şu turist grubu olmasa daha iyi olacaktı. Bir yudum rakı alıp damağında gezdirdikten sonra boğazından aşağı inişini hissetti.

Kuşlar civildiyordu.

Mis kokulu kavun geldi. Izgara kokuları havada parende ata ata burnundan içeri sızdı. Bir fırt daha... Yemekleri gelen turist kafilesi yemek yerken konuşulmaması gerektiğini bilmiyordu.

Balık geldi. Kiremitte. Tereyağlı.

Monika neden yazmıyordu ki?

Kavundan bir dilim attı ağzına. Restoranı mesken edinmiş bir kedi yanaştı yavaştan. Can’ın bacaklarına hoş geldin dercesine sürtündü. Kediyle gözgöze gelince Monika ile Ali’nin yer aldığı kedili fotoğraf geldi gözünün önüne. Kiremitteki tereyağlı balığın sosuna bandırdı köy ekmeği. Bayılıyordu tereyağının lezzetine. Neşesi yerinde olsa, garsonu çağırır “Bu balık ölmüş kardeşim” diye dalga geçerdi. Garsonlara takılmayı, onlarla muhabbet etmeyi severdi.

Monika…

Yoksa Monika ölmüş müydü?

Haydariye buladığı ekmeği kediye attı. “Gülmeyin lan” demek geliyordu içinden şu edepsiz görgüsüz turist kafilesine.

Balığın iskeletini ayırıp boş tabağa nakletti.

Bağır bağır konuşan kahkahalar atan turist kafilesine ters ters baktı. Bira içiyorlardı. Görüsüzdüler işte.

Kavun da süperdi ama.

Balığın yanında bira mı içilirdi? Ali’de böyle görgüsüz olacak diye içerledi. Boşalan kadehini doldurup bir fırt daha çekti. Ağacın dalına tutunma süresi tamamlayan yaprak masanın kenarına düştü.

Çoban salata olduğu gibi duruyordu. Monika’nın numarası olsaydı da arasaydı hemen. Kedi “Acındırıcı Pisi” makamında miyavladı. “Bize yok mu?” Bir löp parçayı attı önüne. Kedi koca parçayı alıp teşekkür etmeksizin uzaklaştı. Arka fonda kuşların, ağustosböcekleri ile düet yaptığını fark etti. Bir fırt daha çekti. Telefonu çaldı. Karısı Nergis arıyordu. Ağzından istemsiz bir “Hassiktir” çıktı.

Konuştu.

Tekmilini verip kapattı demek daha doğru olur.

 Bir fırt daha… Okkalı. Kallavi.

Kıskanç karısını ile arasında geçen diyaloga “mış”lar miş”ler ekleyerek tekrarladı içinden.
Nerdeymişim? Antalya’daymışım. Arabayı servise götürmüşüm. Ne olmuşmuşki arabaya? Yağı suyu eksilmiş. Rutinmiş. Bir de rot balansına baktıracakmışım. Neden haberi yokmuş? Tam arayacakmışım, o aramış. Kalp kalbe karşıymış. Ne zaman dönermişim? Birkaç saat sürermiş. İş yerine dönünce arar haber verirmişim? Yanımda kimse var mıymış? Kediyi saymazsak kimse yokmuş. Döner dönmez arayacakmışım.  Aramaz mıymışım? Çok seviyormuşum. Öpüyormuşum.

Karısı Nergis’in arayıp arayıp benzer sorular sormasına alışkındı... Niçin? Ne zaman? Nasıl? Nerede? Kimle?

Off off.

Ne zaman arasa kendini 5 N 1 K programına katılmış gibi hissediyordu.
Bir fırt, bir fırt daha derken iyice matiz oldu. Kalan balığı da kediye sundu. “Al amına kaoyayım, bunu da ye.”

Salataya bandırdığı köy ekmeği, salatanın suyunu emmiş iyice kurutmuştu. Kedi teşekkür etmeden gitti.

Ali şu an ne yapıyordu acaba?
On dokuz yaşında.
Çapkın mıydı?
Konuşkan mıydı?
Kötü alışkanlıkları var mıydı?

Turist kafilesi gitti.

“Çay içer misiniz?” diye yanaştı garson.
“Olur,” dedi. “İçerim.”

Kuru incir gibiydi içi.
Ne yapacaktı?
Atlayıp gitse miydi?
Gitse ne olacaktı?

Bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Monika neden yazmıyordu.
Off!
Garsonun getirdiği çaya teşekkür etti. Tek şeker atıp karıştırdı. Ali’nin mail adresi olsaydı ona yazardı.

Belki.
Belki değil kesin.
Ne yazardı ki?

Çay acı geldi.
Ne yazacaktı?

Selam ben baban Can Sedir...
Nasıl gidiyor hayat?
Off of!

Bir şeker daha atıp karıştırdı. Çayın üst kısmı köpürdü.
Garson masada ne var ne yok topladı. Sildi. Kuruladı. Giderayak sordu:

“Başka bir şey?”
“Hesap lütfen.”

Hesabı peşin ödeyip taksit taksit yürüdü lavaboya doğru. Elini yüzünü yıkadı. Islak elleri ile ensesini boynunu ıslattı. Beş Konak Köprüsü’ne doğru yürüdü. Korkuluksuz tarihi taş köprü üzerinden geçenlere baktı. Her an yıkılacak bir görüntüsü vardı. Ne zaman bu görüntüyü görse irkilirdi. Altından akan dereye baktı. Seneler önce ayaklarını sokmuştu da bir dakika bile dayanamadan çıkmıştı. Buz gibiydi. Beş dakika duran uzun süre ayaklarını hissetmezdi. Güneş yakıyordu. Arabasına doğru yürüdü. Bindi. Kemerini taktı. Taş yoldan yavaş yavaş caddeye çıktı. İkinci vitese taktı. Sağdan sağdan gidiyordu. Radyoyu açtı. Üçüncü vitese taktı. Gergindi. Yol boştu. Camı araladı. Kanalı değiştirdi. Dördüncü vitese taktı. Camı kapatıp klimayı açtı. Havaya baktı.  Hiç bulut yoktu. Beşinci vitese taktı. Sağ şeritten sol şeride geçti. Bir sinek cama yapıştı. Kanalı değiştirdi. Selektör yaptığı araç sağ şeride geçti. Bir sinek daha… Silecekleri çalıştırdı. Benzin uyarısı yandı. Kanalı değiştirdi. Sesi açtı. Sol eliyle boynunu sıvazladı. Frene bastı. Eli vitesteydi. Önce, dörde, sonra üçe, sonra ikiye alıp bir süre sağdan devam etti. Sinyal verip döndü Side tabelasından içeri. Arabasını park edip iş yerine doğru yürüdü. Mağazadan içeri girdi. İki kişi vardı. Çift. Avusturyalı. Kadın yüzük deniyordu. Pırlanta. Sessizce kafa sallayıp selamlayarak masasına geçti. Laptopunu açtı. Müşteriye elma çayları servis eden çaycıya bir kahve fısıldadı. Pırlanta yüzük almaya gelmiş çifte set satmaya çalışıyordu Taner. Üç yıldır yanında çalışıyordu. Dürüst çalışkan ama alkolik biriydi. Ama disiplinliydi. Alman gibi. Bir Alman kadınla nişanlıydı. Bu sene son senesiydi. Evlenip gidecekti sezon sonu. Bir damat daha ihraç edecekti Side. Bok vardı Almanya’da…

Kahve geldi.

Bilgisayarını açtı. Mailler mailler.

Asker arkadaşından cevap vardı. Tam zamanıydı. Okudu. Kısa bir cevap yazıp gönderdi. Manika’dan mail gelmemişti. Kahveden bir yudum aldı. Kahve soğuktu. Ve az şekerli.

Taner muhabbeti derinleştirmişti. Salzkammergut şehrinden geldiğini öğrendiği müşterilerle ortak muhabbet bulacaktı.

Klasik satış stratejisi… 

Hallstätter gölünü ve köyünü, göl sokağını, evlerin güzelliğini öve öve bitiremedi. Müşterilerin koltukları kabardı.


“Çinliler bu köyün kopyasını yaptı.” diye devam ediyor Taner.
 “Öyle mi?” diyor Avusturyalı müşteriler şaşkın.
 “Öyle” diye devam ediyor.
Belediye başkanı Alexander Scheutz’imiş. Nüfusu 859 muş.
Yok artık Taner.
Side’nin nüfusunu sor bilmez pezevenk. Onu bırak “dün ne yedin?” diye sor iki saat düşünür.

Madem Monika yazmıyor, ben yazarım.

Başladı yazmaya…

Can Sedir Monika’ya, Taner Avusturyalı müşterilere yazıyordu. 

Unesco bu köyü dünya mirasına almış. Geçen yıl belediye başkanı Alexander Scheutz karısının yeğeni de bizden alışveriş yapmışmış.

Büyük yalan. 

Üç satır sonra tıkanmıştı. Yazamıyordu.

Çaycı boşları almaya geldi.

Taner pırlanta setin fiyatında özel indirim yapıyordu. Öyle ya neredeyse hemşeri sayılırlardı. Bir sade neskafe söyledi.

Can, yazdığı üç satırı sildi.
Kayınpederi Rıza Bey’i kapıda görür görmez laptopunu kapattı. Lap diye.
Rıza Bey içeri girmeden eliyle otur işareti yaptı. Can, oturmadı. Bayrak direği gibi dimdik durdu. Rıza Bey işaret parmağıyla havada iki sıfır çizip dolaşıp geleceğini ima ederek gitti. “Müşteri varken içeri girilmez” kuralını uyguluyordu.

Oturdu.

Taner, müşteriyi ikna etmiş kredi kartını kapmıştı. Satış tamamdı.
Neskafe geldi. Son sözler söylendi. Müşteri gitti.

Taner kasım kasım kasıldı.

“Nasıldım?”
“Süperdin.”

Rıza Bey tekrar geldi. Geçiyormuş uğramış. Hasta mıymışım? Turp gibiymişim. Rengim solgun gibiymiş. Spot ışıklarındanmış. İçki mi içmişim? İçmiş miyim? İçmişim. Biraz içmişim. Çok az. Bu sakallar neymiş böyle, yakışıyor muymuş? Cildi dinlendiriyormuşum. Kıl dönmüş. Kahve söylemeyecek miymişim? Söylemez miymişiz?

Babası da kızı da aynı,  her şeyi didik didik sormasalar olmaz.

Off!

Yırtıcam şimdi üstümü başımı.

Rıza Bey kıllanmıştı. Kahvenin telvesi görününce kalktı ayağa
“Gel damat” dedi şöyle bir dolaşalım senle.
Çıktılar.

Deniz kenarına yürürken iş olsun diye “İşler nasıl?” diye sordu Rıza Bey.

“Geçen sene daha iyiydi” baba dedi. “Bu sene biraz durgun”
“Olur, olur düzelir” dedi Rıza Bey. “Sağlık olsun.” Devam etti: “Anlat bakalım” dedi denize nazır banka kıçını koymadan. “Belli, bir derdin var senin.”

“Var” dedi. Can. “Bir müşterim var. Alman. Beş sene önce tanışmıştık. Her sene gelirler. Her geldiklerinde de bir şeyler alırlar. İyi müşterim. Yemek yer muhabbet ederiz. Yıllardır yazışıyoruz. Trafik kazası geçirmişler. Köpekleri ölmüş.

“Köpek için mi üzüldün b kadar?
“Çocuğu da ölmüş ama.”
“Hee… O kötü bak. Yazık. Allah evlat acısı göstermesin. Nasıl olmuş?”
“Haber gelmiş gece yarısı. Kayınvalidesi ölmüş. Eşinin annesi yani. 82 yaşında. Onun cenazesine gidiyorlarmış. Kaza yapmışlar. Diğer arabadakiler de ölmüş.
“Hay Allah. Sonra…”
“Sonrası yok. Bir haftadır mail gelmiyor. Merak ediyorum.”
“Arasana.”
“Telefonları yok. Hiç aklıma gelmemiş almak. Gitsem diyorum. Gitsem mi? Ne dersiniz?”
“Ee Adresleri var mı ki?”
“Var. Gitsem mi? Ne dersiniz?”

Kendi yalanına kendi inanmış neredeyse ağlayacak hale gelmişti.
Rıza Bey: “Git tabii evladım,” dedi. “Schengen vizen var. Git gel. İçin rahat etsin.”  

Can heyecanını bastırıp “Nergis bilmiyor,” dedi. “Anlatmadım ona. Üzülmesin. İş için gittiğimi söylerim. Anlatsa mıydım yoksa? Ne dersiniz?”

“Söyleme” dedi Rıza Bey. “Üzülmesin. Ben arar söylerim. İş için, derim. Ben gönderiyorum derim.”

Nergis babasının tarafından Almanya’ya gönderilen kocasına bir şey demedi. Diyemedi. Hafif asık bir suratla havaalanına kadar bıraktı kocasını. İçeri girmedi. Dış Hatlar Terminali’nin önünde vedalaştılar.

“Varınca haber edersin.”
“Ederim.”

Gitti.

Monika’nın mailinde yazdığı semte gelmişti. Bundan sonra napacağını, Monika’yı nasıl bulacağını bilmiyordu. Tek tek kapıları çalacak hali yoktu. Polise gitti. Almanca yazışmaları gösterip yardım istedi. Teşkilatın ikna olmasına rağmen adrese bir polis nezaretinde gittiler. Monika, Can Sedir'i tanıdığını bir alavere dalavere olmadığını söyleyince polis “İyi günler” diyerek gitti. Monika karşısında Ali’nin babasını görünce şaşırmış ama hemen tanımıştı: “Kilo almışsın.”
“Evet, Sen de zayıflamışsın. Ali? Ali nerede?”
“Okulda, gelir bir saate kadar.”
Oturdular.

Monika’nın yüzü pandomim sanatçıları gibi bembeyazdı. Evde eczane kokusu… Fotoğraftaki kedi ortalarda dolanıyordu. Misafirperverlik hak getire. Umarsız. Camda kim bilir ne zaman yağmış yağmur damlalarının izleri. Halı üstünde oluşmuş pamukçuklar.

“Anlat” dedi. Can. Anlattı Monika.

Öyle uzun uzun, sündüre sündüre, eveleye geveleye değil. Yalın. Kısa. “Kanser” dedi.

“Yayılmış. Yapacak bir şey yok. Son evre.” Acımtırak bir gülüşle…
“Özür dilerim” dedi. “Ali için.”

Uzun süre sustular. Ölüme beş vardı. Kapının kilit sesi odanın sessizliğine de çilingir oldu. Ali gelmişti. Tokalaştılar. Soğuk. Hissiz. Alelade. Sıradan. “Neden geldin?” der gibi. Pişman olmuştu geldiğine. Gelmese de pişman olacaktı ya, neyse. Monika yorgun. Halsiz. Uzandı. Ali, “Yapacağın bir şey yok,” dedi. “Neden geldin?” der gibi. Çıktı odadan. Mutfakta olduğu salona ulaşan seslerden anlaşılıyordu. Monika kaç gün kalacağını sordu. Ve nerede kalacağını... “Akşam dönüyorum” dedi. Ali iki fincan filtre kahve ile geldi. Uzattı. Sessiz. Buyur falan yok. Biyolojik babasına baktı. Üstten üstten. “Neden geldin?” der gibi. Monika uzandığı kanepede sessiz. Ölüme razı. Gözleri baygın. Uyudu uyuyacak. Oğlunun getirdiği kahveyi yudumladı. Ali kahve içine damlattığı sütü karıştırıyordu. Şeker yok. Umarsız Kedi Ali’ye sırnaştı. Ali müdanasız. Monika’nın gözleri kapandı. Öldü mü? Göğsü inip kalkıyor. Ölmemiş. Kıç cebinden çıkardığı cüzdanın içinden kartviziti masaya koydu. Soğumuş kahvesini iki yudumda bitirdi. Ali’nin ve Monika’nın telefonunu istedi. Ali istemeye istemeye bir kâğıda yazdı. Uzattı. “Al da git” der gibi. Kedi Monika’nın yanına yattı. Refakatçi gibi. Ali fincanları kaldırdı. Can Sedir de kıçını... “Ben gidiyorum” dedi. “Bir ihtiyacınız olursa ararsın. Elimden geleni yaparım.” Hiçbir şey demedi Ali. Kafa sallayıp yolcu etti. “Gelmeseydin de olurdu.” der gibi.

Dönüş bileti üç gün sonrasınaydı. Biletini değiştirip erkenden dönebilirdi. Dönmedi. Bir otele yerleşti. Odaya kapandı. Yemeğini bile odasına istiyordu. Monika’ya “Neden mail yazmadın?“ demek şimdi aklına geliyordu. “Görevimi yaptım” diye düşündü. Gittim gördüm.

Bu kadar mıydı? Ya ne kadardı? Hiç umursamadılar bile. Ne yapabilirdim? Ali’de maşallah tam Alman... Yüzüme bile bakmadı. Hıyar. Neyse ne. Yiyip içip uyuyordu otel odasında.

Rıza Bey’e birkaç yalan atıp “döndüğümde teferruatlı anlatırım” demişti. Teferruattan kastı kılıfına uydurmaktı.

Döndü. Anlattı. Uydurdu.

Karısı Nergis’in 5N 1K sorularına da hazırlıklıydı. Onu da atlattı. “Çok özeldim seni” dedi. Sarıldı. “Bak” dedi. “Ne aldım.” Ivoire Balmain. 100 mg. Nergis’ten öpücüklü teşekkür. Sesli olandan. Çocuklarına aldığı çikolataları dağıttı. Sardı sarmaladı. Öptü kokladı. Sıktı sıkıştırdı. Çocuklar yattı. Gece oldu. Seviştiler. Özlemle. Zevkle. Güzel bir uyku çektiler.

Gerine gerine uyandılar. Kahvaltı öncesi, köpeğin, ihtiyaç giderme mesaisini bile zevkle yerine getirdi. Islık çala çala dönmesi de hayli şaşırtıcı gelmişti Nergis’e. Ses etmedi.
Hep birlikte ailece kahvaltı yaptılar. Çok sesli. Leziz. Peynirli zeytinli, yumurtalı sucuklu, salamlı sosisli… Gazeteye göz gezdirip çıktı. Araba. Park yeri. İş yeri. İş. Ev. İş. Ev. İş. Ev. İş. Mail.

Mail Ali’den.

Monika…
Monika ölmüş.
Kupkuru bir mail... Tokat gibi. Buz gibi. SS Subayları gibi. Josef Mengele gibi. Acımasız. Soğuk. “Annem öldü…”

İş. Ev. İş. Ev. İş. Ev.

Hayat devam ediyor. Umarsızca.

 Ali? Tek başına. O da yaşıyor. Aramıyor. Mail atmıyor.

Yokmuşum gibi.
Bilmiyormuş gibi.
Müdanasız.
Asi.

 İş. Ev. İş. Ev. 5N 1K… Kahve. Şekeri az mı ne?
Mail yok.
Çay var.
Müşteri var.
Taner var.
Muhabbete devam.
Yaşamaya devam.
İşler güçler.
Satışlar.
Siparişler.
Salzkammergut şehri.
Hallstätter gölü. 
Belediye başkanı Alexander Scheutz karısının yeğeni.
Kredi kartları.
Slipler.
Rıza Bey’in kolesterolü..
Arabanın otuz bin bakımı.
Balık.
Rakı.
Pisi…
Monika?
Manika öldü.
Ali?
Haber yok.
Gizli.
Saklı.
Susuyor.
“Bırak beni” der gibi.
“Benim babam yok” der gibi.
Germanistik.
Alman usulü; herkes kendine...
Monika? Monika öldü. Öldü.
Hem de Alman usulü.

Kahve de şekersiz mi ne?


Mart 2014


Uğur Mıstaçoğlu