28 Eylül 2014 Pazar

SAADET

Yenilir yutulur cinsten değildi söyledikleri. Ağzına geleni söylemiş, çok ağır konuşmuştu. Öyle böyle değildi hani… Sıçmış sıvamış bir tüy dikmediği kalmıştı. Hani elinden gelse Allah yarattı demeyecek eline sopayı alacak; aç mısın, tok musun, yer misin yemez misin diye sormayacak ağız burun girişecekti. Gerçi o daha da kötüsünü yapmış diliyle dövmüştü.
Son sözü “Eşekle ilişkiye girmenin bile bir usulü bir adabı vardır. Herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.” oldu. 
Çok kızmıştı kendisine. Ayna karşısında kendisine çektiği fırça iyi gelmiş, biraz olsun rahatlamıştı. Aynadaki adam da çok üstüne gelmişti. Esmiş gürlemiş laf sokmada ne kadar usta olduğunu göstermişti. Haklıydı çünkü. Hiç sesini çıkarmamış, öylece dinlemiş, söylenenlerden ders çıkarmıştı. Yoksa susmazdı zaten yumruğu yapıştırdı mıydı kırardı aynayı, paramparça ederdi. Ama sustu. Haklıydı çünkü. Az bile söylemişti. “O beni seviyor.” dedi, benim iyiliğimi düşünüyor. Ben n’apıyorum? Bedava buldum diye içiyor, kusuyor, eve nasıl geldiğimi bile hatırlamıyorum. Öğle üzeri kusmuk kokuları içinde uyanıyor, beni eve kimin getirdiğini nasıl getirdiğini hatırlamıyorum. Doğru demişti. “Eşeğin amına su kaçırmıştım. Şimdi kalkıp “Rezil” dese, “Densiz” dese, “Kepaze” dese, “Edepsiz, şerefsiz, haysiyetsiz” dese ne diyebilirdim ki? Dememiş miydi zaten? Demişti. Haklıydı çünkü.
“Eşeğin götü baraj oldu.” dese söyleyecek bir şeyim yoktu. Evet, çok üstüme geldi; evet, bir şey demedim, diyemedim. Haklıydı çünkü. Nasıl da kaybetmişti kendini. Arkadaşının sevgilisi Nurten’in bacaklarını okşamaya yeltendiğini hiç hatırlamıyordu mesela, masaya gelen doğum günü pastasını eliyle yediğini, garsonun her masaya geldiğinde “Öpiim ağbi” dediğini, demekle kalmayıp öptüğünü hiç hatırlamıyordu. Hayal meyal masa üstüne çıktığını, sözüm ona dans ettiğini hatırlıyordu. Hem de tek başına hem de herkesin alkışları ve gülüşleri eşliğinde. Hem de o an rezil olduğunu, arkadaşlarının dolduruşuna geldiğini hiç bilmeden, hiç anlamadan, kendi akışında olması gerektiği gibi, daha önce eğlendikleri gibi eğleniyordu. Dün gece diğer geceler gibi değildi. Dün gece olanların çoğunu hatırlamıyordu çünkü. Şimdi anlıyordu herkesin kendisiyle dalga geçtiğini. Bir de masa üstünde oynarken hem de tam kendi etrafında dönerken kusması… Herkes kaçışmıştı. Yüzlerini hatırlıyordu bölük pörçük. İğrenç, tiksinç bakıyorlardı. Ya nasıl bakacaklardı? O an gözüne gelir gelmez tekrar kusacak gibi oldu. Ağzı çamur çiğnemiş gibiydi. Sonra ne olmuştu? Sonrası karga kanadından karaydı. Kim getirmişti onu evine, kim yatırmıştı yatağına?
Dışarıdan cama vuran pıt pıtları duyunca perdeyi aralayıp dışarı baktı. Yaz yağmuru başlamıştı. Güneş saklambaç oynayan çocuk gibi bulutların ardından kafasını çıkarıp çıkarıp bakıyor sonra tekrar saklanıyordu. Sıska bir kedicik koştur koştur bakkalın önündeki kasaları kendine tente yapıp sığındı. Arka ayağıyla kulağını hızlı hızlı kaşıdıktan sonra sığınağın penceresinden havadaki bulutlara bakındı. Güneş saklanmıştı.
Neyse ki günlerden pazardı. Duş alıp kusmuk kokusundan kurtuldu. Eşofman takımını giyip bir ağrı kesici aldı. Başı ağrımıyor adeta çatlıyordu. Salona gidip TV karşısında uzanacak, tembellik yapacaktı. Salon kapısından girer girmez köpek görmüş kedi gibi geri sıçrayıp okkalı bir çığlık attı. İnsani bir tepkiydi. Kim olsa o çığlığı atardı. Bir an gördüğünün gerçek olup olmadığını düşünüp eli ile bacağını çimdirdi. Canı yanmıştı. Az kalsın bir çığlık da bunun için atacaktı. Çığlık sesiyle uyanan kız yattığı yerden doğruldu. Dağınık saçlarının arasından gözlerini ovalayarak “Ne bağırıyorsun be ödümü koparttın.” dedi.
“Pardon.” dedi. “Korkuttum sizi.”
Pardon mu? Neden pardon demişti ki? Kimdi bu kız? Ne işi vardı bu evde? Hiç hatırlamıyordu. Daha önce görse kesin hatırlardı. Allah günah yazmasın bu çirkin yüzü daha önce görmüş olsa asla unutmazdı. Hayatında görmediği kadar et beni bu kızın suratında bolca vardı. Kocaman bir ağzı, obezite sınırlarını aşmış kiloları… Yok, unutulacak bir yüz değildi bu yüz. On yedi benli Şadiye şarkısından fırlamış bu kızı daha önce hiç görmemişti. Misal seneler sonra dünyanın herhangi bir yerinde tekrar karşılaşsa tanırdı bu yüzü.
-Kimsin sen?
-Kim miyim? Yuh artık! Hatırlamıyorum deme. Sakın hatırlamıyorum deme!
Kafasını kaşıdı, burnunu çekti, gözlerini halının desenlerine sabitleyip derin derin düşündü. Dün masada olan 14 kişiyi de tek tek hatırlıyordu. Yok, oradan olamazdı. Bu yüzü daha önce görse kesin hatırlardı. Başka nereden olabilirdi ki? Oradan çıkıp başka bir yere mi gitmişti? Yok gitmemişti. Gitmişti belki de hatırlamıyordu. “Şadiye sen misin?” diyecekti.
-Hatırlamıyorum dedi.
-Nasıl yaa? dedi kız.
Unuttun mu dün bana söylediğin güzel sözleri, düzdüğün methiyeleri? Saldırgan ve yırtıcı bir yapın var demiştin, tıpkı torik gibisin demiştin. “Allah seni özenmiş bezenmiş de yaratmış.” demiştin. “Senden ne güzel Lakerda olur.” demiştin.
Yok, bunları o demiş olamazdı, hiç balık kültürü yoktu; ayrıca neresi güzeldi ki bunun?
“Görmediğim kentler gibisin.” dedin. 
Bunu demiş olabileceğini düşündü. “Minik kuşum.” diyordun. Minik kuş mu? Hiç kuş sevmem ben; hem bu kiloda kuş mu olur?
“Sen herkes gibi değilsin.” diyordun. Bunu da söylemiş olabilirdi; çünkü bu kız daha önce gördüğü hiçbir kıza benzemiyordu Allah’ın gücüne gitmesin böyle çirkin bir kız hiç görmemişti.
“Dur bir dakika dur lütfen...” dedi. Kafası karışmıştı. Söylediği şeylerin bir kısmını söylemiş olabilirdi; ama bir kısmı pek mümkün gözükmüyordu. “En baştan anlat.” dedi. Gözleri kızın yüzündeki benlere takılmıştı. Nasıl takılmasındı, o kadar çoktu ki... On yedi benli Şadiye görse kendi namından utanır yüksek katlı bir binanın altında durup kafama bir saksı düşse de ölsem diye beklerdi.
“Nerde nasıl tanıştık?
“Dün gece tanıştık” dedi. Ben barda oturuyordum. Sen gelip “Size bir içki ısmarlayabilir miyim?” diye sordun. Ben içkimi gösterip “Gördüğün gibi içkim var zaten.” dedim, sen kadehi alıp içkimi yere döküp kadehi tekrar masaya koydun ve pişkin pişkin “Size bir içki ısmarlayabilir miyim?” diye sordun.
“Güzel taktikmiş.” dedi içinden ama bu güzel hareketi bu kız için mi yapmışım? Şunun tipe bak, Allah affetsin çirkinlik abidesi. “Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır.” söz öbeğinin çıkmasına sebep olan kız bu demek. Bu hareketi başka bir kıza; tabii güzel bir kıza yapmalıydı. Nasıl daha önce düşünememişti. Düşünmüştü belki hatırlamıyordu. Düşünmeden yapılamazdı ki?
-Eeee dedi. Sonra? Sonra ne oldu?
Sonra “Sen kendini bir bok mu sanıyorsun?” dedim. “Milyonlarca sineğin bir bildiği vardır.” dedin. “Buna çok güldüm.” diyerek patlattı kahkahayı. Gülünce daha çirkin oluyordu. “Sonra…” dedi “Sonra?” “Sonra içki teklifini kabul ettim. Sonrasını sorma gitsin.” Sormuştu; “Sonra…” dedi. “Sonra ne oldu? “Sonra bir muhabbet bir muhabbet…”
Kız koca ağzıyla imalı imalı gülüyordu. Neden gülüyordu ki?
“Neden gülüyorsun öyle?” dedi. Gülse de çirkindi gülmese de. “Bir şeyler olmuş.” dedi içinden, “Bir şeyler olmuş. Aman Allah’ım!” dedi “Yoksa…” Yok, yatmış olsak kız salonda olmazdı. Öpüştük mü acaba? Onu ima ediyor demek.
Bunu düşünürken bile midesi bulanmıştı. Yüzünü ekşitip mahcup çocuk gibi başı önde sordu. “Öpüştük mü?”
Kız çantasının içinden sigara paketi bulup “Öpüşmek mi?” dedi. “Ne öpüşmesi?”
“Oh!” dedi içinden öpüşmemişiz. Bir an içini huzur kaplamış mide bulantısı geçmişti ki kız sigarasını yakıp devam etti: “Barın tuvaletinde evir çevir iş bitirdin.” İşaret parmağıyla kafasında bir nokta arar gibi arandı. “Öyle hızlıydın ki…” dedi. “…kafamı duvara çarptım.” Gülümsemesi kahkahaya dönmüştü. “Bir densiz şikâyet etmese, gelip kapıyı tıklamasalar, bar çalışanları bizi yaka paça dışarı atmasa çok daha güzel olacaktı.”
Kız dumanı üflerken düştü düşecekti. Kızın yanına oturdu. Avuç içi ile alnını şap şapladı.
Okkalı bir “Yuh!” çekti kendine. “Yok artık!” dedi, “Oha!” dedi. “Çüş!” dedi. Hiç böyle bir fantezisinin olduğunu bilmiyordu. Bu şişko ile tuvalette ha… Gözü kızın bedeninde hızlıca bir tur attı. Yoktu; kızın hiçbir çekici yanı yoktu. Hem şişmancaydı hem kısa. Et benlerini aldırıp kasapta çektirse iki ay yetecek kıyma elde edilebilirdi. Her yanıyla iticiydi. Belki de bu onun fantezisiydi. Kesin öyleydi. Başka türlüsü olamazdı. Ben bunu nasıl evir çevir… Allah’ım sen aklımı koru… Benim bunla ne işim olur? Üstüne üstlük bir de yakalanmışız, bardan yaka paça atılmışız. Zaten çatlayan başı ortadan ikiye ayrılacak gibiydi. Şimdi banyo aynasının karşısına geçse neler işitirdi neler. Nasıl gelmişlerdi eve? Kim tarif etmişti yolu? Taksiye mi binmişlerdi mesela, takside elleşmişler miydi? Yoksa bu koca ağızlı kızın arabasıyla mı gelmişlerdi, bir arkadaşı mı getirmişti, getirdiyse hangi arkadaşı getirmiş olabilirdi?
Hiç hatırlamıyordu. Sorsa mıydı? Saracaktı sormasına da korkuyordu. Ya başka rezillikler olduysa? Hoş bundan ala rezillik mi olurdu. Mümkünü yok o arkadaş grubuyla bir daha görüşemezdi. Ne diyecekti? “Döne döne hepinizin üstünüze kustum kusura bakmayın” mı diyecekti? “İyi insanın içinde kötü şey durmaz” esprisi mi yapacaktı. İşin özü alışmadık bünyede alkol durmuyordu.
Kız sigarasını söndüreceği kül tablası istemek yerine külü oraya buraya dökmüş ortalığı dumana boğmuş dumanların arasından izmariti uzatıp “Hayatım” demişti. “Şunu atar mısın?” Çehre züğürdüne bakmamaya çalışarak elindeki izmariti alıp “Hay amına koyim!” dedi. Doğruca banyoya yönelmişti. Banyoya girer girmez aynayla yüz yüze gelince. “Hassiktir…” dedi. Aynadaki ikizini unutmuştu. Hiç çekemezdi şimdi. Tam kafasını eğip kaçacaktı ki…
Aynadaki bunu fark etmiş, saydırmaya başlamıştı. “Seni rezil seni, seni utanmaz, seni kuduruk, seni, seni am salak seni…” dedi. Susmuş pısmış, asidi kaçmış kola gibi kalakalmıştı. Haklıydı çünkü. Seni Abaza seni, seni kör seni... “Ne o bir de sigaraya mı başladın?”  “Benim değil.” dedi Şadiye’nin. İzmariti klozete atıp sifonu çekti.
“Şadiye mi adı?”
“Bilmiyorum olsa olsa Şadiye’dir diye düşündüm.”
Aynadakine bir açıklama yapmalıydı.
“Bak…” dedi, “Her şeyi açıklayabilirim.”
“Neyi açıklayacaksın oğlum? Eşeğin amına şelale kaçırmışın haberin yok! Her şeyi açıklayabilirmiş. Amerikan filmi mi lan bu? Daha kızın adını bilmiyorsun, neyi açıklayacaksın?”
Kendi söylüyor kendi cevaplıyordu fakat bir türlü kendi kendini ikna etmeyi başaramıyordu. Haklıydı çünkü. Yüklendikçe yüklendi kendine. Haksızdı çünkü. Sustu. Haklıydı çünkü. Birkaç şey söylese rahatlayacaktı da ne diyecekti? Şöyle arayı bulacak şeyler… Ya da haksızdı belki de… Bilmiyordu ki. Her şey birbirine karışmıştı. Hem haklı hem haksızdı.
“Felsefenin özünde her şey kendi zıddını taşır.” dedi. “Yaşam ölümü, gündüz geceyi, soğuk sıcağı, aşk nefreti.”
İyi gidiyordu, aynadaki tüy dikme merasimi için araya girmese devam edecekti.
“Tabii, tabii.” dedi. “Doğru dedin. Ama şunu da unutma bok boku kenefte bulur.”
Kapıyı çektiği gibi çıktı banyodan. Hızlı ve kararlı adımlarla salona doğru yürüdü. Kararını vermişti; aklına ne geliyorsa pattadanak soracaktı. Başka çaresi yoktu. Korkuyordu ama… Hem de çok korkuyordu. Korkunun ecele faydası yoktu. Her şeyi tek tek soracak, en ince ayrıntısına kadar öğrenecekti. Tam salona girerken dış kapı kilidinin çevrilme sesini duyup kafasını kapıya doğru çevirdi. Kapı aralanınca kalp ritmi artmaya başladı. Kim olabilirdi ki? Gözlerini kapıya dikmiş bakıyordu. Koca ağızlı benli dilber “N’oluyor biri mi geldi?” diye araya girdi. Eliyle dur işareti yapıp aralanan kapıdan geri geri içeri giren kişiye odaklandı. Kimdi ki bu kıçın kıçın içeri giren götlek. Bir elinde poşet diğer elinde ayakkabıları ile içeri girip kapıyı kapatan gencin dönmesiyle merakı sona erdi: “Erhan!” dedi.
Erhan ayakkabılarını portmantoya koyup “Evde kahvaltılık namına bir şey yoktu.” dedi. “Markete gittim zeytin, peynir, salam falan aldım, fırından da sıcak ekmekle simit… Birlikte yeriz.”
Erhan konuşurken Burak’la koca ağızlı birbirine bakıyorlardı. İkisi de şaşkındı. Erhan da nereden çıkmıştı? O da burada mı geçirmişti geceyi? Buzdolabının içi hakkında kendisinden daha iyi bilgi sahibi olduğuna göre evet burada kalmıştı. Anahtarla kapıyı açtığına göre evet kesin o da bu evde kalmıştı. Peki, nerede yatmıştı? “Hay Allah’ım…” dedi. Hiçbir şey hatırlamıyorum.
Gazete alacak yer için sokak sonuna kadar yürüdüm yok, döndüm sola yok, döndüm gerisin geri. Bir de sağ taraftan şansımı deneyeyim dedim, döndüm sağa yürü yürü sokak bitti. Köşedeki büfeciye sordum. Burada gazete alacağım bir yer yok mu?” diye. “Ahanda şordan düz get, hemen solda baggal Mahmut Efendi vaa, suratsızın, mendeburun tekidir.” dedi. Adam hakikatten suratsız çıktı be. Ne selam alıyor ne yüzüne bakıyor. Neyse koy bir çay da kahvaltı yapalım. Eee siz n’aptınız?
“Ebenin…” diyecekti; tuttu kendini. Ne diyebilirdi ki? “Hiç.” Dedi. “Biz de seni bekliyorduk. Ben bi çay koyayım; siz sohbet edin, müzik dinleyin, gazete okuyun. Ben hazırlarım kahvaltıyı.” diyebildi.
Çay demlenene kadar kukuman kuşu gibi düşündü durdu. Yok, hiçbir şey hatırlamıyordu. İyi ki hatırlamıyordu. Pastayı eliyle yemesi, garsonu şapur şupur öpmesi önemli değildi de en yakın arkadaşının biricik aşkı Nurten’in bacaklarını ellemesi Nurten’in elini burkup “saçmalama” demesini hatırlasa evdeki çamaşır suyu, tuz ruhu, kireç çözücü ne varsa dikerdi kafaya. Küçücük mutfak içinde bir ileri bir geri volta atıyordu. Hani mutfak biraz daha küçük olsa kendi etrafında kuyruğunu kovalayan it gibi dönüp duracaktı. Kahvaltılıkları ufak tabaklara, tabakları yuvarlak büyük tepsiye gelişigüzel koyup salona yöneldi. Salondaki manzarayı görünce tepsiyi tutan eli boşaldı. Şangır şungur sesler içinde “N’apıyorsunuz lan?” dedi.
Tüm kahvaltılıklar tuz buz olmuş; kimi zeytinler koltuk altlarına kaçışmış, peynir löp gibi ortada kalmış, reçel halı üstünde yayılabildiği kadar yayılmıştı. Kazadan yarasız beresiz kurtulan tek kahvaltılık salamdı. Krom tepsi ters dönmüş üzerinde hafif göçükler oluşmuştu.
Lafın gelişi sormuştu. N’aptıkları ayan beyan ortadaydı, basbayağı öpüşüyorlardı işte.
“Ne var ulan?” dedi Erhan. Burak sinirli sinirli bakıp “Utanmıyor musunuz?” dedi.
Niye böyle demişti ki şimdi? O koca ağızlı şişko kızı mı kıskanıyordu? Yok, kıskanmak değildi. Neydi peki? Şeydi… Yanlışlıkla da olsa gece birlikte olduğu kızın hem de kendi evinin salonunda nereden çıktığı belli olmayan Erhan’la paylaşamazdı. Komple alsındı o başka. Başına çalsındı. Turşusunu kursundu; ama şimdi olmazdı. Böyle olmazdı. Bu evde olmazdı. Gözünün önünde hiç olmazdı. Bir de “Ne var ulan?” diyor.
“Pezevenk miyim ulan ben?”
“Ne alakası var kardeşim ortalığın amına koydun. Bütün kahvaltılıkları yerlere saçtın. Gel biz senle mutfağa gidip çayları koyalım.” diyerek girdi Burak’ın koluna. İttir kaktır girdiler mutfaktan içeri. “Ne oluyor oğlum?” dedi Erhan. “Ne bu afra tafra? Bak götleğe bir de zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalıyor Akşam sen, sabah ben.” demiyor da.
“Asıl sana ne oluyor?” dedi.
Koca ağızlı kahvaltılıkları toplamaya başlamıştı. Burak mutfakta bir ileri bir geri volta attığı esnada Erhan dün gece olanları en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı. Kız dün gece barın tuvaletinde Burak’la değil Erhan’la seviştiğini öğrendiğinde çok şaşırmış çok utanmıştı. Ama ben Burak’la seviştiğimi zannediyordum hatta ona da söyledim diyememişti. Bir yandan gülüyor bir yandan yere saçılan kahvaltılıkları topluyordu. Hem utanıyor hem gülüyordu. Komikti çünkü. Kim bilir mutfakta neler konuşuyorlardı. Yüzündeki utanç ile gülümseme sürekli yer değiştiriyordu. Hani evde kimse olmasa basacaktı kahkahayı. Utanıyordu ama.
Erhan anlatıyor, Burak dinliyor; Burak soruyor, Erhan cevaplıyordu. Burak dinledikçe gülümsüyor, utanıyor hafiften hatırlar gibi oluyordu. “Çay koy, çay.” dedi Erhan. “Tamam, sen anlat.” dedi Burak: “Anlat.” Erhan hızlı hızlı anlatıyordu zaten. Burak çayları koyarken gülme krizine girince çay bardağını tutturamadı. Çay tabağı adı gibi çay dolmuştu. Erhan akşam olanları anlattıkça, Burak “Dur!” diyordu “Dur yoksa yığılacağım şimdi.” Erhan dur durak dinlemiyor fısır fısır anlatıyordu. “Dur!” diyordu “Karın kaslarım ağrıdı.” Çay tabağındaki çayı lavaboya döküp ıslak çay tabağını peçete ile sildi. Erhan’ı durdurmanın imkânı yoktu; hızla anlatıyordu. Kızı nasıl tuvalette sevişmeye razı ettiğini, hangi pozisyonda iş tuttuklarını, kızın inlemelerini, kapının tıklanmasını, kapı dışarı edilmelerini…
Burak, gülmesini dizginleyebildiği kadarıyla çayından bir fırt çekip yüzünü buruşturdu. “Bu çayı nasıl şekersiz içiyorlar hiç anlamıyorum.” dedi. “Şeker koymayı unutmuşum.” Erhan anlatıyor, Burak dinliyordu. Kahkaha atmamak için çok çaba sarf etmişler, uzun süre kıs kıs gülmeyi başarmışlardı. Artık tutamıyorlardı. Önce Burak sonra Erhan bıraktı dizginleri. Erhan ellerini dizlerine vura vura Burak yerinde tepinerek kahkahalar atmaya başlamıştı. Arada işaret parmaklarını dudaklarına dik biçimde yapıştırıp birbirlerine sus işareti yapmaları bir işe yaramıyordu.
Mutfaktan yükselen kahkahalar salona kadar ulaşmıştı; hani üst kat komşusu emekli Albay Nusret Bey yazlığında olmasa kapıyı tıklar esas duruşa geçmiş halde kendisini dinleyen alt komşusuna muhtıra verebilirdi. Salona dökülen kahvaltılıkları toplayan koca ağızlı da duymuştu mutfaktan yükselen kahkahaları. Duyulmayacak gibi ya da duymazdan gelinecek gibi değildi. Olayın komikliği kalmamıştı. Baya baya rezil olmuştu. Utanıyordu iyiden iyiye. Yaparken iyiydi hoştu da şimdi mi aklına gelmişti utanmak. Ama utanıyordu; çok utanıyordu hem de. Neden utanıyordu? Sevişmekten mi? Yok ondan değildi. Galiba yakalanmış olmaktan utanıyordu, bir de seviştiği kişiyi karıştırmasından, bir de şu an mutfaktan gelen kahkahalardan. Barın tuvaletinde sevişmekte neydi? Çok içmişti. Biriyle haşne fişne yaptığını bir buluttan diğerine zıp zıp zıpladığını ara ara nefesiz kaldığını yavru köpek ağlaması gibi sesler çıkardığını pekâlâ biliyordu ama o yüzü tam olarak hatırlamıyordu. Burak da olabilirdi Erhan da. Kim olduğu çok da önemli değildi aslında ikisi de yakışıklı çocuklardı. Hem o amaçla gitmemiş miydi o bara? Deli gibi içip içip hiç tanımadığı bir erkekle birlikte olmayı düşünmüyor muydu, istediği bu değil miydi? Olmuştu işte. Böyle olacağını bilse… N’olurdu bilse?
Gitmeliydi hemen! Gitmekten kastı kaçmaktı. Çantasını alıp ayakkabıları usulca giydi. Sokak kapısını kapamadan merdivenlerden sessizce indi. Gidişi yağmur bulutlarının acil işi varmışçasına her yeri bir güzel ıslatıp gitmesinden farklı değildi.
Mutfakta muhabbet çayın deminden koyuydu. Kızı unutmuş gibiydiler. Burak işaret parmağıyla Erhan’a “Bir dakika!” işareti yaptı. “Bir dakika dur!” Eve nasıl geldiklerini merak ediyordu, bunu anlatmamıştı henüz. “Eve nasıl gedik?” dedi. “Asıl onu merak ediyorum.” “Taksiyle.” dedi. “Saadet içerde kaldı, ayıp olacak; içeri girelim.” Nihayet kız gelmişti akıllarına. Erhan doğru söylüyordu “Çirkin mirkin…” dedi içinden “O da insan. Saadet’i yalnız bırakmayalım” Salona geçerken dış kapının açık olduğunu gördüler. Kapı önünde kimse yoktu. Salonda da yoktu. Eeee neredeydi? Gitmiş miydi?
“Bırak gitsin oğlum nesini beğendin ki sen bu kızın?”
“Tövbe de oğlum neyi var kızın? Fazlası var eksiği yok. Bir dirhem et bin ayıp örtermiş; hem o kadar da şişman değil yani… Biz zayıfız. Tıpkı Fernando Botero’nun anaç kadın resimleri gibi. Dikkatli bakarsan Julia Roberts, Eva Mendes gibi ağzı var. Yanakları dolu dolu, üşüdüğünde sarıl sıcacık yorgan, göbeği yastık gibi, nereye elini atsan bıngıl bıngıl. Şunu yemem bunu yemem derdi yok ne versen yer yutar. Takma bu kadar dış görselliğe onun iç güzelliği yeter. Torik gibi kız.
Kulak memesini sündürüp kapıya tık tık vurdu. “O içine girmiş biliyor tabii.” dedi içinden. Doğru olabilir. Ben içine girmedim ama diğer söyledikleri? Yok, yastıkmış, yok yorganmış. Kız, kız değil ev tekstili reyonu mübarek. Julia Roberts kim Saadet kim? Torikmiş… Balina diyecekti herhalde.
“Telefonu da yok.” dedi Erhan. “Nereye gitti ki?”
Burak, Saadet’in yalap şalap topladığı kahvaltı tepsini mutfağa götürürken sordu.
“Çay içer misin?”
“Koy içelim”
Aç açına dört bardak Burak, beş bardak Erhan içmişti. Burak çay koymak için mutfağa gidip gelmekten yorgun düşmüş son içilen bardakları ortada bırakmıştı. Erhan’ın keyfi iyice kaçmıştı. Sevmişti kızı… Benli menli, şişman mişman, şunlu bunlu… Neyse ne dedi. İyi kızdı Saadet, eğlenceliydi, güler yüzlüydü. Keşke gitmeseydi. Burak’ın öyle düşünmediğini biliyordu. “İnsanoğlu böyle işte.” dedi Dışını beğenmediğinin içini merak etmiyor. O şişman, öbürü diğerine kısa, diğeri öbürüne uzunca bir diğeri bilmem ne... Sen karşındakine baktığında ne görüyorsan o odur.
Burak salondaki sessizliği bozmak istercesine bardakları şakırdatarak topladı, tam mutfağa doğru yönelmişti ki Erhan üzgün üzgün…
“Saadet gitti.” dedi.

“Öyle Saadet mi olur ulan!” dedi. Burak “Allah esirgesin.“

Mayıs 2014
Uğur Mıstaçoğlu
"RAHAT BATINCA" adlı öykü kitabından.

24 Eylül 2014 Çarşamba

ALLAH’IN İŞİNE KARIŞILMAZ

Yakama yapışmış silkeliyordu. “Yahu, tamam, sözümü geri aldım.” dedim. Dinlemiyor ki. Bağrınıyor çığlık çığlığa. “Teyzecim, gömleğim buruşu…” “Teyze deme bana”  Yav, tamam tey... Pardon, ablacığım! Bi sakin ol. Bak rezil oluyoruz etrafa; herkes bize bakıyor.” “Abla deme bana.” “Demem.” Yakamı kurtaramıyordum. “Onu, o lafı etmeden önce düşünecektin.”  “Düşünemedim işte.” Çatmıştım. Görüntüsünden pek belli olmasa da muhtemelen deliydi. Akıllının benle işi ne? “Zamane gençleri böyle işte...” diye devam etti. “Hepiniz ateistsiniz.” Konuyu buraya getirdiğine inanamıyordum. Etrafımız gitgide kalabalıklaşmaya başlamıştı. “Teyze” ve “Abla” diyemediğim kadının bana taktığı “Ateist” sıfatı kısa sürede üstüme yapışmıştı. Kalabalığın tiksinç bakışları üzerimde geziniyordu. Bir yandan yaşlı kadıncağızdan yakamı kurtarmaya çabalarken, diğer yandan bu işten nasıl sıyrılacağımı düşünüyordum. Kalabalığı yaran bir adam, “Ne oluyor?” diye sorunca, grubun içinden bir yeniyetme… “Şu abi” dedi. (Parmağıyla beni göstererek) "Ateistmiş de." Haydaaaa! Hâlâ eli yakamda olan kadını nasıl ittiysem, tutmaya çalışan genç kızla birlikte yere kapaklandı. Kalabalığın içinden; yukarıdan bakanlara, acıyarak bakanlara, bir kaşık suda boğmak istercesine bakanlara doğru döndüm  “Ne ateisti be?” dedim. “Ne ateisti?”  
Ben yaşlarda (on dokuz) Pissakallı biri yakama yapışıp “El hareketi yapma” dedi.  İndirdim elimi. (Ne zaman kaldırmışsam) “Yapmam.” diyebildim. İş iyice boka sarıyordu. “Annen yaşındaki kadını itmeye utanmıyor musun?” dedi. Utanıyorum ama...  Sertçe ittirdi, it oğlu it. Dengemi zor topladım. “Teyze” ve “Abla” sıfatlarını reddeden kadın dikeldi. Üstüme üstüme yürümeye başladı. “Teyzecim, dur, yapma” dedi az önce üstüne düştüğü kız. “Teyze deme bana.”  Teyze de ittirdi. Korkmaya başlamıştım. “Ne ittirip duruyorsun ya!” (Çok tiz çıkmıştı sesim.) Gene düşmedim. Omzumda bir el hissedince, elin sahibine doğru döndüm. Otuz yaşlarında, uzun saçlı, siyah tişörtlü bir abi… Tanımıyorum. Elimi omzuma dolayıp gür sesiyle... “Ateistse ateist! Ne olmuş? Ben de ateistim.” dedi. Hadi buyur! “Ben ateist değilim ki.” (Çıkan ses bana ait olamayacak kadar tizdi.) Eliyle omzumu sıktı “Korkma.” dedi. “Bu ülkede inanç özgürlüğü var. “ Hangi ülkeden bahsettiğini bilmiyordum, tek bildiğim ateist olmadığımdı. Yaşlı kadın, “Ben dememiş miydim tüm gençler ateist diye? Buyur işte” dedi. Buyurduk zaten. Asker tıraşlı biri “Allahsızlar” diye bağırıp üstümüze yürüyünce ortalık iyice karıştı. Efendi gibi dayak yemekten başka yapacak bir şey yoktu. Birkaç tekme tokat derken polisler geldi. Polise, “Ne itiyorsun ya.” dedim (Hay ben bu sesin!)  “Sarılma” dedi. (Sevinçten polise sarılmışım). Hep birlikte karakola götürüldük. Herkes tek tek sorgulandı. Olayın kahramanları olarak (yaşlı kadınla beni) bir araya getiren polis bana döndü ve “Anlat bakalım ateist” dedi. “Ben ateist değilim” dedim.  “Siyah tişörtlü abi ateist.” Madem ateistim diye bağrınıyordu, çeksindi cezasını. Bana ne. “Yolda yürüyordum, bu teyze hapşırınca...” Teyze deme bana diye hırladı gene. “Demem.” dedim.  Polis “Eee, sonra?” dedi. “Çok yaşa.” dedim. “Sonra?” “Allah’ın işine ne karışıyorsun sen? diye yapıştı yakama… Sonra da kalabalık toplandı. Polis, yaşlı kadına döndü, “Öyle mi teyze? “Öyle oldu. Bana teyze deme.”

Yaşlı kadın orada kaldı, biz çıktık. Kalabalık grup karakolun önünde benden özür dileyince hepsini affettim. (Sesim normale dönmüştü). Onlar bir tarafa, ateist abi ile ben bitarafa yöneldik.  Bir süre yürüdük sessizce. Ateist Abi, elini omzuma attı, “Bak, böyle olmaz.” dedi. “Ateistsen atesitim diyeceksin. 

Öyle kalabalığı, polisi görünce tırsmayacaksın. Anladın mı?” Çaresiz kafamı salladım. “Ben buradan karşıya geçeceğim.” dedim. “Her şey için teşekkür ederim. Görüşürüz.”  Gözlerini kıstı, yavaşça ağzını açtı, üst üste üç kere hapşırdıktan sonra, “Ne demek,” dedi. “biz seninle aynı saftayız.”

Az kalsın çok yaşa diyecektim, zor tuttum kendimi.

Eylül 2014

Uğur Mıstaçoğlu



22 Eylül 2014 Pazartesi

İDEAL KİLOMUN SIRRI

Uzaklardan geliyor olmalıydı. Belki de yakın bir yerlerden geliyordu da sesi kısık olduğu için bana uzak gibi geliyordu. Çok önemli değildi zaten hangi mesafeden kulağıma çalındığı. Fakat büyük ihtimal radyodan geliyordu bu çifte kavrulmuş türkü. Bağlamanın tınısına, anlaşılmayan sözlerine kulak kabarttım bir süre. Sözlerini anlamasam da içimi bir huzursuzluk kapladı. Tarifi zor bir ruh hali sarıp sarmaladı tüm bedenimi. Ne kadar çabalasam da çiğnediğim simidi yutamadım.  Çiğnedikçe ağzımda büyüyordu. Kulağımdan giren anlaşılmaz sözler iştahımı kesmişti. Elimdeki yarım simide baktım. Masa örtüsünün üstündeki susamlara baktım. Pencereden bir sağa, bir sola baktım. Kulağımı kabartıp türkünün geldiği yönü belirlemeye çalıştım. Serin hava yüzümü yalıyordu. Rüzgâr bağlamanın sesine karıştı. İki parmak aramda sıkışıp kalmış simidi, karşı apartmanın damına doğru attım. Frizbi gibi gitti, döne döne. Camın önüne bir sandalye koyup oturdum. Türkünün sesi gitgide azaldı azaldı, duyulmaz oldu. Bir süre camdan gelen geçeni seyrettim. Herkes bitaraflara koşturuyordu. Rüzgâr şiddetini artırdı.  Karşı apartmanın bahçesindeki iki ağacın yaprakları birbirine vurmaya başladı. Beyaz bulutlar grileşmeye başladı. Kasvetli hava, evin içine girmek için pencereleri yumrukluyordu. Karnım tam olarak doymamıştı. Keşke atmasaydım simidi. Bir sandviç yapıp tekrar pencere önünden geçtim, gelen geçeni seyretmeye başladım. Bulutlar iyice karardı. Pencereyi sonuna kadar açtım. Kasvetli hava evin her yerine doluştu. Sandviçimden büyük bir lokma alıp çiğnemeye başladım. Yoldan geçenlerin üşüdükleri hallerinden belli oluyordu. Yeni bir türkü çalındı kulağıma… Şimdi daha net duyabiliyordum. Farklı bir türküydü bu. Boğuk ve tok sesli sözleri, bağlamanın sesini bastırıyordu. Sandviçimden bir parça daha ısırdım. Hava biraz daha karardı. Kasvet dolu evde bana yer kalmamıştı. Boğulacak gibi oldum. Ağzımdaki lokma gitgide büyüyordu; bir türlü yutamıyordum. Lokmalar türkü ile birlikte büyüyor gibiydi. Sandviçimi de karşı apartmanın damına attım. Az önce attığım simidin yanındaki kiremidin üzerine yapıştı kaldı. Banyoya gidip yüzümü iyice yıkadım. Midemde karıncalar geziniyor gibiydi. Giyinip çıktım kasvet dolu evden. Sokağın köşesini dönmeden yağmur başladı. Nereye gittiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Amaçsızca ve nedense hızlı adımlarla yürüdüm. Kısa sürede sırılsıklam olmuştum. Kitap, CD ve kırtasiye malzemeleri satan mağazadan içeri girdim. Üzerimdeki bereket, mağazanın zeminine akıyordu. Koca kafalı, kıvırcık saçlı genç, “Buyrun.” dedi.  “Üç adet değişik türkü CD’si istiyorum.” dedim. Tavsiye ettiklerinin içinden beş tanesini alıp çıktım. Yağmur hafiflemişti. Farklı bir güzergâhtan yürüyerek eve geri döndüm. Beynim aç olduğuma dair sinyaller gönderiyordu.  Evin iki arka sokağındaki büfeden döner ekmek alıp eve döndüm. Açık unuttuğum pencereden içeri yağmur girmiş, yerleri ıslatmıştı. Pencereyi kapatırken gözüm karşı apartmanın damına takıldı. Simitle sandviçin yerinde yerler esiyordu. Bir bez alıp ıslak yerleri kuruladım. Yemeğimi iştahla yerken CD’leri incelemeye başladım. İçlerinden bir tanesini açıp CD çalara yerleştirdim. Uzun bir bağlama taksiminden sonra daha önce hiç duymadığım ses ve sözler boğazımı tekrar düğümledi. Ağzımdaki lokma büyüdü de büyüdü. Kulağımdan giren türkü iştahımı kesiyor gibiydi. CD çaları durdurup bir müddet bekledim. Döner ekmekten bir lokma ısırdım, çiğnedim rahatça yuttum. Bu inanılacak gibi değildi. Türküyü tekrar açtım. Birkaç dakika bekledim. Bir ısırık daha alıp çiğnemeye başladım. Döner ağzımda dönüyor, ekmek gitgide büyüyor, boğazım daralıyor, ağzımdaki lokma bir türlü boğazımdan geçmek bilmiyordu. Bir süre daha deneyip emin olduktan sonra kendimi kanepeye attım. Bir süre düşündüm. Bir süre daha düşündüm… Ve bir süre daha. Sonra o düşündüğüm şeyi yapmaya karar verdim.
Üç ay içinde yüz on iki kilodan, seksen sekiz kiloya düştüm. Üç-beş kilo daha verirsem ideal kiloma ulaşacaktım. Hiç alışveriş sevmeme rağmen bir sürü yeni kıyafet almak durumunda kalmıştım. İyi de olmuştu. Her şey yolundaydı. Fakat bu türküleri dinlerken üzerime yapışan duygu durum bozukluğunu atlatmam saatlerimi alıyordu. Sanki en sevdiğim amcam ölmüştü de ben yeni öğrenmiştim. Etrafımdaki herkes bu durumu şaşkınla karşıladı. Nasıl kilo verdiğimi sordular. Önceleri gerçeği söylesem de herkes bunun bir espri olduğunu, sırrımı paylaşmak istemediğimi düşündü. Baktım kimse inanmıyor ben de yalan söyledim. Her gün düzenli spor yaptığımı, salata falan yediğimi söyledim. Hemen inandılar.

Bu değişimle birlikte hayatıma giren Sevda, türkülerden nefret eden biriydi. Birlikteyken türkü dinlememe asla izin vermiyordu. Bir haftalık tatilde tam dokuz kilo aldım. İyi vakit geçiriyorduk. Sonraki günler bana taşındı. Birlikte yaşamaya başladık. Türküsüz günler birbirini takip ediyordu. Verdiğim tüm kiloları kısa sürede tekrar geri aldım. Balıketli erkeklerden hoşlanan Sevda, balinaya döndüğümü, yememe biraz dikkat etmem gerektiğini söylemeye başladı. Eski kıyafetlerime geri döndüm. İki ay sonra yüz kırk kilonun üzerine çıkmıştım. Sevda tek bir notla çıktı hayatımdan. “Ben gidiyorum… Kendine iyi bak” Geldiği gibi gitmişti.
Türkü barlara attım kendimi. İştahım bıçak gibi kesildi. Zorla birkaç kadeh içki içiyor, çerez bile yiyemiyordum. Tüm radyo kanallarının listesi çıkarıp telefonuma kaydettim. Dört ay sonra seksen bir koli ile tekrardan ideal kiloma kavuştum. Tekrar kilo almak istemiyordum. Türkü dinlediğimde hiçbir şey yiyemezken, dinlemediğimde aşırı yiyordum. Çözümü yemek saatlerinde tek kulağımla türkü dinlemede buldum. Bu şekilde az yiyerek kilomu korumayı başardım. Sevda gittiği gibi geri geldi. Kilomun ideal olarak kaldığını gördükçe şaşırıyordu. Bir gün bunu nasıl başardığımı sordu. Doğruyu söylesem inanmayacağını biliyordum. V yaka tişörtünden fışkıran koca memelerine baktım. Kocaman göbeğine baktım. Tombul yanaklarına baktım.

“İrade.” dedim. İRADE!


Eylül 2014

Uğur Mıstaçoğlu

17 Eylül 2014 Çarşamba

DAYIM VE YALANLARI

Babamla birlikte hastane koridorunda bekliyoruz. Dedem ameliyatta… Safra kesesini alacaklarmış. Babam öyle dedi. Kese tamam da safra ne? Ayrıca kese neden dedemin içinde? Dedem keseyi mi yemiş? Babam bir o yana bir bu yana dönüp duruyor, soramıyorum. Annem dersen ameliyathane kapısında hatim indiriyor. Doktor, “Önemli bir ameliyat değil. Meraklanmayın.” dediği halde neden bu kadar gergin olduklarını anlamıyordum. O sırada dayım önde, karısı arkasında koştur koştur geldiler. Dayım, “Geciktim.” dedi. Çok trafik vardı da. Yetmiş sekiz senesinde trafik? Öyleydi dayım. Yalancıydı. Ama ben çok severdim dayımı. Güzel yalan söylerdi. Yalan olduğunu bile bile dinlerdin. Her ne anlatıyorsa bitmesin isterdin. Babam “Tamam,” dercesine kafasını öne arkaya salladı. Dayımın sormasına izin vermeden “Yarım saat önce ameliyata aldılar.” dedi. “Bekliyoruz. Yaklaşık üç saat sürermiş. “Dayım ben şurada bir sigara içeyim de geleyim o zaman.” dedi. “Ben de geleceğim.” diye takıldım dayımın peşine. Hastanenin tam karşısındaki çay ocağına gittik. Dışarıdaki küçük taburelere oturduk.“İki çay!” Çay mı? Iyy! Ben çay sevmem ki.
“Ben gazoz içseydim.” dedim. “Ceyhuncum,” dedi dayım. “bak orada ne yazıyor…” (Parmağıyla ‘Çay Ocağı’ yazan tabelayı gösteriyordu). “Gazoz Ocağı olmaz ki.” dedim. Sinirli sinirli kaşlarımı çattım. Aklı sıra beni kandıracak. Ben bilmiyorum sanki çay ocağında gazoz da satıldığını.

Kapının arkasında tahta Elvan kasası var, görüyorum. “O ne o zaman?” diye sordum. (Parmağımla “Elvan” yazan gazoz kasasını göstererek). “Ulan, ne uyanık çocuksun sen be!” dedi. “Şaka da yapılmıyor.” Çaycı, çayları getirip masanın üzerine bıraktı. Dayım çayı önüme ittirip “Ceyhun dedi. Gazoz çocukların kemiklerini eritiyor, büyümesini engelliyor ben o yüzden öyle dedim. Misal bizim işyerinde Kazım Usta’nın bir oğlu var. Sen bilmezsin. On dokuz yaşında. Adı Muhsin, lakabı Faydasız... Neden Faydasız? Boyu kısacık da ondan… Misal sen bile şu yaşında ondan daha uzunsun. Neden kısa kalmış dersen, hep bu gazozlar yüzünden işte. İçmiş içmiş de kısacık kalmış. Koca çocuğa “Faydasız aşa faydasız yukarı” diye alay geçer dururlarmış. Babası dedi. Yaa.”
Al işte yeni bir yalan daha. İlle bir şey içeceksem o şey çay olacaktı. İnce belli çay bardağının içine altı şeker atıp karıştırmaya başladım. “Dayı,” dedim “dedemin neden kesesi var. Dedem kanguru mu? Dayım kafasını kaldırım kenarına çevirip ağzındaki çayı püskürterek gülmeye başladı. “Ulan Ceyhun,” dedi. “ne komik çocuksun sen yahu. Gülmesi öksürüğe, öksürüğü gülmeye dönüşüyordu. Öksür tıksır gülerken paketinden çıkardığı birinci sigarasını yakmaya çabalıyordu. “O öyle değil aslanım.” Kafasındaki kasketi çıkarıp saç diplerini uzun uzun kaşıdı. Kasketini masanın üstüne bıraktı. “Safra kesesi; kalp gibi, ciğer gibi, böbrek gibi bir organdır. Ama gel gör ki tıp dünyası bu organ için ‘olmasa da olur, vücuda bir faydası yok’ der. Neden dersen tıp dünyası bu safra kesesi denen organın ne işe yaradığını hala çözememiştir de ondan.”  Sümme hâşâ, Allah, o organı doktorlar ameliyat edip alsınlar, para kazansınlar diye mi koymuştur oraya? Nitekim bu çokbilmiş doktorlar “safra kesesi can sıkıntısından taş üreten organdır.” der durur. Geçen camide hoca efendi dedi ki: “Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır. Her bir şey, başka bir şeye hizmet eder.” dedi. Yaa!
Kafam karışmıştı. Büyük ihtimalle gene yalan söylüyordu ama inanmaktan başka çarem yoktu. “Cuma’ya mı gittin?” diye sordum. “Yok” dedi. Cumaları çok kalabalık oluyor, ben bir gün önceden gidiyorum. Sevabı büyük. Bu söylediğinin yalan olduğuna şüphe yoktu fakat dayım o kadar kendinden emin cümleler kuruyordu ki emin olduğum bir şeyden bile şüphe duyuyordum. Çayıma iki şeker daha atıp karıştırmaya devam ettim. Çay, bira köpüğü gibi köpürmüş ve nihayet soğumuştu. Bir dikişte içtim. Dayım, “Hadi,” dedi “içeri girelim.” Hastane koridorunda uzunca bir süre bekledik. Doktor dedemin masada kaldığını tıbbi bir söylevle anlattı. Kalp yetmezliği falan gibi bir şeyler zırvaladı, “başınız sağ olsun,” dedi. Daha iki-üç saat önce “Önemli bir ameliyat değil. Meraklanmayın.” diyen doktor şimdi dedemin öldüğünü söylüyordu. Dedemin ölmesine de dayımın tıp dünyası hakkında söylediklerinin doğru çıkmasını da oldukça şaşırmıştım. Birkaç saniye sonra daha da çok şaşıracağımdan habersizdim. Karıncayı bile incitmeyen babam doktora öyle bir kafa attı ki gözlerim yuvalarından fırlıyordu. Doktor beyaz gömleğiyle melekler gibi bir süre uçtuktan sonra bokböceği gibi yapıştı yere. Annem yere yapışan doktora doğru hızla koştu. Yüzünü kedi gibi cırmalamaya başladı. Dayımın karısı Emanet yenge, babamı tutmaya çalışıyor, dayım yerde yatan doktoru tekmeliyordu. İşaret parmağını dudağına diklemesine tutarak sus işareti yapan hemşireler ciyak ciyak bağırıyordu. Diğer hasta yakınları, birkaç doktor ve hademeler araya girip doktoru başarıyla kurtardılar. Doktorun şaftı kaymıştı; kaşı patlamış, dudağı yarılmış, gözü morarmış, üstü başı yırtılmıştı. Her yeri kan içindeydi. Hızlı adımlarla çıktık hastaneden.
O akşam babam dedemi köye gömmenin planlarını yaparken kapı çaldı. Polisler annemi, babamı ve dayımı alıp karakola götürdüler. Beni dayımın karısı Emanet yengeye emanet ettiler.  Sabah erkenden geri geldiler. Tutuksuz yargılanacaklarmış. O ne demekse.
Ertesi sabah dedemi morgdan alıp köye gittiler. Beni götürmediler. Okula gitmem gerekiyormuş. Üst komşumuz Mualla teyze de kalacakmışım. Üzgün oldukları için hiç itiraz etmedim. “Tamam,” dedim. “Siz gidin.” Oldukça olgun bir tavır sergilemiştim. Sanırım üzgün olduklarından dolayı bu olgun tavrımı takdir etmeyi akıl edememişlerdi.
Dayımın safra kesesinin de bir işlevi olduğunu, tıp dünyasının bunu henüz çözemediğini söylediğini düşündüm uzun uzun. Anlaşılan dayım bu sefer yalan söylememişti. Safra kesesi önemli bir organdı. Tamam da safra kesesinin kalp ile bağlantısı neydi? Düşündüm de düşündüm, düşündüm de düşündüm.  En iyisi dayıma sormaktı.
Bu üzücü olayın üstünden yaklaşık iki ay geçmişti. Ben tuvaletteyken kapı çaldı. Elimi yıkayıp kim geldi diye kapıya yöneldim. Kapıyı babam açmıştı. Uzun zamandır gelmeyen dayım nihayet gelmişti işte. Karısı Emanet yenge ve benden üç yaş büyük kızları Pakize abla ve dayımın elindeki birkaç kilo meyve ile birlikte kapıda duruyorlardı. Babam dayımdan hiç hazzetmezdi. Buna rağmen “Ooo, buyurun.” dedi. Hoş geldiniz. Yemekler yendi, muhabbet edildi, çay faslına geçileceği sırada balkonda yalnız başına sigarasını içen dayımın yanına yaklaşıp sordum. “Dedem safra kesesi ameliyatı oldu ama doktor kalpten öldüğünü söyledi. Sen de safra kesesinin önemli bir organ olduğunu ama tıp dünyasının henüz bunu keşfedemediğini söylemiştin.” dedim. “Ben hiçbir şey anlamadım.”
Dayım, düşün düşün bir türlü mantıklı bir sebep bulamadığım olayı tek cümlede cevapladı.
“Deden kalbini safra kesesinin içine koymuş, salak doktor keseyi alınca…Anladın?"

"Anladım dayı."

Öyleydi dayım. Yalancıydı. Ama ben çok severdim dayımı.

Eylül 2014

Uğur Mıstaçoğlu

11 Eylül 2014 Perşembe

DİLRUBA

Sarı saçları, mavi gözleri ve düzgün fiziğiyle dikkatimi çekti. Farklı bir albenisi vardı. Beyaz tişörtünün üstünde “Özlemişin gibi sarıl bana.” yazıyordu. İngilizce. Bu yazıyı bahane edip sarılmayı düşündüm. Kim düşünmez ki? Yüzündeki ifadeden tişörtünde yazan yazının anlamını biliyor olduğu hemen anlaşılıyordu. Vardır öyle ifadeler. Dikkatli bakan herkes okuyabilir. Tramvay, bir sonraki durakta durdu. Yeni binenler arasından bir kadın, çocuk arabasıyla daldı içeri. İte kaka orta bölüme konuşlandı.  
Güneş rengindeki saçları gözümü kamaştırıyor, deniz mavisi gözlerinde boğulmamaya gayret ediyorum. Allah özene bezene yaratmış da söz mü? Baya mesai yapmış. Belli. Güzel mi? Değil… Olağanüstü. Tam bir Dilruba...

Gözlerimi mavi derinlikten zorla çevirerek çocuk arabasındaki velete baktım, o da dikmiş gözünü Dilruba’nın gözüne, heykel gibi duruyor. Dilruba, elindeki poşetin içinde, peçeteye sarılı döner sandviçini çıkartıp yemeğe başladı. Velet kıza el salladı. Dilruba’da ona el salladı. Güldü. Velet’in ağzı kulaklarına kadar genişledi. Sonra Velet’in annesiyle gülüştüler. Kıskandım. Ben de el sallasam, öyle heykel gibi baksam, bana da el sallayıp güler miydi? Velet’e yanaşıp yanağından bir makas aldım. Velet elimi itip ağlamaya başladı. Sanırım makas alırken-kıskançlıktan olsa gerek- yanağını fazlaca sıkmıştım. Kafasını okşayıp susturmaya çalışırken, Dilruba’ya bakıp gülümsedim. Ağzındaki lokmayı çiğniyordu. O da bana hafif bir tebessüm edip başını öne eğdi. Sarılsa mıydım? Annesi Velet’i susturmaya çalıştıkça, Velet daha beter ağlamaya başladı. Ses var, yaş yok. Nasıl ağlamaksa artık. Tramvay’daki herkes bizim tarafa doğru bakmaya başladı. Dilruba Velet’e bir parça döner uzattı, sus payı olarak. Velet sustu. Ağzında şapırdattığı döneri çiğnerken Dilruba’ya bakıp gülümsedi. Kıskançlığım gitgide artmaya başladı. Gömlek yakamı düzeltir gibi yapıp Dilruba’nın dikkatini çekmeye çalıştım. Tam o sırada ani bir frenle sarsıldık. Ellerim boşta olduğu için hazırlıksız yakalanmıştım. Ayağım Velet’in arabasına takılınca arabanın üstüne kapaklandım. Velet’in annesi çocuğunu altımdan almak için beni itti. Yerde yüzüstü yatıyordum. Tramvaya bu açıdan oldukça farklı gözüküyordu. Velet bu sefer gerçekten ağlamaya başladı. Dilruba ile göz göze geldik. Ben ona gülümsedim, o bana kahkaha attı. Eliyle ağzını kapatmaya çalışmasına rağmen ağzından çıkan döner parçacıklarından bir kaçı havada döne döne suratıma yapıştı. Velet’in annesi Arapça bir şeyler söylüyordu. Ne dediğini anlamıyordum.          Ses tonundan ve mimiklerinden kızgın olduğu anlaşılıyordu. Kalkıp üstümü başımı silkeledim. Kadının yanına gidip “Pardon.” dedim. Arapça bir şeyler daha söyledi ve beni göğüs mememin olduğu bölgeden sertçe itekledi. Arkaya doğru birkaç adım atıp dengemi sağlamaya çalışırken başka bir kadının ayağına bastım. Kadın feryat figan bağırarak beni öyle bir ittirdi ki freni patlamış kamyon gibi Velet’in annesinin üstüne doğru uçtum. O beni tutabilse düşmeyecektik. Veled’in annesi altta, ben üstteydim.  Burnu burnuma değiyordu. Dudaklarımız birleşti birleşecekti. Yakamdan birisinin yapışıp beni kaldırdığını fark ettim. Kadın, yukarı sıyrılmış siyah, uzunca eteği hızla kapatmasına rağmen siyah jartiyerini herkes gördü. Tekrar Dilruba ile göz göze geldik. Hem gülüyor hem karnını tutuyordu. Ağzından çıkan dönerler her bir yana saçılmaya devam ediyordu. Velet ağlamasına devam ederken annesi enseme bir tokat şaplattı. Arkamı döndüm. Az önce yakama yapışıp beni Arap kadının üzerinden alan adam, araya girip eliyle çenemi sıktı ve “Sapık mısın lan sen? diye bağrındı. “Sapık değilim, kuafö…”  Lafımı bile bitiremeden öyle bi sağ kroşe savurdu ki Dilruba’ya yapıştığımı döner kokusundan anlayabildim. Adamın kel olduğundan kuaförlerden nefret etiğini düşündüm. Burnumdan akan kan, Dilruba’nın beyaz tişörtüne bulaştı. Burnum zonk zonk zonkluyordu. Ensemdeki el, beni ahtapot gibi sardığım Dilruba’dan ayırmaya çalışıyordu. “Bak, şimdi de kıza sarıldı.” Gel lan buraya pis sapık” Tişörtün de “Özlemişin gibi sarıl bana yazıyor.” desem bana inanmayacaktı. Demedim. “Ben pis sapık falan değilim…” dedim. “Ben kuafö… ” Konuşturmuyordu ki. Sol kroşesini gözümle karşıladım. Solu, sağından çok daha etkiliydi. Büyük ihtimalle de solaktı. Sanki çok gerekliymiş gibi tramvaydaki herkes adama yardımcı olmak için koşturmaya başladı. El birliğiyle beni dövmeye başladılar. Kimi saçımı çekiyor, kimi karnıma yumruk atıyor, kimi kaval kemiğime tekme savuruyordu. Dilruba’yı göremiyordum. Velet, avaz avaz ağlıyor, Veled’in validesi de Arapça bağrınıp duruyordu. Ne diyordu acaba? Kaç kişi tarafından dövüldüğümü bilmiyordum. Tek bildiğim çok güzel dövdükleriydi. Bir sonraki durağa kadar dövdüler. Burnumdan ve ağzımdan kan geliyordu. Kapı açılınca tekmeleye tekmeleye dışarı attılar. Maç bittikten sonra köşeye atılmış futbol topu gibi kalmıştım. Tramvay hareket ettiğinde derin bir nefes aldım. Karnım ağrıyordu. Burnum sızlıyordu. Ağzım burnum kan içindeydi. Ayağıma aldığım tekmeler futbol hayatımı bitirmişti. Sağ kaşım, gözümün üstüne oturmuştu. Yarım yamalak görüyordum. Cenin pozisyondaydım. Bir elin omzuma dokunduğunu hissedince ürperdim. Daha fazla dayak yiyecek durumda değildim. Kafamı kaldırdım. Başımdaki kişi Dilruba’ydı. Şaşırmıştım. “İyi misiniz?” diye sorunca, “Daha iyi olamam.” dedim. Ağzımdaki kanı tükürdüm. “Siz nasılsınız?” Güldü. Mavi gözleri laciverte mi dönüşüyordu, yoksa benim gözüm mü kararıyordu? Elindeki peçete ile burnumdan akmakta olan kanı sildi. Peçete döner kokuyordu. “Döner güzel miydi bari?” dedim. “Eh,” dedi. “Fena değildi.” Duraktaki üç-beş kişi başımıza toplandı. Benim ağız burun Çarşamba pazarı, Dilruba’nın beyaz tişörtü kan içindeydi. Dilruba’ya, “Ne oldu?” diye sordular. Sanırım sarı saçlı, mavi gözlü bu güzel kızın beni bir güzel dövdüğünü zannetmişlerdi. Ben elimi kaldırıp “Yok bir şeyim.” dedim. Dilruba’nın da desteğiyle doğruldum. Her yanım ayrı ağrıyordu. Dilruba’nın, “Eczaneden tampon, yara bandı, sargı bezi alalım” teklifini memnuniyetle kabul ettim. Yolun karşına geçtik. Hafif topallıyordum. Bu birlikte gittiğimiz ilk mekan olacaktı. Tam yıllar sonra, torunlarımızın, “Nasıl tanıştınız?” sorusuna verilecek cevabı yaşadığımızı düşünüyordum ki Dilruba'nın telefonu açtı. 
“Efendim canım?” dedi. “Beş-on dakikaya geliyorum.” dedi. “Tamam.” dedi. “Görüşürüz" dedi. “Ben de öptüm.” dedi. 
Nasıl baktıysam... 
“Şey," dedi. "eşim arıyor da…Gitmem lazım.” 
Gitti.

Eylül 2014

Uğur Mıstaçoğlu

3 Eylül 2014 Çarşamba

NERDESİN AŞKIM?

Banyosunu yapmış, tıraşını olmuş, giderken giyeceği kıyafetleri özenle hazırlamıştı. Saatine baktı:14.28. İki saat iki dakika sonra sevgilisinin evinde olacaktı.  Altı yıldır birlikte olmalarına rağmen bu ilişkiyi sır gibi saklıyor, kimselere söylemiyor, söyleyemiyorlardı. Herkes onları yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki arkadaş olarak biliyordu. Şimdi çıkıp da “Biz arkadaş değil, sevgiliyiz” deseler başta aileleri olmak üzere herkesin bu ilişkiye karşı çıkacaklarını biliyorlardı. Dünyanın hiçbir yerinde evli biri ile sevgili olmak kabul edilebilir bir şey değildi. Bu ilişki böyle devam edecekti. Şartlar böyle gerektiriyordu. Yasak aşkın yükü ağırdı. Böyle bir ilişkiyi kendisini dahi tasvip etmiyorduysa da bir kez olsun ne olacak bizim ilişkimiz diye oturup konuşmamışlardı. Buluştukları an değerliydi çünkü. Zamanı birbirlerine bakarak, dokunarak ve tabii sevişerek geçirmek, ilişkinin nereye gittiğini konuşmaktan daha cazip geliyordu. Her ikisi de bal gibi biliyordu böyle bir ilişkinin mutlu sonla bitmeyeceğini. Bir saat kırk yedi dakika kalmıştı. Mutfakta bir şeyler atıştırdı. Dişlerini fırçaladı. Salondaki L koltuğa oturdu. Telefonuna gelen… “Nerdesin Aşkım?” mesajına muzipçe gülerek… “Buradayım aşkım!” diye cevapladı. Balkondan şöyle bir bakındı. Hava sıcaktı. Bir saat on sekiz dakika… Kalbi daha fazla kan pompalamaya başlamıştı. Yavaş yavaş giyinmeye başlasa iyi olacaktı. Daha önceden hazırladığı kıyafetleri giymek için yatak odasına girdi. Kot pantolonun üzerine, düz beyaz renkli tişörtünü giydi. Ayna karşısında nasıl göründüğüne bakarken yeni bir mesaj sesi ile telefonuna yöneldi.
“Nerdesin Aşkım!” Kırk sekiz dakika… “Buradayım Aşkım!”
Radyoyu açtı. Darbuka seslerini duyunca az önce oturmuş olduğu koltuktan kalkıp radyonun sesini iyice açarak oynamaya başladı. Kalçasını sallaya sallaya darbukanın ritmine uydurmaya çalışıyor, bir dizini hafif kırıp diğerini arkaya atıyor, arkadaki ayağını öne getirip diğer dizini kırıyor, kollarını iki yana açıp parmaklarını şıklatıyor, arada kendi etrafında dönüp ağzıyla “Hop hop!” diye kendini motive ediyordu. Suratındaki sırıtık ifade, karşısına dikilmiş, ellerini yumruk yaparak beline koymuş vaziyette kendisini seyreden annesini görmesiyle sona erdi.
“N’apıyorsun oğlum? ”
Annesini karşısında görünce şaşırmış ne diyeceğini bilememişti. Bu saçma sapan fingirdek oyunu ne zamandır seyrettiğini merak ediyordu.
Radyoyu kapatıp, “İyi annecim… Hoş geldin. Sen nasılsın? Otursana. Niye ayakta dikiyorsun.”
“Hayırdır? Neyi kutluyorsun? Çok neşelisin maşallah! Söyle de ben de oynayayım birazcıkın. Güzel oynuyormuşsun. Ben seni hiç oynarken gördüğümü hatırlamıyorum. Ama çok kıvırtıyorsun; kıçın bir yana başın bir yana gidiyor. Erkek kısmı biraz ağırbaşlı olur. ”
“Ben de halanlara uğradım biraz. Lafladık. Sana selam söyledi. Oradan da bankaya… Babanın maaşını çektim, geldim. Yanıyor dışarısı.”
“Aleyküm selam…  Ben de öyle canım sıkıldı, radyoda çalan darbuka ile içim kıpraştı, kalktım oynadım. Üstüne de sen geldin.” Ne zamandır seyrediyordu acaba?
“Halam nasıl?”


“İyi işte nasıl olsun? Hayırsız oğlundan şikâyetçi… Hiç aradığı sorduğu yok” diyor.
Saatine baktı. Otuz sekiz dakika kalmıştı.
“Anne” dedi “Ne zaman radyoyu açsam gözümün önüne dedemin köydeki evi geliyor. Hani dedem radyoda haber dinlerken kulağını radyonun içine sokacak gibi yanaştırır, biz çıt çıkarmadan dinlerdik ya. Hatırladın mı?”
“Hatırlamaz mıyım çocuğum ah ah!”
Üstündeki hırkayı çıkarıp oturdu. “Ah, ne güzeldi o ev. Keşke dursaydı da gitseydik ara ara. O kadar dedim babana… Ama dinleyen kim? Hiç umursamadı. Hiç ilgilenmedi. Ne işimiz varmış? Çok masrafı varmış. Kim gidecekmiş? Sattı güzelim evi üç kuruşa…
“Sen onu bırak şimdi de nereye gidiyorsun onu söyle.” Nasıl söylesindi? Allah muhafaza tık diye giderdi kadıncağız.
“Sevgilinle mi buluşacaksın yoksa?”
“Evet, yani hayır...”
“Evet mi, hayır mı bikarar ver?”
“Evet,”
“Kimmiş bu kız? Getir de bir görelim”
“Anne geç kalıyorum. Sonra konuşuruz.” 
Son on beş dakika…
Mesaj: “Nerdesin aşkım?”
Çok özlemişti. Gider gitmez sarılacak, teninin kokusunu içine çekecekti, uzun uzun.
“Çıkıyorum aşkım! Karın gitti, değil mi?”

Mesaj: “Gitti aşkım. Bu gece annesinde kalacak.” 


Ağustos 2014

Uğur Mıstaçoğlu