11 Eylül 2014 Perşembe

DİLRUBA

Sarı saçları, mavi gözleri ve düzgün fiziğiyle dikkatimi çekti. Farklı bir albenisi vardı. Beyaz tişörtünün üstünde “Özlemişin gibi sarıl bana.” yazıyordu. İngilizce. Bu yazıyı bahane edip sarılmayı düşündüm. Kim düşünmez ki? Yüzündeki ifadeden tişörtünde yazan yazının anlamını biliyor olduğu hemen anlaşılıyordu. Vardır öyle ifadeler. Dikkatli bakan herkes okuyabilir. Tramvay, bir sonraki durakta durdu. Yeni binenler arasından bir kadın, çocuk arabasıyla daldı içeri. İte kaka orta bölüme konuşlandı.  
Güneş rengindeki saçları gözümü kamaştırıyor, deniz mavisi gözlerinde boğulmamaya gayret ediyorum. Allah özene bezene yaratmış da söz mü? Baya mesai yapmış. Belli. Güzel mi? Değil… Olağanüstü. Tam bir Dilruba...

Gözlerimi mavi derinlikten zorla çevirerek çocuk arabasındaki velete baktım, o da dikmiş gözünü Dilruba’nın gözüne, heykel gibi duruyor. Dilruba, elindeki poşetin içinde, peçeteye sarılı döner sandviçini çıkartıp yemeğe başladı. Velet kıza el salladı. Dilruba’da ona el salladı. Güldü. Velet’in ağzı kulaklarına kadar genişledi. Sonra Velet’in annesiyle gülüştüler. Kıskandım. Ben de el sallasam, öyle heykel gibi baksam, bana da el sallayıp güler miydi? Velet’e yanaşıp yanağından bir makas aldım. Velet elimi itip ağlamaya başladı. Sanırım makas alırken-kıskançlıktan olsa gerek- yanağını fazlaca sıkmıştım. Kafasını okşayıp susturmaya çalışırken, Dilruba’ya bakıp gülümsedim. Ağzındaki lokmayı çiğniyordu. O da bana hafif bir tebessüm edip başını öne eğdi. Sarılsa mıydım? Annesi Velet’i susturmaya çalıştıkça, Velet daha beter ağlamaya başladı. Ses var, yaş yok. Nasıl ağlamaksa artık. Tramvay’daki herkes bizim tarafa doğru bakmaya başladı. Dilruba Velet’e bir parça döner uzattı, sus payı olarak. Velet sustu. Ağzında şapırdattığı döneri çiğnerken Dilruba’ya bakıp gülümsedi. Kıskançlığım gitgide artmaya başladı. Gömlek yakamı düzeltir gibi yapıp Dilruba’nın dikkatini çekmeye çalıştım. Tam o sırada ani bir frenle sarsıldık. Ellerim boşta olduğu için hazırlıksız yakalanmıştım. Ayağım Velet’in arabasına takılınca arabanın üstüne kapaklandım. Velet’in annesi çocuğunu altımdan almak için beni itti. Yerde yüzüstü yatıyordum. Tramvaya bu açıdan oldukça farklı gözüküyordu. Velet bu sefer gerçekten ağlamaya başladı. Dilruba ile göz göze geldik. Ben ona gülümsedim, o bana kahkaha attı. Eliyle ağzını kapatmaya çalışmasına rağmen ağzından çıkan döner parçacıklarından bir kaçı havada döne döne suratıma yapıştı. Velet’in annesi Arapça bir şeyler söylüyordu. Ne dediğini anlamıyordum.          Ses tonundan ve mimiklerinden kızgın olduğu anlaşılıyordu. Kalkıp üstümü başımı silkeledim. Kadının yanına gidip “Pardon.” dedim. Arapça bir şeyler daha söyledi ve beni göğüs mememin olduğu bölgeden sertçe itekledi. Arkaya doğru birkaç adım atıp dengemi sağlamaya çalışırken başka bir kadının ayağına bastım. Kadın feryat figan bağırarak beni öyle bir ittirdi ki freni patlamış kamyon gibi Velet’in annesinin üstüne doğru uçtum. O beni tutabilse düşmeyecektik. Veled’in annesi altta, ben üstteydim.  Burnu burnuma değiyordu. Dudaklarımız birleşti birleşecekti. Yakamdan birisinin yapışıp beni kaldırdığını fark ettim. Kadın, yukarı sıyrılmış siyah, uzunca eteği hızla kapatmasına rağmen siyah jartiyerini herkes gördü. Tekrar Dilruba ile göz göze geldik. Hem gülüyor hem karnını tutuyordu. Ağzından çıkan dönerler her bir yana saçılmaya devam ediyordu. Velet ağlamasına devam ederken annesi enseme bir tokat şaplattı. Arkamı döndüm. Az önce yakama yapışıp beni Arap kadının üzerinden alan adam, araya girip eliyle çenemi sıktı ve “Sapık mısın lan sen? diye bağrındı. “Sapık değilim, kuafö…”  Lafımı bile bitiremeden öyle bi sağ kroşe savurdu ki Dilruba’ya yapıştığımı döner kokusundan anlayabildim. Adamın kel olduğundan kuaförlerden nefret etiğini düşündüm. Burnumdan akan kan, Dilruba’nın beyaz tişörtüne bulaştı. Burnum zonk zonk zonkluyordu. Ensemdeki el, beni ahtapot gibi sardığım Dilruba’dan ayırmaya çalışıyordu. “Bak, şimdi de kıza sarıldı.” Gel lan buraya pis sapık” Tişörtün de “Özlemişin gibi sarıl bana yazıyor.” desem bana inanmayacaktı. Demedim. “Ben pis sapık falan değilim…” dedim. “Ben kuafö… ” Konuşturmuyordu ki. Sol kroşesini gözümle karşıladım. Solu, sağından çok daha etkiliydi. Büyük ihtimalle de solaktı. Sanki çok gerekliymiş gibi tramvaydaki herkes adama yardımcı olmak için koşturmaya başladı. El birliğiyle beni dövmeye başladılar. Kimi saçımı çekiyor, kimi karnıma yumruk atıyor, kimi kaval kemiğime tekme savuruyordu. Dilruba’yı göremiyordum. Velet, avaz avaz ağlıyor, Veled’in validesi de Arapça bağrınıp duruyordu. Ne diyordu acaba? Kaç kişi tarafından dövüldüğümü bilmiyordum. Tek bildiğim çok güzel dövdükleriydi. Bir sonraki durağa kadar dövdüler. Burnumdan ve ağzımdan kan geliyordu. Kapı açılınca tekmeleye tekmeleye dışarı attılar. Maç bittikten sonra köşeye atılmış futbol topu gibi kalmıştım. Tramvay hareket ettiğinde derin bir nefes aldım. Karnım ağrıyordu. Burnum sızlıyordu. Ağzım burnum kan içindeydi. Ayağıma aldığım tekmeler futbol hayatımı bitirmişti. Sağ kaşım, gözümün üstüne oturmuştu. Yarım yamalak görüyordum. Cenin pozisyondaydım. Bir elin omzuma dokunduğunu hissedince ürperdim. Daha fazla dayak yiyecek durumda değildim. Kafamı kaldırdım. Başımdaki kişi Dilruba’ydı. Şaşırmıştım. “İyi misiniz?” diye sorunca, “Daha iyi olamam.” dedim. Ağzımdaki kanı tükürdüm. “Siz nasılsınız?” Güldü. Mavi gözleri laciverte mi dönüşüyordu, yoksa benim gözüm mü kararıyordu? Elindeki peçete ile burnumdan akmakta olan kanı sildi. Peçete döner kokuyordu. “Döner güzel miydi bari?” dedim. “Eh,” dedi. “Fena değildi.” Duraktaki üç-beş kişi başımıza toplandı. Benim ağız burun Çarşamba pazarı, Dilruba’nın beyaz tişörtü kan içindeydi. Dilruba’ya, “Ne oldu?” diye sordular. Sanırım sarı saçlı, mavi gözlü bu güzel kızın beni bir güzel dövdüğünü zannetmişlerdi. Ben elimi kaldırıp “Yok bir şeyim.” dedim. Dilruba’nın da desteğiyle doğruldum. Her yanım ayrı ağrıyordu. Dilruba’nın, “Eczaneden tampon, yara bandı, sargı bezi alalım” teklifini memnuniyetle kabul ettim. Yolun karşına geçtik. Hafif topallıyordum. Bu birlikte gittiğimiz ilk mekan olacaktı. Tam yıllar sonra, torunlarımızın, “Nasıl tanıştınız?” sorusuna verilecek cevabı yaşadığımızı düşünüyordum ki Dilruba'nın telefonu açtı. 
“Efendim canım?” dedi. “Beş-on dakikaya geliyorum.” dedi. “Tamam.” dedi. “Görüşürüz" dedi. “Ben de öptüm.” dedi. 
Nasıl baktıysam... 
“Şey," dedi. "eşim arıyor da…Gitmem lazım.” 
Gitti.

Eylül 2014

Uğur Mıstaçoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumsuz kalmayınız...