28 Eylül 2014 Pazar

SAADET

Yenilir yutulur cinsten değildi söyledikleri. Ağzına geleni söylemiş, çok ağır konuşmuştu. Öyle böyle değildi hani… Sıçmış sıvamış bir tüy dikmediği kalmıştı. Hani elinden gelse Allah yarattı demeyecek eline sopayı alacak; aç mısın, tok musun, yer misin yemez misin diye sormayacak ağız burun girişecekti. Gerçi o daha da kötüsünü yapmış diliyle dövmüştü.
Son sözü “Eşekle ilişkiye girmenin bile bir usulü bir adabı vardır. Herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.” oldu. 
Çok kızmıştı kendisine. Ayna karşısında kendisine çektiği fırça iyi gelmiş, biraz olsun rahatlamıştı. Aynadaki adam da çok üstüne gelmişti. Esmiş gürlemiş laf sokmada ne kadar usta olduğunu göstermişti. Haklıydı çünkü. Hiç sesini çıkarmamış, öylece dinlemiş, söylenenlerden ders çıkarmıştı. Yoksa susmazdı zaten yumruğu yapıştırdı mıydı kırardı aynayı, paramparça ederdi. Ama sustu. Haklıydı çünkü. Az bile söylemişti. “O beni seviyor.” dedi, benim iyiliğimi düşünüyor. Ben n’apıyorum? Bedava buldum diye içiyor, kusuyor, eve nasıl geldiğimi bile hatırlamıyorum. Öğle üzeri kusmuk kokuları içinde uyanıyor, beni eve kimin getirdiğini nasıl getirdiğini hatırlamıyorum. Doğru demişti. “Eşeğin amına su kaçırmıştım. Şimdi kalkıp “Rezil” dese, “Densiz” dese, “Kepaze” dese, “Edepsiz, şerefsiz, haysiyetsiz” dese ne diyebilirdim ki? Dememiş miydi zaten? Demişti. Haklıydı çünkü.
“Eşeğin götü baraj oldu.” dese söyleyecek bir şeyim yoktu. Evet, çok üstüme geldi; evet, bir şey demedim, diyemedim. Haklıydı çünkü. Nasıl da kaybetmişti kendini. Arkadaşının sevgilisi Nurten’in bacaklarını okşamaya yeltendiğini hiç hatırlamıyordu mesela, masaya gelen doğum günü pastasını eliyle yediğini, garsonun her masaya geldiğinde “Öpiim ağbi” dediğini, demekle kalmayıp öptüğünü hiç hatırlamıyordu. Hayal meyal masa üstüne çıktığını, sözüm ona dans ettiğini hatırlıyordu. Hem de tek başına hem de herkesin alkışları ve gülüşleri eşliğinde. Hem de o an rezil olduğunu, arkadaşlarının dolduruşuna geldiğini hiç bilmeden, hiç anlamadan, kendi akışında olması gerektiği gibi, daha önce eğlendikleri gibi eğleniyordu. Dün gece diğer geceler gibi değildi. Dün gece olanların çoğunu hatırlamıyordu çünkü. Şimdi anlıyordu herkesin kendisiyle dalga geçtiğini. Bir de masa üstünde oynarken hem de tam kendi etrafında dönerken kusması… Herkes kaçışmıştı. Yüzlerini hatırlıyordu bölük pörçük. İğrenç, tiksinç bakıyorlardı. Ya nasıl bakacaklardı? O an gözüne gelir gelmez tekrar kusacak gibi oldu. Ağzı çamur çiğnemiş gibiydi. Sonra ne olmuştu? Sonrası karga kanadından karaydı. Kim getirmişti onu evine, kim yatırmıştı yatağına?
Dışarıdan cama vuran pıt pıtları duyunca perdeyi aralayıp dışarı baktı. Yaz yağmuru başlamıştı. Güneş saklambaç oynayan çocuk gibi bulutların ardından kafasını çıkarıp çıkarıp bakıyor sonra tekrar saklanıyordu. Sıska bir kedicik koştur koştur bakkalın önündeki kasaları kendine tente yapıp sığındı. Arka ayağıyla kulağını hızlı hızlı kaşıdıktan sonra sığınağın penceresinden havadaki bulutlara bakındı. Güneş saklanmıştı.
Neyse ki günlerden pazardı. Duş alıp kusmuk kokusundan kurtuldu. Eşofman takımını giyip bir ağrı kesici aldı. Başı ağrımıyor adeta çatlıyordu. Salona gidip TV karşısında uzanacak, tembellik yapacaktı. Salon kapısından girer girmez köpek görmüş kedi gibi geri sıçrayıp okkalı bir çığlık attı. İnsani bir tepkiydi. Kim olsa o çığlığı atardı. Bir an gördüğünün gerçek olup olmadığını düşünüp eli ile bacağını çimdirdi. Canı yanmıştı. Az kalsın bir çığlık da bunun için atacaktı. Çığlık sesiyle uyanan kız yattığı yerden doğruldu. Dağınık saçlarının arasından gözlerini ovalayarak “Ne bağırıyorsun be ödümü koparttın.” dedi.
“Pardon.” dedi. “Korkuttum sizi.”
Pardon mu? Neden pardon demişti ki? Kimdi bu kız? Ne işi vardı bu evde? Hiç hatırlamıyordu. Daha önce görse kesin hatırlardı. Allah günah yazmasın bu çirkin yüzü daha önce görmüş olsa asla unutmazdı. Hayatında görmediği kadar et beni bu kızın suratında bolca vardı. Kocaman bir ağzı, obezite sınırlarını aşmış kiloları… Yok, unutulacak bir yüz değildi bu yüz. On yedi benli Şadiye şarkısından fırlamış bu kızı daha önce hiç görmemişti. Misal seneler sonra dünyanın herhangi bir yerinde tekrar karşılaşsa tanırdı bu yüzü.
-Kimsin sen?
-Kim miyim? Yuh artık! Hatırlamıyorum deme. Sakın hatırlamıyorum deme!
Kafasını kaşıdı, burnunu çekti, gözlerini halının desenlerine sabitleyip derin derin düşündü. Dün masada olan 14 kişiyi de tek tek hatırlıyordu. Yok, oradan olamazdı. Bu yüzü daha önce görse kesin hatırlardı. Başka nereden olabilirdi ki? Oradan çıkıp başka bir yere mi gitmişti? Yok gitmemişti. Gitmişti belki de hatırlamıyordu. “Şadiye sen misin?” diyecekti.
-Hatırlamıyorum dedi.
-Nasıl yaa? dedi kız.
Unuttun mu dün bana söylediğin güzel sözleri, düzdüğün methiyeleri? Saldırgan ve yırtıcı bir yapın var demiştin, tıpkı torik gibisin demiştin. “Allah seni özenmiş bezenmiş de yaratmış.” demiştin. “Senden ne güzel Lakerda olur.” demiştin.
Yok, bunları o demiş olamazdı, hiç balık kültürü yoktu; ayrıca neresi güzeldi ki bunun?
“Görmediğim kentler gibisin.” dedin. 
Bunu demiş olabileceğini düşündü. “Minik kuşum.” diyordun. Minik kuş mu? Hiç kuş sevmem ben; hem bu kiloda kuş mu olur?
“Sen herkes gibi değilsin.” diyordun. Bunu da söylemiş olabilirdi; çünkü bu kız daha önce gördüğü hiçbir kıza benzemiyordu Allah’ın gücüne gitmesin böyle çirkin bir kız hiç görmemişti.
“Dur bir dakika dur lütfen...” dedi. Kafası karışmıştı. Söylediği şeylerin bir kısmını söylemiş olabilirdi; ama bir kısmı pek mümkün gözükmüyordu. “En baştan anlat.” dedi. Gözleri kızın yüzündeki benlere takılmıştı. Nasıl takılmasındı, o kadar çoktu ki... On yedi benli Şadiye görse kendi namından utanır yüksek katlı bir binanın altında durup kafama bir saksı düşse de ölsem diye beklerdi.
“Nerde nasıl tanıştık?
“Dün gece tanıştık” dedi. Ben barda oturuyordum. Sen gelip “Size bir içki ısmarlayabilir miyim?” diye sordun. Ben içkimi gösterip “Gördüğün gibi içkim var zaten.” dedim, sen kadehi alıp içkimi yere döküp kadehi tekrar masaya koydun ve pişkin pişkin “Size bir içki ısmarlayabilir miyim?” diye sordun.
“Güzel taktikmiş.” dedi içinden ama bu güzel hareketi bu kız için mi yapmışım? Şunun tipe bak, Allah affetsin çirkinlik abidesi. “Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır.” söz öbeğinin çıkmasına sebep olan kız bu demek. Bu hareketi başka bir kıza; tabii güzel bir kıza yapmalıydı. Nasıl daha önce düşünememişti. Düşünmüştü belki hatırlamıyordu. Düşünmeden yapılamazdı ki?
-Eeee dedi. Sonra? Sonra ne oldu?
Sonra “Sen kendini bir bok mu sanıyorsun?” dedim. “Milyonlarca sineğin bir bildiği vardır.” dedin. “Buna çok güldüm.” diyerek patlattı kahkahayı. Gülünce daha çirkin oluyordu. “Sonra…” dedi “Sonra?” “Sonra içki teklifini kabul ettim. Sonrasını sorma gitsin.” Sormuştu; “Sonra…” dedi. “Sonra ne oldu? “Sonra bir muhabbet bir muhabbet…”
Kız koca ağzıyla imalı imalı gülüyordu. Neden gülüyordu ki?
“Neden gülüyorsun öyle?” dedi. Gülse de çirkindi gülmese de. “Bir şeyler olmuş.” dedi içinden, “Bir şeyler olmuş. Aman Allah’ım!” dedi “Yoksa…” Yok, yatmış olsak kız salonda olmazdı. Öpüştük mü acaba? Onu ima ediyor demek.
Bunu düşünürken bile midesi bulanmıştı. Yüzünü ekşitip mahcup çocuk gibi başı önde sordu. “Öpüştük mü?”
Kız çantasının içinden sigara paketi bulup “Öpüşmek mi?” dedi. “Ne öpüşmesi?”
“Oh!” dedi içinden öpüşmemişiz. Bir an içini huzur kaplamış mide bulantısı geçmişti ki kız sigarasını yakıp devam etti: “Barın tuvaletinde evir çevir iş bitirdin.” İşaret parmağıyla kafasında bir nokta arar gibi arandı. “Öyle hızlıydın ki…” dedi. “…kafamı duvara çarptım.” Gülümsemesi kahkahaya dönmüştü. “Bir densiz şikâyet etmese, gelip kapıyı tıklamasalar, bar çalışanları bizi yaka paça dışarı atmasa çok daha güzel olacaktı.”
Kız dumanı üflerken düştü düşecekti. Kızın yanına oturdu. Avuç içi ile alnını şap şapladı.
Okkalı bir “Yuh!” çekti kendine. “Yok artık!” dedi, “Oha!” dedi. “Çüş!” dedi. Hiç böyle bir fantezisinin olduğunu bilmiyordu. Bu şişko ile tuvalette ha… Gözü kızın bedeninde hızlıca bir tur attı. Yoktu; kızın hiçbir çekici yanı yoktu. Hem şişmancaydı hem kısa. Et benlerini aldırıp kasapta çektirse iki ay yetecek kıyma elde edilebilirdi. Her yanıyla iticiydi. Belki de bu onun fantezisiydi. Kesin öyleydi. Başka türlüsü olamazdı. Ben bunu nasıl evir çevir… Allah’ım sen aklımı koru… Benim bunla ne işim olur? Üstüne üstlük bir de yakalanmışız, bardan yaka paça atılmışız. Zaten çatlayan başı ortadan ikiye ayrılacak gibiydi. Şimdi banyo aynasının karşısına geçse neler işitirdi neler. Nasıl gelmişlerdi eve? Kim tarif etmişti yolu? Taksiye mi binmişlerdi mesela, takside elleşmişler miydi? Yoksa bu koca ağızlı kızın arabasıyla mı gelmişlerdi, bir arkadaşı mı getirmişti, getirdiyse hangi arkadaşı getirmiş olabilirdi?
Hiç hatırlamıyordu. Sorsa mıydı? Saracaktı sormasına da korkuyordu. Ya başka rezillikler olduysa? Hoş bundan ala rezillik mi olurdu. Mümkünü yok o arkadaş grubuyla bir daha görüşemezdi. Ne diyecekti? “Döne döne hepinizin üstünüze kustum kusura bakmayın” mı diyecekti? “İyi insanın içinde kötü şey durmaz” esprisi mi yapacaktı. İşin özü alışmadık bünyede alkol durmuyordu.
Kız sigarasını söndüreceği kül tablası istemek yerine külü oraya buraya dökmüş ortalığı dumana boğmuş dumanların arasından izmariti uzatıp “Hayatım” demişti. “Şunu atar mısın?” Çehre züğürdüne bakmamaya çalışarak elindeki izmariti alıp “Hay amına koyim!” dedi. Doğruca banyoya yönelmişti. Banyoya girer girmez aynayla yüz yüze gelince. “Hassiktir…” dedi. Aynadaki ikizini unutmuştu. Hiç çekemezdi şimdi. Tam kafasını eğip kaçacaktı ki…
Aynadaki bunu fark etmiş, saydırmaya başlamıştı. “Seni rezil seni, seni utanmaz, seni kuduruk, seni, seni am salak seni…” dedi. Susmuş pısmış, asidi kaçmış kola gibi kalakalmıştı. Haklıydı çünkü. Seni Abaza seni, seni kör seni... “Ne o bir de sigaraya mı başladın?”  “Benim değil.” dedi Şadiye’nin. İzmariti klozete atıp sifonu çekti.
“Şadiye mi adı?”
“Bilmiyorum olsa olsa Şadiye’dir diye düşündüm.”
Aynadakine bir açıklama yapmalıydı.
“Bak…” dedi, “Her şeyi açıklayabilirim.”
“Neyi açıklayacaksın oğlum? Eşeğin amına şelale kaçırmışın haberin yok! Her şeyi açıklayabilirmiş. Amerikan filmi mi lan bu? Daha kızın adını bilmiyorsun, neyi açıklayacaksın?”
Kendi söylüyor kendi cevaplıyordu fakat bir türlü kendi kendini ikna etmeyi başaramıyordu. Haklıydı çünkü. Yüklendikçe yüklendi kendine. Haksızdı çünkü. Sustu. Haklıydı çünkü. Birkaç şey söylese rahatlayacaktı da ne diyecekti? Şöyle arayı bulacak şeyler… Ya da haksızdı belki de… Bilmiyordu ki. Her şey birbirine karışmıştı. Hem haklı hem haksızdı.
“Felsefenin özünde her şey kendi zıddını taşır.” dedi. “Yaşam ölümü, gündüz geceyi, soğuk sıcağı, aşk nefreti.”
İyi gidiyordu, aynadaki tüy dikme merasimi için araya girmese devam edecekti.
“Tabii, tabii.” dedi. “Doğru dedin. Ama şunu da unutma bok boku kenefte bulur.”
Kapıyı çektiği gibi çıktı banyodan. Hızlı ve kararlı adımlarla salona doğru yürüdü. Kararını vermişti; aklına ne geliyorsa pattadanak soracaktı. Başka çaresi yoktu. Korkuyordu ama… Hem de çok korkuyordu. Korkunun ecele faydası yoktu. Her şeyi tek tek soracak, en ince ayrıntısına kadar öğrenecekti. Tam salona girerken dış kapı kilidinin çevrilme sesini duyup kafasını kapıya doğru çevirdi. Kapı aralanınca kalp ritmi artmaya başladı. Kim olabilirdi ki? Gözlerini kapıya dikmiş bakıyordu. Koca ağızlı benli dilber “N’oluyor biri mi geldi?” diye araya girdi. Eliyle dur işareti yapıp aralanan kapıdan geri geri içeri giren kişiye odaklandı. Kimdi ki bu kıçın kıçın içeri giren götlek. Bir elinde poşet diğer elinde ayakkabıları ile içeri girip kapıyı kapatan gencin dönmesiyle merakı sona erdi: “Erhan!” dedi.
Erhan ayakkabılarını portmantoya koyup “Evde kahvaltılık namına bir şey yoktu.” dedi. “Markete gittim zeytin, peynir, salam falan aldım, fırından da sıcak ekmekle simit… Birlikte yeriz.”
Erhan konuşurken Burak’la koca ağızlı birbirine bakıyorlardı. İkisi de şaşkındı. Erhan da nereden çıkmıştı? O da burada mı geçirmişti geceyi? Buzdolabının içi hakkında kendisinden daha iyi bilgi sahibi olduğuna göre evet burada kalmıştı. Anahtarla kapıyı açtığına göre evet kesin o da bu evde kalmıştı. Peki, nerede yatmıştı? “Hay Allah’ım…” dedi. Hiçbir şey hatırlamıyorum.
Gazete alacak yer için sokak sonuna kadar yürüdüm yok, döndüm sola yok, döndüm gerisin geri. Bir de sağ taraftan şansımı deneyeyim dedim, döndüm sağa yürü yürü sokak bitti. Köşedeki büfeciye sordum. Burada gazete alacağım bir yer yok mu?” diye. “Ahanda şordan düz get, hemen solda baggal Mahmut Efendi vaa, suratsızın, mendeburun tekidir.” dedi. Adam hakikatten suratsız çıktı be. Ne selam alıyor ne yüzüne bakıyor. Neyse koy bir çay da kahvaltı yapalım. Eee siz n’aptınız?
“Ebenin…” diyecekti; tuttu kendini. Ne diyebilirdi ki? “Hiç.” Dedi. “Biz de seni bekliyorduk. Ben bi çay koyayım; siz sohbet edin, müzik dinleyin, gazete okuyun. Ben hazırlarım kahvaltıyı.” diyebildi.
Çay demlenene kadar kukuman kuşu gibi düşündü durdu. Yok, hiçbir şey hatırlamıyordu. İyi ki hatırlamıyordu. Pastayı eliyle yemesi, garsonu şapur şupur öpmesi önemli değildi de en yakın arkadaşının biricik aşkı Nurten’in bacaklarını ellemesi Nurten’in elini burkup “saçmalama” demesini hatırlasa evdeki çamaşır suyu, tuz ruhu, kireç çözücü ne varsa dikerdi kafaya. Küçücük mutfak içinde bir ileri bir geri volta atıyordu. Hani mutfak biraz daha küçük olsa kendi etrafında kuyruğunu kovalayan it gibi dönüp duracaktı. Kahvaltılıkları ufak tabaklara, tabakları yuvarlak büyük tepsiye gelişigüzel koyup salona yöneldi. Salondaki manzarayı görünce tepsiyi tutan eli boşaldı. Şangır şungur sesler içinde “N’apıyorsunuz lan?” dedi.
Tüm kahvaltılıklar tuz buz olmuş; kimi zeytinler koltuk altlarına kaçışmış, peynir löp gibi ortada kalmış, reçel halı üstünde yayılabildiği kadar yayılmıştı. Kazadan yarasız beresiz kurtulan tek kahvaltılık salamdı. Krom tepsi ters dönmüş üzerinde hafif göçükler oluşmuştu.
Lafın gelişi sormuştu. N’aptıkları ayan beyan ortadaydı, basbayağı öpüşüyorlardı işte.
“Ne var ulan?” dedi Erhan. Burak sinirli sinirli bakıp “Utanmıyor musunuz?” dedi.
Niye böyle demişti ki şimdi? O koca ağızlı şişko kızı mı kıskanıyordu? Yok, kıskanmak değildi. Neydi peki? Şeydi… Yanlışlıkla da olsa gece birlikte olduğu kızın hem de kendi evinin salonunda nereden çıktığı belli olmayan Erhan’la paylaşamazdı. Komple alsındı o başka. Başına çalsındı. Turşusunu kursundu; ama şimdi olmazdı. Böyle olmazdı. Bu evde olmazdı. Gözünün önünde hiç olmazdı. Bir de “Ne var ulan?” diyor.
“Pezevenk miyim ulan ben?”
“Ne alakası var kardeşim ortalığın amına koydun. Bütün kahvaltılıkları yerlere saçtın. Gel biz senle mutfağa gidip çayları koyalım.” diyerek girdi Burak’ın koluna. İttir kaktır girdiler mutfaktan içeri. “Ne oluyor oğlum?” dedi Erhan. “Ne bu afra tafra? Bak götleğe bir de zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalıyor Akşam sen, sabah ben.” demiyor da.
“Asıl sana ne oluyor?” dedi.
Koca ağızlı kahvaltılıkları toplamaya başlamıştı. Burak mutfakta bir ileri bir geri volta attığı esnada Erhan dün gece olanları en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı. Kız dün gece barın tuvaletinde Burak’la değil Erhan’la seviştiğini öğrendiğinde çok şaşırmış çok utanmıştı. Ama ben Burak’la seviştiğimi zannediyordum hatta ona da söyledim diyememişti. Bir yandan gülüyor bir yandan yere saçılan kahvaltılıkları topluyordu. Hem utanıyor hem gülüyordu. Komikti çünkü. Kim bilir mutfakta neler konuşuyorlardı. Yüzündeki utanç ile gülümseme sürekli yer değiştiriyordu. Hani evde kimse olmasa basacaktı kahkahayı. Utanıyordu ama.
Erhan anlatıyor, Burak dinliyor; Burak soruyor, Erhan cevaplıyordu. Burak dinledikçe gülümsüyor, utanıyor hafiften hatırlar gibi oluyordu. “Çay koy, çay.” dedi Erhan. “Tamam, sen anlat.” dedi Burak: “Anlat.” Erhan hızlı hızlı anlatıyordu zaten. Burak çayları koyarken gülme krizine girince çay bardağını tutturamadı. Çay tabağı adı gibi çay dolmuştu. Erhan akşam olanları anlattıkça, Burak “Dur!” diyordu “Dur yoksa yığılacağım şimdi.” Erhan dur durak dinlemiyor fısır fısır anlatıyordu. “Dur!” diyordu “Karın kaslarım ağrıdı.” Çay tabağındaki çayı lavaboya döküp ıslak çay tabağını peçete ile sildi. Erhan’ı durdurmanın imkânı yoktu; hızla anlatıyordu. Kızı nasıl tuvalette sevişmeye razı ettiğini, hangi pozisyonda iş tuttuklarını, kızın inlemelerini, kapının tıklanmasını, kapı dışarı edilmelerini…
Burak, gülmesini dizginleyebildiği kadarıyla çayından bir fırt çekip yüzünü buruşturdu. “Bu çayı nasıl şekersiz içiyorlar hiç anlamıyorum.” dedi. “Şeker koymayı unutmuşum.” Erhan anlatıyor, Burak dinliyordu. Kahkaha atmamak için çok çaba sarf etmişler, uzun süre kıs kıs gülmeyi başarmışlardı. Artık tutamıyorlardı. Önce Burak sonra Erhan bıraktı dizginleri. Erhan ellerini dizlerine vura vura Burak yerinde tepinerek kahkahalar atmaya başlamıştı. Arada işaret parmaklarını dudaklarına dik biçimde yapıştırıp birbirlerine sus işareti yapmaları bir işe yaramıyordu.
Mutfaktan yükselen kahkahalar salona kadar ulaşmıştı; hani üst kat komşusu emekli Albay Nusret Bey yazlığında olmasa kapıyı tıklar esas duruşa geçmiş halde kendisini dinleyen alt komşusuna muhtıra verebilirdi. Salona dökülen kahvaltılıkları toplayan koca ağızlı da duymuştu mutfaktan yükselen kahkahaları. Duyulmayacak gibi ya da duymazdan gelinecek gibi değildi. Olayın komikliği kalmamıştı. Baya baya rezil olmuştu. Utanıyordu iyiden iyiye. Yaparken iyiydi hoştu da şimdi mi aklına gelmişti utanmak. Ama utanıyordu; çok utanıyordu hem de. Neden utanıyordu? Sevişmekten mi? Yok ondan değildi. Galiba yakalanmış olmaktan utanıyordu, bir de seviştiği kişiyi karıştırmasından, bir de şu an mutfaktan gelen kahkahalardan. Barın tuvaletinde sevişmekte neydi? Çok içmişti. Biriyle haşne fişne yaptığını bir buluttan diğerine zıp zıp zıpladığını ara ara nefesiz kaldığını yavru köpek ağlaması gibi sesler çıkardığını pekâlâ biliyordu ama o yüzü tam olarak hatırlamıyordu. Burak da olabilirdi Erhan da. Kim olduğu çok da önemli değildi aslında ikisi de yakışıklı çocuklardı. Hem o amaçla gitmemiş miydi o bara? Deli gibi içip içip hiç tanımadığı bir erkekle birlikte olmayı düşünmüyor muydu, istediği bu değil miydi? Olmuştu işte. Böyle olacağını bilse… N’olurdu bilse?
Gitmeliydi hemen! Gitmekten kastı kaçmaktı. Çantasını alıp ayakkabıları usulca giydi. Sokak kapısını kapamadan merdivenlerden sessizce indi. Gidişi yağmur bulutlarının acil işi varmışçasına her yeri bir güzel ıslatıp gitmesinden farklı değildi.
Mutfakta muhabbet çayın deminden koyuydu. Kızı unutmuş gibiydiler. Burak işaret parmağıyla Erhan’a “Bir dakika!” işareti yaptı. “Bir dakika dur!” Eve nasıl geldiklerini merak ediyordu, bunu anlatmamıştı henüz. “Eve nasıl gedik?” dedi. “Asıl onu merak ediyorum.” “Taksiyle.” dedi. “Saadet içerde kaldı, ayıp olacak; içeri girelim.” Nihayet kız gelmişti akıllarına. Erhan doğru söylüyordu “Çirkin mirkin…” dedi içinden “O da insan. Saadet’i yalnız bırakmayalım” Salona geçerken dış kapının açık olduğunu gördüler. Kapı önünde kimse yoktu. Salonda da yoktu. Eeee neredeydi? Gitmiş miydi?
“Bırak gitsin oğlum nesini beğendin ki sen bu kızın?”
“Tövbe de oğlum neyi var kızın? Fazlası var eksiği yok. Bir dirhem et bin ayıp örtermiş; hem o kadar da şişman değil yani… Biz zayıfız. Tıpkı Fernando Botero’nun anaç kadın resimleri gibi. Dikkatli bakarsan Julia Roberts, Eva Mendes gibi ağzı var. Yanakları dolu dolu, üşüdüğünde sarıl sıcacık yorgan, göbeği yastık gibi, nereye elini atsan bıngıl bıngıl. Şunu yemem bunu yemem derdi yok ne versen yer yutar. Takma bu kadar dış görselliğe onun iç güzelliği yeter. Torik gibi kız.
Kulak memesini sündürüp kapıya tık tık vurdu. “O içine girmiş biliyor tabii.” dedi içinden. Doğru olabilir. Ben içine girmedim ama diğer söyledikleri? Yok, yastıkmış, yok yorganmış. Kız, kız değil ev tekstili reyonu mübarek. Julia Roberts kim Saadet kim? Torikmiş… Balina diyecekti herhalde.
“Telefonu da yok.” dedi Erhan. “Nereye gitti ki?”
Burak, Saadet’in yalap şalap topladığı kahvaltı tepsini mutfağa götürürken sordu.
“Çay içer misin?”
“Koy içelim”
Aç açına dört bardak Burak, beş bardak Erhan içmişti. Burak çay koymak için mutfağa gidip gelmekten yorgun düşmüş son içilen bardakları ortada bırakmıştı. Erhan’ın keyfi iyice kaçmıştı. Sevmişti kızı… Benli menli, şişman mişman, şunlu bunlu… Neyse ne dedi. İyi kızdı Saadet, eğlenceliydi, güler yüzlüydü. Keşke gitmeseydi. Burak’ın öyle düşünmediğini biliyordu. “İnsanoğlu böyle işte.” dedi Dışını beğenmediğinin içini merak etmiyor. O şişman, öbürü diğerine kısa, diğeri öbürüne uzunca bir diğeri bilmem ne... Sen karşındakine baktığında ne görüyorsan o odur.
Burak salondaki sessizliği bozmak istercesine bardakları şakırdatarak topladı, tam mutfağa doğru yönelmişti ki Erhan üzgün üzgün…
“Saadet gitti.” dedi.

“Öyle Saadet mi olur ulan!” dedi. Burak “Allah esirgesin.“

Mayıs 2014
Uğur Mıstaçoğlu
"RAHAT BATINCA" adlı öykü kitabından.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumsuz kalmayınız...