13 Kasım 2014 Perşembe

HAYATIN İÇİNDEN

Belli aralıklarla oğlunu karşısına alır; şöyle baba oğul karşılıklı muhabbet edelim derdi. Bu Pazar günü de o belli aralık günlerden biriydi.
Bak evladım, maşallah koskoca adam oldun. Senin ilk doğduğun günü hiç unutmam: Senin doğumunu beklerken kapı önünde tam on dört sigara içmiş, ikisini amcanın filtresiz sigarasından otlanmıştım. Hatta filtresiz sigara gıcık yapmış ciğerlerimi yakmış, nefes borumu hırpalamış istem dışı bir öksürüğü tetiklemişti.  Nergis ebe, “Nur topu gibi bir kızın oldu, eşin de turp gibi,” diyerek vermişti müjdeyi. Anneni gözümün önüne turp şeklindeki hali gelince bana bir gülme geldi. Hehe. Pardon o ablan Dilara’nın doğumuydu. Yaşlılık işte. İnsan karıştırıyor. Dur bakiyim… Heh, tamam şimdi hatırladım… Annenin doğum sancısı tuttuğunda Kamil dayın koşarak kahveye gelip haber vermişti. Ben kahvede arkadaşlarla okey oynuyordum. Ama öyle parasına falan değil. Maksat hem vakit geçsin, hem birbirimizi kızdıralım. Kaybeden, içilen üç-beş çayın parası verirdi, o kadar. O gün şansız günüm bir el olsun bitememişim. Şansıma küfürler ediyorum. Nihayet Çift okeyli güzel bir el geldi. Solumda oturan Kazım beş taş arası siyah altılıyı atmasın mı? Hemen kaptım tabii. Bir tur sonra yerden çektiğim kırmızı birliyle ıstakamdaki sarı ve siyah birlilerle üçleyip dizili gelen diğer taşlarla birlikte okeye dönmeye başladım. Dayın dizili taşları görünce “Neyse bu el bitsin öyle gideriz” diyerek seyre başlamıştı. O el bırakılmazdı. Sağımdaki Muhsin’le karşımdaki İlyas oynadıktan sonra sıra Kazım’a geldi. İçimden “Hadi Kazım, at bi taşta okeyi atıyım kafanıza” diyerek heyecanla beklerken Kazım yerden çektiği taşla bitmesin mi? Kallavi bir küfürle ıstakaya itekleyip “Ben kaçtım… Hanım evde doğurdu doğuracak; eyvallah.” diyerek dayınla birlikte eve doğru seğirttik. Evin önünde bir ileri bir geri volta atarak ikinci sigaramı yakmıştım ki birden bizim evin balkonunda beliren komşu Müjde Hanım, “Müjdemi isterim” diyerek senin dünyaya geldiğini müjdeledi. Heyecan ve telaşla yaktığım sigara keyif sigarasına dönüşmüştü. Bir hafta sonra “Müjdemi isterim,” diyen müjdeci Müjde Hanım’a o zamanların ünlü çorap markası müjde çoraplarından bir çorap hediye etmiştim.” Müjdeci Müjde Hanım “Bu çok nüktedan ve ucuz bir hediye oldu ama neyse,” demişti.
Sen hep iyi bir çocuktun. Pek tabii ufak tefek yaramazlıkların olurdu olmasına, hangimizin olmamıştır ki? Çocuk kısmının işi bu… Hatırlar mısın bir keresinde kartopu oynarken giriş katının camını kırmıştın da Süleyman Bey’den iyi bir azar işitmiştin. Gülersin tabii… En komiği de sen dört-beş yaşlarındayken eve gelen misafir kadının eteğinin kaldırıp altına girmendi. Kadın elindeki çayı dökmüş, hem seni hem kendini yakmış, kadının siyah iç çamaşırını görmeyen kalmamıştı. Annen senin kulağını çekip arka odaya hapsetmiş, kadın utancından uzunca bir süre evimize gelememişti.
Büyüyünce ne olacaksın sorusuna; doktor, mühendis, öğretmen olacağım yerine “Huni satacağım ben,” derdin. “Neden?” diyenlere de “Herkes birbirine “Deli,” diyor hunisiz deli olmaz der,” hepimizi güldürdün.
Daha neler neler… 
 Büyüdükçe efendiliğin tüm komşular tarafından fark edilmişti. Liseden sonra evime yardım edeceğim, çalışacağım diye tutturmasaydın kim bilir şimdi hangi üniversite de okurdun.
            -Hanımmm! Nerdesin?...
            -Mutfağı topluyordum. Hayırdır?
            -Bir çay koy da içelim hep birlikte.
            -Tamam, bey.
“Biliyor musun evlat, sen çene bakımından hiç bana çekmemişsin. Neyse ki annene de çekmemişsin. Dayın pek konuşkan değildir; ‘erkek dayıya, kız halaya çeker’ diye boşuna dememişler. Fakat boy pos, yakışıklılık, karizma, ağır başlılık aynı ben. Maşallah! Ben senin yaşındayken bir kızı bırakır diğerine koşardım. Annen duymasın, bilirsin çok kıskançtır. Ben annenin peşinden az koşmadım zamanında; neler neler yaptım annenle evlenebilmek için. Bilir misin evlat… Ben tekrar dünyaya gelsem gene annenle evlenirdim. Umarım sende bir gün evlenip kendi yuvanı kurar çoluk çocuğa karışırsın. Bak Dilara ablan nişanlandı, yaza düğün yapacaklar. Damat adayını da beğendim. Efendi bir çocuğa benziyor. Bankada çalışıyormuş. Görevi nedir, orada ne iş yapar bilmem ama banka iyidir; maaşın gününde hesabına yatar. Ablandan üç yaş büyük. Ayrıca onlarda bizim memleketten. Dilara ablan da Mahmut amcanın muhasebe bürosunda işi iyice öğrendi. Azimli kız. Mahmut’ta sağ olsun Dilara’ya kızı gibi sahip çıktı.  “Zehir gibi maşallah, ne göstersem hemen kapıyor,” diyor.
            -Çaylar geldi bey.
            -Heh getir şöyle koy. Çaysız muhabbet yavan oluyor. Gel sende otur… Dilara nerede?
            -Odasında kitap okuyor...
            -Onu da çağır gelsin.
            -Tamam, çağırıyorum.

Kadın çaresiz kızının odasına doğru ilerledi. Dilara babasının belli aralıklarla yaptığı bu konuşmaların çoğunda yer almış, sıkılmış, bunalmış, darlanmış ve babasına: “Siz ne konuşuyorsanız konuşun. Beni bir daha çağırmayın,” diye terslemişti.
Anne, eşini dinliyor, isteklerini yerine getiriyor, kızı asilik yapıyordu. 
Dilara başının altına iki yastık almış yatağına uzanmış Andre  Gide’nin “Kalpazanlar” kitabını okuyordu. Annesi usulca kapıyı tıklayıp çekingen halde girdi kızının odasına.
            -Baban salonda, kardeşini de karşısına almış bir saattir konuşuyor…
            -Gene mi?
-Gene. Çay istedi. Demleyip götürdüm; ‘Sen de otur,’ dedi. Tam oturuyordum, seni sordu; ‘Odasında kitap okuyor,’ dedim. ‘Çağır O da gelsin,’ dedi... Hadi kızım, sende gel. Zaten yakında evlenip gideceksin; evlene kadar idare et, kırma babanı.
            -Off anne yaa!
            -N’apiyim kızım? Koymuş kardeşinin fotoğrafını karşısına konuşup duruyor.
            -Anne kardeşim öleli iki yıl oldu. Babam bunu ne zaman kabullenecek?...
            -Şehitler ölmez kızım, bilmez misin?
            -Dilara, Andre  Gide’nin, “Vatan uğruna öldüklerini sananlar, aslında kimlerin çıkarları uğruna öldüklerini bilselerdi, hayat bambaşka olurdu.” satırları geldi aklına. Andre Gide’nin bu genellemesi bizim Mehmetçiklerimiz için de geçerli miydi acaba?  Bu satırlarını annesine okumak istese de annesinin anlamayacağı düşünüp bu isteğinden vazgeçti. Sonra baba oğul sohbetine dâhil olmak için isteksizce yatağından doğrulup terliklerini giyip salona doğru yöneldi…

Kasım 2013

Uğur Mıstaçoğlu

"Rahat Batınca" adlı kitabımdan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumsuz kalmayınız...