28 Kasım 2014 Cuma

BİZ SENİ ÇİNGENELERDEN ALDIK

Babamın itirafından sonra şaka yaptığını düşünerek iki kez sormuş ikisinde de aynı cevabı alarak yıkılmıştım. Bunca yıl yalan söylediği konusunda yalan söylemediği belliydi. Beş buçuk sene boyunca bana yalan söylediklerine inanamıyordum. O gece sabaha kadar ağladım. Psikolojim iyice bozulmuştu. Ağlamaktan gözlerim şişmişti. Yüzümü yıkarken aynaya baktım. Gerçekten de hiç birine benzemiyordum. Babamdan daha saçlı, annemden daha esmer, kardeşimden daha uzundum. Bu evde sığıntı gibi yaşayamazdım. Tası tarağı toplayıp gitmem gerektiğini biliyor, nereye gideceğimi bilmiyordum.

O gün, gün boyu ne yapmam gerektiğini düşündüm durdum. Dün itibariyle üvey olduğumu öğrendiğim evin kadınına anne dememeye özen göstererek akşamı yaptım. Akşam yemeğini yerken -üvey- babam iş yerinde çalışan birinin kovulduğunu anlatıyor, kardeşimin yanaklarından makas alıyor, beni görmezden geliyordu.


Gece rüyamda Çingen Haluk adlı bir adam evin kapısına geliyor, beni alıp at arabasının arkasına atıyor, bozuk ve taşlı yollardan seke seke giderken atların isimlerini söylüyor: “Soldaki Düldül, sağdaki Karakaçan.” Ne kadar yaratıcı… O an, bu iki beygir gücündeki araç sürücüsü kavruk adama ne kadar benzediğimi fark ediyorum. Bir süre daha gittikten sonra derme çatma bir çadırın önünde duruyoruz. Başı bağlı, şalvarlı ve şişmanca bir kadın beni bağrına basıp “Ceyhunum,” diyor. “Yavruum!” Kadının koca memelerinin arasına bastırılmış yüzümü geri çekip “Ter kokuyorsun,” diyorum. Birisi ben yaşlarda, diğeri benden küçük iki çocuk koşturarak geliyorlar. Ufak olan anadan üryan... Çingen Haluk, “Bunlar da kardeşlerin,” diyor. “Bu Selim, bu da Sedat.” Aman ne güzel. Mahalleden arkadaşım Teoman’ı görüyorum. Uzaktan bağırıyor: “Şimdi anladın mı sana neden piç dediğimizi?” Yerin dibine giriyorum. Çingen Haluk, Teoman’ı ensesinden yakalayıp poposunu tekmeliyor, “Sen benim oğluma nasıl piç dersin?” diyor. Beni sahiplenmesi hoşuma gidiyor. Teoman arkasına bakmadan kaçıyor. Kikir kikir gülüyorum. Aslan babam benim. Anadan üryan çocuk -Sedat- elini pipisinden çekip elimdeki misketleri istiyor. “Al kardeşim,” diyorum.  Annem benim şerefime tenekede tavuk yaptığını, birazdan hazır olacağını söylüyor. Tenekede tavuk mu? Babam beni çadırın yanındaki tabureye oturtup anlatıyor: Yetmiş iki tane çocuğunun varmış, altmış dokuzunu sağa sola dağıtmış. Oha! Annem falcılık yapıyor, kendisi yan gelip yatıyormuş. Ohh ne güzel valla. Benim de artık çalışmam lazımmış. Koca adam olmuşum. Daha beş buçuk yaşındayım ya. Çadırın masraflarıyla başa çıkamıyormuş.“İyi de baba,” dedim. (Evet, ağzımdan çıkan buydu; baba! Bu Çingen Haluk’u ilk babalamamdı). “Ben bu sene okula başlayacaktım.” Gevrek gevrek güldükten sonra, “Okuyup ne yapacaksın?” diye sordu. Manyak lan bu adam diye düşünürken tam önümde bir belediye otobüsü durdu. Evet, en iyisi kaçmaktı. Koşar adım otobüse bindim. Sarıklı, sakallı şoföre “Nereye gidiyor bu otobüs?” diye sordum, “Danimarka,” dedi. “Uyar,” dedim. Elimin ayasını makineye yanaştırarak akbil sesi çıkardım. “düüüürüt” Şoför yemedi. “İn lan aşağı pis Çingene,” dedi. İndim.  Anadan üryan kardeşim, kendisine verdiğim misketleri ısıra ısıra yerken, diğeri etraftan çalı çırpı topluyordu.

Geniş gövdeli bir ağacın arkasına saklanmış birinin bizi gözlediğini gördüm. Teoman? Evet, o. Babama söyledim, çadırın içinden tüfeğini alıp Teoman’a ateş etmeye başladı. Yuhh! Bir an önce kaçsam iyi olacak diye düşünürken üç ekip otosu siren çala çala gelip önümüzde durdu. “Etrafınız sarıldı, teslim olun.”  Polislerden biri üvey babammış. Mahallenin tüm Çingeneleri toplanmaya başladı. Çatışmanın başlamasıyla, çadırın arkasına gizlendim. Çingenelerden bir grup, yanında getirdikleri sazlarla çalıp söylemeye başladı. (Abe kaynana n’aptın bize…)  Anadan Üryan, benden aldığı misketleri sapanla polislere atıyordu. Annem olacak kadın pişirdiği tavuğun suyunu, su tabancasına doldurmuş polislere sıkıyordu.

Birden üvey babamla burun buruna geldik. Beni kucakladı ve “Ceyhun,” dedi. “Ben sana şaka yaptım.” dedi. “Gerçek baban benim.” dedi. Olabildiğince kızgın bir yüz ifadesi takınarak “Böyle şaka mı olur lan!” dedim. “Babaya lan denilmez,” dedi. “Sen beni Çingenelerden aldığını söylerken iyiydi ama.” dedim. “Özür dilerim,” dedi. “Ebenin…”  dedim. “Hiiiişt” dedi. Cümlenin devamını içimden tamamlamak zorunda kaldım. O sırada Çingen Haluk elindeki tüfekle babamı alnının çatısından vurdu. Ne oluyor ya? Babamla birlikte yere düştük. “Babaaaa!” Akbabalar üstümüzde dönmeye başladı. Yüzüne savaş boyaları sürmüş bir kadın Çingen Haluk’a uçan kafa atıp burnunu kırdı. Rambo’nun dişi versiyonu bu kadın annemden başkası değildi. “Anne!” dedim “Annecim.” Annem cebinden çıkardığı çipi alnıma yapıştırıp akbilini uzattı “Al şunu, kaç git buradan. Ben gittiğin yeri çipten bulurum.” dedi. Annemin teknolojiyi bu derece iyi kullandığını bilmiyordum.  O sırada bacağımda ince bir sızı hissettim. Çingen Haluk’un ben yaşlardaki oğlu elindeki şırıngayı göstererek Çingen DNA’sı enjekte ettiğini söyledi. Gözüm karardı. Uyandığımda buz dolu küvetin içinde buldum kendimi. Böbreklerimin ikisini birden almışlardı.

“Böbreklerim!” diye bağırarak uyandım. Sabah olmuş. Annem yanaşıp “Ne böreği?” evladım dedi. Elimle böbreğimin olduğu yeri yokladım, “Börek değil, böbrek,” dedim.

Rüyamı anlatınca sıkı sıkı sarıldı. Huzur kokuyordu. Babamın şaka yaptığını söyledi, inanmadım.  “Bak,” dedi “Gözlerinin rengi aynı baban.” Omuz silktim. Çantasından küçük bir ayna çıkardı, gamzesini göstermek için güldü. “Gül bak,” dedi “Bu gamzeden sende de var.” “Olabilir,” dedim. “Bu bir şey ifade etmez.” Sonra fotoğraf albümleri, tutulan günlükleri, doğum kaydını gösterdi. Gene inanmadım. “Bekle o zaman,” dedi. Cep telefonundan babamı arayıp hoparlörü açtı. “Ferdi, Allah seni kahretmesin e mi…” dedi. Bir yandan da bana göz kırpıyordu. Babam telaşla sordu: “Ne oldu hayatım?”
“Bir şaka yapayım dedin çocuğun tüm psikolojisini bozdun. Ceyhun’u evden kaçarken yakaladım.” dedi. Babam, “Ben şaka yapmıştım, ne bileyim böyle ciddiye alacağını.” dedi. Annem ne haber anlamında bir göz daha kırptı. İkna olsam iyi olacaktı. Bende anneme göz kırptım. Sarıldık uzun uzun. Canım annem!


 Kasım 2014

Uğur Mıstaçoğlu




20 Kasım 2014 Perşembe

ALIŞMADIK GÖTTE DON DURMAZ

Umutlarım yeşermeden bitiyordu. Tenin tene değdiği GDO’lu gecelerin anason kokulu sabahında, samimiyetsiz bir “günaydın”la uyanmaktan bıkmıştım. Aza kanaat eden bir kuşağın evladı olarak 
çokluğun yokluğunda boğulmaktı benimki. Tek bir kişinin yokluğu çevremdeki çokluğu yok etsin istiyordum. Kirlenmiş ruhumu olduğu gibi kabul etmek, temizlemeye çalışmaktan daha kolay geliyordu. Hiçbir şeyi derinlemesine ele alamamamın bedeliydi bu mutsuzluk. Sabır hıza, zor kolaya yenik düşüyordu. Bilinçaltım; “yakalarsan öp”, “sevişmeden uyuma” tarzında subliminal mesajlar veren şarkılarla doluydu. Bir sonbahar akşamı rastladığım birine, “Neden başınızı öne eğdiniz?” diye soramıyordum. Alışmadık götte don durmaz misali alışkanlıklarımdan, kolaycılıktan vazgeçemiyordum. Devir “Kullan at” devriydi. Bu açıdan bakıldığında, atalarımızın “Alışmadık götte don durmaz” sözüyle kapitalizm’in dayattığı“Kullan at” önermesi tamamen aynı; ikisinde de don yerinde durmuyor.


Kasım 2014

Uğur Mıstaçoğlu

13 Kasım 2014 Perşembe

ALOO BUYRUN!

Aloo…aloo buyrun… Kim? He evet… Evet, adım Darcan siz kimsiniz? Nerden arıyorsunuz? Niçin arıyorsunuz? İsmimi nerden buldunuz… Ne cell? Ha Turkcell. O hala Türk mü? Bilmiyor musunuz? Peki, siz kimsiniz? Aycell mi? Çok uyumlu, çok güzel Türkcell’den Aycell Hanım. Bürükcell’den mi arıyorsunuz? Efendim! Kamp kuruyorsunuz, kurun tabi. Nerede kuruluyor bu kamp? Servisiniz var mı? Ulaşım sağlanıyor mu? Her şey dâhil mi? Nasıl… Kampanya mı? Gene mi kampanya? Evet evet, vaktim çok hiç işim yok, iyi ki aradınız Aycell Hanım ,sizi iş edinebilirim. Yani size iş olabilirim demek istiyorum. Konuya girmek istiyorsunuz, tabi girin beklemenin âlemi yok direkt konuya girelim. Konu neydi? He kampanya tamam dinliyorum. Konuşmalarımız kayıt altına mı alınıyor? Neden kayıt altına alınıyor… Kim alıyor… Kaydın altında ne var… Sizin altınızda ne var… Tamam, kızmayın alt tarafı, alt tarafınızda ne var onu söyleyeceksiniz… Tamam, haklısınız üstten başlayalım, üstünüzde ne var? Neden söylemiyorsunuz müşteri memnuniyeti diye bir şey var. Neyse, kim kaydediyor bu kaydı? Bizim konuştuklarımızı neden başkaları dinliyor? Nasıl başlayacak ilişkimiz? Kayıt altına alanlar şahit mi oluyor? Daha iyi hizmet verebilmek için mi? Anlıyorum çok güzel bir uygulama, tebrik ediyorum, nasıl daha iyi hizmet vereceksiniz? Daha iyi hizmet verebilmek için kaydediliyorsa bu konuşmalar demek şu an dandirik hizmet alıyorum, dandirik olmayan iyi hizmet verebilmek için neden ben kobay olarak kullanıyorum... siz beni daha iyi hizmet vereceğiniz zaman arayın o zaman görüşelim.
Aloo Aycell Hanım orda mısınız? Nasıl? Kolonya mı sürdünüz? Oh iyi gelmiştir, kokusu buraya kadar geldi. Bilgilerime ulaşıyorsunuz otuz saniye bekleteceksiniz… Durun o zaman bende bir gazoz alıyım geliyorum. Evet, geldim buyurun dinliyorum. Rica ederim otuz saniyenin lafı mı olur, müsaade ederseniz ben size tam bir gün ayırmak isterim
Baba adım mı? Kimlikte Cabbar olduğuna dair bilgiler var ama ben emin değilim. Nasıl mı? Ben o an milyarlarca sperm arasından birinci olmak için yarışmaktaydım. Çok tembel bir sperm olarak hiç kazanma şansım olmadığından, önümden hızla geçen spermin sırtına atladım. Şansıma o birinci olarak kapıdan içeri girdi ben sırt farkıyla ikinci oldum.
İçerdeki yerleşkede kordon bana bağlandı, annemin yediği yemekler önce bana geliyor sonra benden artanları kardeşim yiyordu, benden bir şey artmayınca o öldü, ben onu da yedim. Sonra içeride ne kadar kaldım bilmiyorum ne zaman çıktım onu da hatırlamıyorum. Bu baban bu annen dediler yok değil diyemiyorsun, test yaptırsan bir sürü para. Siz Cabbar olarak bilin ben kendisini öyle kabul ettim. Geldik mi kampanyaya? Annemin kızlık soyadını mı? Anne mi karıştırmayalım, Aycell Hanım n’apıcaksınız annemin kızlık soyadını? Annemin kızlığı mı kalmış? Olmayan kızlığın soyadı mı olur? Hem kısmetse bir gün tanıştırırım sizi, ben ciddi düşünüyorum. Kırk yıllık uzman bekârım, tam yeter artık bu abazanlık evleneyim diye düşünürken, siz aradınız. Açık sözlü müyüm? Gayet tabi çok açığımdır şu an üstümde ne yok söyleyebilirim isterseniz. Nasıl? Benden hoşlandınız mı? Hadi be!...Buluşalım mı? Buluşalım tabi. Nerde buluşacağız? Nasıl buluşacağız? Söylüyorsunuz… Tamam yazıyorum… Tamam, biliyorum orayı, buluşulası bir mekândır, tebrik ediyorum çok doğru bir karar. Telefonunuz? Doğal olarak 532 li... tamam yazdım. on dokuz da. Güzel bir kampanya oldu. Görüşürüz Aycell Hanım. Çok öpüyorum…
Alo alo Kubbettin naber? Darcan yanında mı? Versene telefona… Darcan, oğlum telefonunu bende unutmuşsun, Aycell aradı, Aycell kim mi? Türkcell Aysel! Tabi biliyorum tanımıyorsun, dinle lan anlatıyorum işte, bir kampanya varmış diye başladı aşkımız, kızlık bekâretinden devam etti, muhabbet çok hoşuna gitti. Efendim? Yok, oğlum ciddiyim yarım saattir konuşuyoruz Aycell bana âşık oldu ama beni sen zannediyor. Gel bana cep telefonunu al, hem adresi yazıyorum yapışkanlı abazan defterine sen gidip görüşürsün. Gülersin tabi, köftehor seni, hadi bu kıyağımı da unutma. Ben çıkıyorum anahtar sende var gelip alırsın telefonunu, gelirken bir pasta al akşam yeriz. Tamam, hadi unutma saat on dokuz da.
Alo, Darcan nerdesin oğlum saat on iki oldu? Ayrıca senin sesine ne oldu? Efendim? Nasıl? Siz kimsiniz? Polis mi? Neden Darcan’ın telefonunu siz açıyorsunuz? Sizin arayanınız olmuyor mu? Neden Darcan konuşacak durumda değil? Komada mı? Neden girmiş komaya? Nasıl girmiş? Kim sokmuş? Aycell adlı bayanın abisi Mürcell sokmuş...Nereden sokmuş? Nasıl sokmuş? Mürcell sokucu muymuş? Nasıl...Namus meselesi miymiş? Ne namusu? Kimin namusu? Efendim? Aycell mi? Yok ben tanımıyorum Aycell’i, tabi, tabi memur bey. Hangi hastanedesiniz? Anladım, ben de gelirdim tabi ama namussuzları ziyaret etmeyi sevmiyorum…
Teşekkür ederim… Hürmetler.
Alooo merhabalar, Türk Hava Yolları mı?

Uğur Mıstaçoğlu

"Rahat Batınca" adlı kitaptan...

HAYATIN İÇİNDEN

Belli aralıklarla oğlunu karşısına alır; şöyle baba oğul karşılıklı muhabbet edelim derdi. Bu Pazar günü de o belli aralık günlerden biriydi.
Bak evladım, maşallah koskoca adam oldun. Senin ilk doğduğun günü hiç unutmam: Senin doğumunu beklerken kapı önünde tam on dört sigara içmiş, ikisini amcanın filtresiz sigarasından otlanmıştım. Hatta filtresiz sigara gıcık yapmış ciğerlerimi yakmış, nefes borumu hırpalamış istem dışı bir öksürüğü tetiklemişti.  Nergis ebe, “Nur topu gibi bir kızın oldu, eşin de turp gibi,” diyerek vermişti müjdeyi. Anneni gözümün önüne turp şeklindeki hali gelince bana bir gülme geldi. Hehe. Pardon o ablan Dilara’nın doğumuydu. Yaşlılık işte. İnsan karıştırıyor. Dur bakiyim… Heh, tamam şimdi hatırladım… Annenin doğum sancısı tuttuğunda Kamil dayın koşarak kahveye gelip haber vermişti. Ben kahvede arkadaşlarla okey oynuyordum. Ama öyle parasına falan değil. Maksat hem vakit geçsin, hem birbirimizi kızdıralım. Kaybeden, içilen üç-beş çayın parası verirdi, o kadar. O gün şansız günüm bir el olsun bitememişim. Şansıma küfürler ediyorum. Nihayet Çift okeyli güzel bir el geldi. Solumda oturan Kazım beş taş arası siyah altılıyı atmasın mı? Hemen kaptım tabii. Bir tur sonra yerden çektiğim kırmızı birliyle ıstakamdaki sarı ve siyah birlilerle üçleyip dizili gelen diğer taşlarla birlikte okeye dönmeye başladım. Dayın dizili taşları görünce “Neyse bu el bitsin öyle gideriz” diyerek seyre başlamıştı. O el bırakılmazdı. Sağımdaki Muhsin’le karşımdaki İlyas oynadıktan sonra sıra Kazım’a geldi. İçimden “Hadi Kazım, at bi taşta okeyi atıyım kafanıza” diyerek heyecanla beklerken Kazım yerden çektiği taşla bitmesin mi? Kallavi bir küfürle ıstakaya itekleyip “Ben kaçtım… Hanım evde doğurdu doğuracak; eyvallah.” diyerek dayınla birlikte eve doğru seğirttik. Evin önünde bir ileri bir geri volta atarak ikinci sigaramı yakmıştım ki birden bizim evin balkonunda beliren komşu Müjde Hanım, “Müjdemi isterim” diyerek senin dünyaya geldiğini müjdeledi. Heyecan ve telaşla yaktığım sigara keyif sigarasına dönüşmüştü. Bir hafta sonra “Müjdemi isterim,” diyen müjdeci Müjde Hanım’a o zamanların ünlü çorap markası müjde çoraplarından bir çorap hediye etmiştim.” Müjdeci Müjde Hanım “Bu çok nüktedan ve ucuz bir hediye oldu ama neyse,” demişti.
Sen hep iyi bir çocuktun. Pek tabii ufak tefek yaramazlıkların olurdu olmasına, hangimizin olmamıştır ki? Çocuk kısmının işi bu… Hatırlar mısın bir keresinde kartopu oynarken giriş katının camını kırmıştın da Süleyman Bey’den iyi bir azar işitmiştin. Gülersin tabii… En komiği de sen dört-beş yaşlarındayken eve gelen misafir kadının eteğinin kaldırıp altına girmendi. Kadın elindeki çayı dökmüş, hem seni hem kendini yakmış, kadının siyah iç çamaşırını görmeyen kalmamıştı. Annen senin kulağını çekip arka odaya hapsetmiş, kadın utancından uzunca bir süre evimize gelememişti.
Büyüyünce ne olacaksın sorusuna; doktor, mühendis, öğretmen olacağım yerine “Huni satacağım ben,” derdin. “Neden?” diyenlere de “Herkes birbirine “Deli,” diyor hunisiz deli olmaz der,” hepimizi güldürdün.
Daha neler neler… 
 Büyüdükçe efendiliğin tüm komşular tarafından fark edilmişti. Liseden sonra evime yardım edeceğim, çalışacağım diye tutturmasaydın kim bilir şimdi hangi üniversite de okurdun.
            -Hanımmm! Nerdesin?...
            -Mutfağı topluyordum. Hayırdır?
            -Bir çay koy da içelim hep birlikte.
            -Tamam, bey.
“Biliyor musun evlat, sen çene bakımından hiç bana çekmemişsin. Neyse ki annene de çekmemişsin. Dayın pek konuşkan değildir; ‘erkek dayıya, kız halaya çeker’ diye boşuna dememişler. Fakat boy pos, yakışıklılık, karizma, ağır başlılık aynı ben. Maşallah! Ben senin yaşındayken bir kızı bırakır diğerine koşardım. Annen duymasın, bilirsin çok kıskançtır. Ben annenin peşinden az koşmadım zamanında; neler neler yaptım annenle evlenebilmek için. Bilir misin evlat… Ben tekrar dünyaya gelsem gene annenle evlenirdim. Umarım sende bir gün evlenip kendi yuvanı kurar çoluk çocuğa karışırsın. Bak Dilara ablan nişanlandı, yaza düğün yapacaklar. Damat adayını da beğendim. Efendi bir çocuğa benziyor. Bankada çalışıyormuş. Görevi nedir, orada ne iş yapar bilmem ama banka iyidir; maaşın gününde hesabına yatar. Ablandan üç yaş büyük. Ayrıca onlarda bizim memleketten. Dilara ablan da Mahmut amcanın muhasebe bürosunda işi iyice öğrendi. Azimli kız. Mahmut’ta sağ olsun Dilara’ya kızı gibi sahip çıktı.  “Zehir gibi maşallah, ne göstersem hemen kapıyor,” diyor.
            -Çaylar geldi bey.
            -Heh getir şöyle koy. Çaysız muhabbet yavan oluyor. Gel sende otur… Dilara nerede?
            -Odasında kitap okuyor...
            -Onu da çağır gelsin.
            -Tamam, çağırıyorum.

Kadın çaresiz kızının odasına doğru ilerledi. Dilara babasının belli aralıklarla yaptığı bu konuşmaların çoğunda yer almış, sıkılmış, bunalmış, darlanmış ve babasına: “Siz ne konuşuyorsanız konuşun. Beni bir daha çağırmayın,” diye terslemişti.
Anne, eşini dinliyor, isteklerini yerine getiriyor, kızı asilik yapıyordu. 
Dilara başının altına iki yastık almış yatağına uzanmış Andre  Gide’nin “Kalpazanlar” kitabını okuyordu. Annesi usulca kapıyı tıklayıp çekingen halde girdi kızının odasına.
            -Baban salonda, kardeşini de karşısına almış bir saattir konuşuyor…
            -Gene mi?
-Gene. Çay istedi. Demleyip götürdüm; ‘Sen de otur,’ dedi. Tam oturuyordum, seni sordu; ‘Odasında kitap okuyor,’ dedim. ‘Çağır O da gelsin,’ dedi... Hadi kızım, sende gel. Zaten yakında evlenip gideceksin; evlene kadar idare et, kırma babanı.
            -Off anne yaa!
            -N’apiyim kızım? Koymuş kardeşinin fotoğrafını karşısına konuşup duruyor.
            -Anne kardeşim öleli iki yıl oldu. Babam bunu ne zaman kabullenecek?...
            -Şehitler ölmez kızım, bilmez misin?
            -Dilara, Andre  Gide’nin, “Vatan uğruna öldüklerini sananlar, aslında kimlerin çıkarları uğruna öldüklerini bilselerdi, hayat bambaşka olurdu.” satırları geldi aklına. Andre Gide’nin bu genellemesi bizim Mehmetçiklerimiz için de geçerli miydi acaba?  Bu satırlarını annesine okumak istese de annesinin anlamayacağı düşünüp bu isteğinden vazgeçti. Sonra baba oğul sohbetine dâhil olmak için isteksizce yatağından doğrulup terliklerini giyip salona doğru yöneldi…

Kasım 2013

Uğur Mıstaçoğlu

"Rahat Batınca" adlı kitabımdan

4 Kasım 2014 Salı

EVET, ONUNLA...

Ben ak diyordum o kara anlıyordu. Tek anlaştığımız yer yatak odasıydı. Bir süre ayrı kalsak iyi olur düşüncesiyle bir haftadır görüşmemiştik. Hafta boyunca anlaşamadığımız konusunda nasıl anlaşabileceğimizi düşündüm durdum. Olmuyordu. Çok farklı insanlardık. Misal ben sessizlikten hoşlanırken, o yüksek sesle müzik dinlemekten hoşlanıyordu. Ben sigara tiryakisiydim, o sakız. Ben kitap delisiydim, o magazin. Hadi bunlar neyse de her söylediğimi yanlış anlaması beni çok yoruyordu. Keşke şimdi arasa, “Bitti,” dese ve bitse. Bir ilişkiyi bitirmek hep zor gelmiştir bana. Ya da ne biliyim, hiç aramasa mesela. Hiç yokmuş gibi. Ben de onu aramasam, bitse öylece.
Akşamüzeri mesaj attı: “Yarın 17.00 de her zamanki çay bahçesine gel, konuşalım.”  
“Tamam,” yazıp gönderdim. Kararlıydım. Yarın bu işi bitirecektim.

İş görüşmesine gelmişcesine gergindim. Benden iki dakika sonra o geldi. Selam sabah yok. İki çay söyledim. Bir süre konuşmadan oturduk. Konuşmaya başlamak istiyor ama nereden başlayacağını bilemiyor gibiydi. Söylemeden gelen çaylar için garsona teşekkür ettim. Taburedeki kıçını bir sağa bir sola devirdi. Önce “Hık,” dedi “Gık,” dedi. “Öhö,” dedi.  Sonra etrafa bir göz attı. Ağzındaki sakızı çıkarıp işaret parmağıyla bastırdı küllüğe. Sigara söndürüyor sanki. “Doğruyu söylemek gerekirse… “ dedi, durdu. Bana döndü. Mimiklerimi ölçmeye çalışır gibiydi.
Yalandan öksürdü. “Öhö”
Öksürük arasında lafı alıp “Yalan öyle nüfuz etmiş ki insanların diline ‘doğruyu söylemek gerekirse diye bir cümle kalıbı var,’  der Dostoyevski”  dedim.
Sözünü kesmemden hoşlanmadığı belliydi. Sinirli gözükmeye çalışarak eliyle alnını sıvazladı. “Evet,” dedim. “Doğruyu söylemek gerekirse bu ilişki yürümeyecek.”
Çay kaşığını tabağın kenarına koydu. Çayından bir yudum aldıktan sonra sordu: “Dostonoski kim?”
“Dostoyevski,” diye düzelttim.
“Her neyse,” diyerek soruyu cevaplamamı bekledi. “Dostoyevski işte.“ dedim. “Rus roman yazarı… Tanımıyor musun?” Çayından son yudumu alırken düşünür gibi yaptı. Bardağı tabağa sertçe vurup ortasını denk getiremeyince tabağın kenarındaki çay kaşığı havada parende atıp yere düştü. “Biliyordum zaten.” dedi. “Biliyordum.”
Çay boşlarını alan garsona iki çay daha söyledim.  
Başı önde, eli yüzünde durdu bir süre. Çantasından çıkardığı selpakla burnunu siliyormuş gibi yaptıktan sonra avucunu içinde buruşturdu. “Biliyordum,” diye fısıldadı gene, başını emme basma tulumba gibi sallarken. Neyi bildiğini merak ediyordum. Daha doğrusu gene neyi yanlış anladığını…
Kafasını kaldırdı. Gözleri titriyordu. “Demek Rus kadınlarına dadandın. Hem de roman yazarı öyle mi? Dostoneski’miyiş. Nataşa desene sen şuna.”
O an bir özlü söz de ben buldum: “Cahil biriyle yatmaktansa, otuz bir çekmek daha iyidir.”
“Dostoyevski,” diye düzelttim gene.  Çaylarımız tazelenmişti. Aşağılarcasına yüzüne baktım “Öncelikle Dostoyevski kadın değil erkek…” dedim. Devamını getiremedim çünkü pörtlettiği gözleriyle “Erkek mi? diye gene araya girdi. Yani beni bir erkekle mi?.. “
Bir kere de bir şeyi düzgün anla be kadın. Off.  Ses tonumu yükseltip “Dostoyevski öleli 133 yıl oldu, sen neden bahsediyorsun?” dedim.
“Yaa!” dedi. “Demek ölü sevicisin?”
Hasbinallah ve nimel vekil.
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Kalkıp hızla uzaklaşmak istedim. Senden de senin yanlış anlamalarından da bıktım usandım artık demek istesem de son günün hatırına sustum. Onu kırmak, incitmek istemiyordum. Sonuçta bu onu son görüşümdü ve iyi bitsin istiyordum.
Kişisel gelişim kitaplarının birinde şöyle diyordu: "Karşı tarafı suçlamak yerine başka birinin söylediği bir sözü örnek vererek karşı tarafın direncini kırabilirsiniz." Ya da öyle bir şey işte… “Neden sonra farkına varıyor insan ayağına takılan bütün taşları yoluna kendi döşediğini...” der demez bu sefer o girdi araya… “Bunu da mı Dostunovski söylemiş.”
“Hayır canım! Bunu Tolstoy söylemiş.”
“Toltoy da kim?”
“Toltoy değil, Tolstoy”
“Her neyse.”
“Rus roman yazarı...”
“Onunla mı aldatıyorsun beni?”
Daha fazla dayanamayacaktım. Ayağa kalktığım gibi bağırarak, “Evet,” dedim. “Onunla… Tolstoy’la aldatıyorum seni. Rahatladın mı?”
Çay bahçesindeki kalabalık bizim masaya bakıyordu. Cebimden bozuk paraları çıkarıp masaya koydum ve herkesin duyabileceği şekilde,“Tolstoy der ki dedim: ‘Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden ikisini de harcayın gitsin.’
Yerdeki çay kaşığına bir tekme savurup hızlı adımlarla uzaklaştım. Bu kadar bilgisiz bir kadınla birlikte olabildiğime inanamıyordum. Hiç yakışıyor muydu bana? Yatarken iyiydi ama. Off. Vicdan azabından kötüsü yok. Başım ağrıyordu. Üst üste iki sigara içtim. Sanırım glikoz beynime uğramadan penisime gidiyor. Az önce geçmiş olduğum otobüs durağına doğru dönüp yürümeye devam ettim. Şoför kalkıyoruz anlamında ara gazı veriyordu. Koşarak yetiştim. Biner binmez kalktı. Yol boyunca konuştuklarımızı düşünürken nedense Tolstoy’un ölüm yılını hatırlamadığımı fark ettim. Eve gelir gelmez bir duş alıp pijamalarımı giydim. Tolstoy’un kaç yılında öldüğünü öğrenmek için internete girdiğimde Tolstoy’un daha önce hiç okumadığım şu sözüyle karşılaştım: “Kimse kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir bilmelisin. Küçümsediğin her şey için, gün gelir önemsediğin bir bedel ödersin.”

Kasım 2014

Uğur Mıstaçoğlu