31 Ekim 2014 Cuma

EMANETİ EMANET ETMEK

Otobüse binerken kulağıma fısıldadı: “Seda sana emanet. Bir şey olursa senden bilirim ona göre.”  Bir gün değil, iki gün değil arkadaş, bir buçuk sene nasıl sahip çıkacağım ben bu kıza diyemedim. Sıkı sıkı sarıldık. “Tamam,” dedim. “ Gözün arkada kalmasın.” Otobüs perondan çıkana kadar el salladık uzun uzun. Seda hüngür foşurt. Tost yediğimiz büfeden aşırıp arka cebime tıkıştırdığım peçete geldi aklıma. Peçeteyi uzatıp “Üzülme,” dedim. “Sayılı gün çabuk geçer.”  Bir şey demedi. Peçeteyi açıp bir süre baktı boş boş. “Gelmeyecek,” dedi.  “Gelir gelir,” dedim. “Üzme canını. Bak, iki dakikası geçti bile.”
Otobüs durağına kadar yürüdük. Ağlaması durmuş gibiydi. On dakika sonra gelen otobüse bindik. Seda’nın evi benimkinden bir durak önce…  Önce Emanet’i sağ salim evine bırakacak, oradan eve kadar yürüyecektim. Kalabalık otobüste emanete sahip çıkmak adına Seda’nın arkasına geçip korumaya aldım. Otobüs hareket ettikçe kaçınılmaz temaslar oluşuyor, önümdeki istemsiz kabarıklık şoförün ani fren yapmasıyla Emanet’e dayanıyor, yüzüm kızarıyor, adrenalim tavan yapıyordu. Saatime baktım. Dostumu askere yollayıp el sallayalı henüz kırk dakika bile olmamıştı. Şu hale baktı. Allah belamı versindi. Önümüzde oturan iki kişinin inmesiyle boşalan yere oturduk. O cam kenarına geçti, ben koridor. Bu sefer de bacağı bacağıma değiyordu. Allah'ım bir buçuk yıl nasıl geçecekti böyle. Emanetti o. Emanete ihanet edilir miydi? Edilmezdi de böyle güzel emanet mi olurdu? Evet, itiraf ediyorum, ben de Seda’ya boş değilim. Hiç hem de.Tüm yüz hatlarını, vücut kıvrımlarını bir bir ezberlemiştim. Bir keresinde denize gitmiştik hep birlikte. Benim de kız arkadaşım vardı o zamanlar. Tüm gün çaktırmadan, bikinisinden taşan göğüslerini, kalçalarının genişliğini, vücuduna yapışan kum taneciklerini, denizden çıkarken belirginleşen meme uçlarını, yağlanmış bacaklarının pürüzsüzlüğünü, ayva tüylerini gözlemlemiştim. O gün, kafasında hasır şapkasıyla, şezlongda bağdaş kurup otururken güneş gözlüklerinin üstünden bana bakmasını, kolasına saplanmış pipeti somururken gülümsemesini hiç unutmam mesela. Ve tabii deve güreşi yaparken bikinisinden fırlayan sol memesini. Nasıl da kızarmıştı yüzü.
Otobüsten inip yürürken benden habersiz bir yere gitmemesini, kendisinin bana emanet edildiğini, bir ihtiyacı olursa hiç çekinmeden aramasını söyledim.
“Olur,” dedi. “Ararım.” 

İki ay boyunca o aradı, ben gittim. Hemen her gün görüşüyorduk. Misal “O tiyatroya gitmek istiyorum,” diyordu, ben biletleri alıp dayanıyordum kapısına, “Hadi, diyordum “Gidiyoruz.”


Başka bir gün konsere, başka bir gün sinemaya; sahile, dondurma yemeye, kahve içmeye, yürüyüşe... En çok da yürüyüşe... Bir gün yürüyoruz gene, “Amma da gezentisin sende,” dedim. “Hiç oturmuyorsun evinde.” Aniden koluma girip “Sayende,” dedi. Önce kolumdaki ele, sonra gözünün içine baktım. Yüzüne düşen siyah saçlarını kulak ardı edip gülümsedi. Ne diyeceğimi bilemedim.  “Sen istiyorsun ben götürüyorum,” dedim. “Neden benim sayemdeymiş?” Yürümeye devam ettik. İki adım sonra kolumu sıkıp şöyle dedi:  “Çünkü seninle olmak hoşuma gidiyor.”



Emanet dile gelmiş, kulağıma eğilmiş, sıcak nefesiyle dostuma ihanet etmemi fısıldıyordu. O kolaydı da sonra… Sonra ne olacaktı? Nasıl bakacaktım dostumun yüzüne? Söylediği hoşuma gitse de “Deme öyle.” dedim. Bozuldu.
“Dönelim mi?” dedi
“Dönelim.” dedim.
Sonraki üç hafta boyunca hiç görüşmedik. Sonra Cenk geldi zaten dağıtım iznine. Sarıldık sıkı sıkı. “Ne o lan,” dedi “Yengeni hiç arayıp sormuyormuşsun. Ayıp değil mi?”

“Sınavlar vardı,” diye salladım bir şeyler. Seda’dan daha zor sınav mı olurdu anasını satayım. On gün bir türlü geçmek bilmedi. Cenk’e sor daha dün gelmiş gibiydi. Son akşam gene otobüs terminalindeydik. Seda’nın da duyacağı tonda “Seda sana emanet.” dedi. “Bir şey olursa senden bilirim ona göre.” Elimi omzuma atıp  “Tamam,” dedim. “ Gözün arkada kalmasın.” Sarıldık sıkı sıkı. Otobüs perondan çıkana kadar el salladık uzun uzun. Seda, “Duydun değil mi?” diye sorarken muzipçe gülüyordu. “Duydum,” dedim. Otobüs durağına kadar sessizce yürüdük. Otobüs bir türlü gelmek bilmiyordu. Üşüdüm diyerek koluma girdi. Her teması ayrı bir zevk miydi, ayrı bir eziyet miydi ayırt edemiyordum. Sanırım ikisi birdendi. Neyse ki otobüs tenhaydı bu sefer.
Otobüsten iner inmez emrivaki bir tonda, “Yarın beni sinemaya götürüyorsun.” dedi. “Filmi sen seç.” İçimden bir ses yarın o sinemaya gitmememi, gidersem geri dönülemez bir yola gireceğimi söylüyordu. 
Sinemanın ışıkları söner sönmez elime yapıştı. Artık karşı koyamıyordum. Pes ettim. Sarıldım sıkı sıkı. Kokusunu çektim içime. Alnını, burnunu, göz kapaklarını, boynunu öptüm. Mıknatıs gibi çekiyordu kendine. Işıkların yanmasıyla toparlandık. Birkaç gözün bize manalı manalı bakmasını görmezden geldik. Filmin ikinci yarısı birinci yarısından çok daha zevkli geçti.

Sinemadan çıktığımızda hava iyice kararmıştı. Seyretmediğimiz için film hakkında konuşacak bir şeyimiz yoktu. Konu: “Ne olacak bizim halimiz?” di. Cenk’in dönüşüne daha çok vardı. Yediğimiz haltı konuşmaktansa vizyondaki diğer filmleri seyretmeye devam etmek daha zevkliydi. Öyle yaptık. Ama sinema salonundaki fingirdeşmeler yetmiyordu artık. Daha fazlasını istiyorduk. Üniversite’den bir arkadaşın bekâr evine dadandık. Evin müsait olduğu günler evde buluşup ter kokulu yorganın altından emanete ihanet ediyordum.

Günler, haftalar, aylar hızla geçiyordu. Seda’yla birlikteyken zevkten, tek başımayken -aklımdan bir türlü çıkmayan Cenk’ten dolayı- vicdan azabından ölüyordum. Emanete sahip çıkmak bu muydu?

Sık sık yazışıyorduk emanetçiyle. Keyfi yerindeymiş. Rahatmış. Bölük komutanın şoförü olmuş.


Hepi topu dört ay kalmıştı Cenk’in dönmesine. Ne diyecektik? Nasıl bakacaktık yüzüne? “Biz iyiyiz Kanka. Bizi merak etme. Sen nasılsın?” diye mektup yazmaya benzemezdi yüz yüze konuşmak. Nasıl insanlardık be? “Valla benim suçum yok Kanka. O girdi koluma, o tuttu elimi, o çıkardı beni yoldan” mı diyecektim? Arkadaşımı sattığım gibi sevdiğim kadını da mı satacaktım? Ya da “Sevdim ulan!” mı diyecektim? 

Cenk bunları sezmiş de bizi zor durumda bırakmak istemiyormuş gibi şehit oldu iyi mi? Annem, annesinden duymuş. Dün akşam saatlerinde Cenk’in kullandığı makam aracı yoldan çıkıp bariyerlere çarpmış. Takla üstüne takla atmışlar. Cenk olay yerinde vefat etmiş. Binbaşı ağır yaralıymış. Ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilemedim. Başım zonklamaya başladı. Nefes almakta güçlük çekiyordum. Seda’yı aradım. Anlattım durumu. “Ben demiştim,” dedi. Bu kadar mıydı yani? “Ben demiştim”miş. 
Aradan geçen on dört ay boyunca ne kadar uğraşsam da Seda’dan kopamadım. Ne zaman çağırsa gidiyor, ne istese yapıyordum. Ağız tadıyla bir yas bile tutturmamıştı.
Ve maalesef o gün gelip çatmıştı işte. Kimse gelsin istemiyordum. Bir başına gidecektim. Annemle babamı evde vedalaşmaya ikna etsem de erkek kardeşimle Seda, ille de geleceğiz diye tutturunca, “E hadi gelin bari.” dedim. Annem ağlarken babam cebime bir miktar para sokuşturup iyi teskereler diledi.
Ben otobüse binerken Seda hüngür foşurt ağlıyordu. Erkek kardeşim sırt çantasından çıkardığı mendili Seda’ya uzatıp “Buyur,” dedi.  Sonra bana dönüp sarıldı sıkı sıkı.“Merak etme.” dedi. “Seda bana emanet. Gözün arkada kalmasın.”

Ekim 2014

Uğur Mıstaçoğlu

27 Ekim 2014 Pazartesi

ZEYNEP GİBİ...

Radyoda ağır aksak bir melodi, cehennemin dibinde bir meyhane, önümde yağsız-tuzsuz çoban salata, maydanozsuz köfte, susuz rakı… 


Televizyonda “Ayşem” adlı film oynuyor. Sesi sonuna kadar kısık… Hülya Avşar Ayşe’yi, İbrahim Tatlıses kendini oynuyor. Daha önce defalarca seyretmiştim. Susuz rakıdan bir fırt alıyorum. Tüm beyin damarlarım açılıyor sanki. Köfteden de bir ısırık. Soğumuş. Donmuş yağ damağıma yapışıyor. Fersiz ampulün etrafında karasinekler dört dönüyor. Sessiz filme kayıyor gözüm ister istemez. Ayşe rolündeki Hülya Avşar hüngür foşurt ağlıyor. 

Bir fırt daha çekiyorum. Yaka yaka geçiyor boğazımdan. Ohh! Damağımdaki yağ rahatsız ediyor dilimi. Çatalı rastgele saplıyorum yağsız-tuzsuz salataya. İki parça domates takılıyor kısmetime. Dışarıda hızla başlayan yağmurdan kaçan bir kedi giriyor içeri. “Miyav.” Yağı donmuş yarım köfteyi uzatıyorum. Önce kokluyor, sonra patisiyle vurup yere düşürüyor. Kaptığı gibi sandalyenin altına... Afiyet olsun. Radyonun içinden “Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben...” sözleri okkalı bir fırt çekmeme sebep oluyor. Mahmut Baba, “Bir şey ister misin evlat?” diye yanaşıyor masama. Boş rakı şişesini gösterip bir duble yolluk rica ediyorum. “Duble mi?” diyor. “Evet,” diyorum “Duble. Yolum uzun.” 

İbrahim Tatlıses’le Ayşem beyazcamın içinde evleniyor. Yağmur camları dövüyor. Camiye gitme yaşı gelmiş iki kişi giriyor içeri. “Mahmuuut!” diyor biri ıslak ıslak. Köftehor sırnaşıyor bacaklarıma.“Miyav.” Köftelerden birini daha ikiye bölüp veriyorum. “Hoş geldiniz,” diyor Mahmut Baba yaşı geçkin ıslak müşterilerine. “Buyrun.

”Radyonun eziyeti sürüyor. “Neşemde sen, hüznümde sen bilmem ki, nasıl söylesem.” Off of!
Mahmut Baba, benim yolluğu masaya bırakıp yaşı geçkinlerin siparişlerini almaya gidiyor. Karasineklerden biri kafama konup konup kaçıyor ebe oynarcasına. Bir yakalasam sikecem ebesini, haberi yok. 


“Miyav.” Ebenin… Al hadi, bu son. 

Cereyanların kesilmesiyle fersiz ışığı mumla aramaya başlıyorum. İnsanoğlu böyle işte… Kaybetmeden anlamıyor elindekinin değerini. Benim gibi “Miyav.” Ensesinden tuttuğum gibi atıyorum dışarı tüylü yüzsüzü. Dört ayaküstüne düşer düşmez kaçıyor. Radyonun sesi, televizyonun görüntüsü yok artık. Kedi de öyle. Mahmut Baba elindeki mumları yakmaya çalışırken geliyor elektrik. Radyodan müzik, televizyondan görüntü gelmeye devam ediyor. İbrahim Tatlıses şarkı söylüyor sessiz sessiz. Aklım kedide… Vicdan azabıyla çıkıyorum meyhanenin önüne. Karşıdaki mağazanın önünde yalanıyor. Gel “pisipisi” diyorum eğilerek, gelmiyor. 

Nankör hayvan. Tıpkı Zeynep gibi… 

Ekim 2014

Uğur Mıstaçoğlu

23 Ekim 2014 Perşembe

YANİ

Bazen, (Her zaman değil) bazı insanların, (Herkesin değil) “Bunu da kim çağırdı?” cümlesindeki “Bu” gibi hissediyorum kendimi. Yok, kimse yüzüme böyle bir şey demiyor, o değil dediğim; benim ki alınganlık. Yani, ben öyle hissediyorum. Neden bilmiyorum. 
Biten bir ilişkinin ardından (henüz tam olarak eskimemiş de olsa) ‘Eski Sevgili’ sıfatlı sevgilinin sizin ardınızdan “O”nunla ilişkimiz… diye başlayan cümleleri vardır bir de… Allah Allah “O” mu olduk şimdi? Sensin “O” (Ve hayır "O" derken bir şey ima etmiyorum). Aslında hiç de kötü biri değilimdir hani. Hatta Sedat Abi var bizim mahalleden, o şey demişti bir keresinde… “Sempatik birisin.” demişti. Kasap masap anlıyor adam. Sadece "Bu" gibi hissetsem… Evet, bununla bitmiyor, -o bazı insanlardan olan- diğeri de “Ne biliyim amına koyiim!” diyor “Kendi gelmiş.” Bak bak. Yok, kulağımla duymuş değilim de öyle bakıyorlar sanki. Hem “Bu”nun bir adı yok mu arkadaşım? “Bu” ne? Neyse işte… Böyle boktan bir durum… Böyle hissetmek canımı sıkıyor tabii. Ben de onlara bakıyorum dik dik “Kim çağırdı ulan beni buraya?” dercesine. Aslında “Bu,” hatta “O,” deyip geçmeyeceksin "O" (Ya da Bu -yani benim- gibiler) kaç yılda yetişiyor haberiniz var mı sizin? Ayrıca ben değersiz biri de sayılmam bence. Bazıları (Herkes değil) değer bilmiyor hep bu. Öyle yani…

Ekim 2014

Uğur Mıstaçoğlu