4 Kasım 2014 Salı

EVET, ONUNLA...

Ben ak diyordum o kara anlıyordu. Tek anlaştığımız yer yatak odasıydı. Bir süre ayrı kalsak iyi olur düşüncesiyle bir haftadır görüşmemiştik. Hafta boyunca anlaşamadığımız konusunda nasıl anlaşabileceğimizi düşündüm durdum. Olmuyordu. Çok farklı insanlardık. Misal ben sessizlikten hoşlanırken, o yüksek sesle müzik dinlemekten hoşlanıyordu. Ben sigara tiryakisiydim, o sakız. Ben kitap delisiydim, o magazin. Hadi bunlar neyse de her söylediğimi yanlış anlaması beni çok yoruyordu. Keşke şimdi arasa, “Bitti,” dese ve bitse. Bir ilişkiyi bitirmek hep zor gelmiştir bana. Ya da ne biliyim, hiç aramasa mesela. Hiç yokmuş gibi. Ben de onu aramasam, bitse öylece.
Akşamüzeri mesaj attı: “Yarın 17.00 de her zamanki çay bahçesine gel, konuşalım.”  
“Tamam,” yazıp gönderdim. Kararlıydım. Yarın bu işi bitirecektim.

İş görüşmesine gelmişcesine gergindim. Benden iki dakika sonra o geldi. Selam sabah yok. İki çay söyledim. Bir süre konuşmadan oturduk. Konuşmaya başlamak istiyor ama nereden başlayacağını bilemiyor gibiydi. Söylemeden gelen çaylar için garsona teşekkür ettim. Taburedeki kıçını bir sağa bir sola devirdi. Önce “Hık,” dedi “Gık,” dedi. “Öhö,” dedi.  Sonra etrafa bir göz attı. Ağzındaki sakızı çıkarıp işaret parmağıyla bastırdı küllüğe. Sigara söndürüyor sanki. “Doğruyu söylemek gerekirse… “ dedi, durdu. Bana döndü. Mimiklerimi ölçmeye çalışır gibiydi.
Yalandan öksürdü. “Öhö”
Öksürük arasında lafı alıp “Yalan öyle nüfuz etmiş ki insanların diline ‘doğruyu söylemek gerekirse diye bir cümle kalıbı var,’  der Dostoyevski”  dedim.
Sözünü kesmemden hoşlanmadığı belliydi. Sinirli gözükmeye çalışarak eliyle alnını sıvazladı. “Evet,” dedim. “Doğruyu söylemek gerekirse bu ilişki yürümeyecek.”
Çay kaşığını tabağın kenarına koydu. Çayından bir yudum aldıktan sonra sordu: “Dostonoski kim?”
“Dostoyevski,” diye düzelttim.
“Her neyse,” diyerek soruyu cevaplamamı bekledi. “Dostoyevski işte.“ dedim. “Rus roman yazarı… Tanımıyor musun?” Çayından son yudumu alırken düşünür gibi yaptı. Bardağı tabağa sertçe vurup ortasını denk getiremeyince tabağın kenarındaki çay kaşığı havada parende atıp yere düştü. “Biliyordum zaten.” dedi. “Biliyordum.”
Çay boşlarını alan garsona iki çay daha söyledim.  
Başı önde, eli yüzünde durdu bir süre. Çantasından çıkardığı selpakla burnunu siliyormuş gibi yaptıktan sonra avucunu içinde buruşturdu. “Biliyordum,” diye fısıldadı gene, başını emme basma tulumba gibi sallarken. Neyi bildiğini merak ediyordum. Daha doğrusu gene neyi yanlış anladığını…
Kafasını kaldırdı. Gözleri titriyordu. “Demek Rus kadınlarına dadandın. Hem de roman yazarı öyle mi? Dostoneski’miyiş. Nataşa desene sen şuna.”
O an bir özlü söz de ben buldum: “Cahil biriyle yatmaktansa, otuz bir çekmek daha iyidir.”
“Dostoyevski,” diye düzelttim gene.  Çaylarımız tazelenmişti. Aşağılarcasına yüzüne baktım “Öncelikle Dostoyevski kadın değil erkek…” dedim. Devamını getiremedim çünkü pörtlettiği gözleriyle “Erkek mi? diye gene araya girdi. Yani beni bir erkekle mi?.. “
Bir kere de bir şeyi düzgün anla be kadın. Off.  Ses tonumu yükseltip “Dostoyevski öleli 133 yıl oldu, sen neden bahsediyorsun?” dedim.
“Yaa!” dedi. “Demek ölü sevicisin?”
Hasbinallah ve nimel vekil.
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Kalkıp hızla uzaklaşmak istedim. Senden de senin yanlış anlamalarından da bıktım usandım artık demek istesem de son günün hatırına sustum. Onu kırmak, incitmek istemiyordum. Sonuçta bu onu son görüşümdü ve iyi bitsin istiyordum.
Kişisel gelişim kitaplarının birinde şöyle diyordu: "Karşı tarafı suçlamak yerine başka birinin söylediği bir sözü örnek vererek karşı tarafın direncini kırabilirsiniz." Ya da öyle bir şey işte… “Neden sonra farkına varıyor insan ayağına takılan bütün taşları yoluna kendi döşediğini...” der demez bu sefer o girdi araya… “Bunu da mı Dostunovski söylemiş.”
“Hayır canım! Bunu Tolstoy söylemiş.”
“Toltoy da kim?”
“Toltoy değil, Tolstoy”
“Her neyse.”
“Rus roman yazarı...”
“Onunla mı aldatıyorsun beni?”
Daha fazla dayanamayacaktım. Ayağa kalktığım gibi bağırarak, “Evet,” dedim. “Onunla… Tolstoy’la aldatıyorum seni. Rahatladın mı?”
Çay bahçesindeki kalabalık bizim masaya bakıyordu. Cebimden bozuk paraları çıkarıp masaya koydum ve herkesin duyabileceği şekilde,“Tolstoy der ki dedim: ‘Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden ikisini de harcayın gitsin.’
Yerdeki çay kaşığına bir tekme savurup hızlı adımlarla uzaklaştım. Bu kadar bilgisiz bir kadınla birlikte olabildiğime inanamıyordum. Hiç yakışıyor muydu bana? Yatarken iyiydi ama. Off. Vicdan azabından kötüsü yok. Başım ağrıyordu. Üst üste iki sigara içtim. Sanırım glikoz beynime uğramadan penisime gidiyor. Az önce geçmiş olduğum otobüs durağına doğru dönüp yürümeye devam ettim. Şoför kalkıyoruz anlamında ara gazı veriyordu. Koşarak yetiştim. Biner binmez kalktı. Yol boyunca konuştuklarımızı düşünürken nedense Tolstoy’un ölüm yılını hatırlamadığımı fark ettim. Eve gelir gelmez bir duş alıp pijamalarımı giydim. Tolstoy’un kaç yılında öldüğünü öğrenmek için internete girdiğimde Tolstoy’un daha önce hiç okumadığım şu sözüyle karşılaştım: “Kimse kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir bilmelisin. Küçümsediğin her şey için, gün gelir önemsediğin bir bedel ödersin.”

Kasım 2014

Uğur Mıstaçoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumsuz kalmayınız...