2 Ağustos 2014 Cumartesi

YÜRÜYORUM


Saat 18.00. Yürüyorum. Mevsim kış. Hava bahar. Yollar kalabalık. Yürüyorum. Beyazıt’tan Haseki’ye. Hava ılımlı İslam… Herkesin acelesi var. Yolun solunda mağazalar, sağında işportacılar. Zenciler saat satıyor. Nedense? Başka bir şey satmaları yasakmış gibi... Uluslararası yapılmış bir anlaşma gibi. Kazak satan çocuk, mont satan sakallı adam Türk… Menşei Çin olan çantaları satan, ihraç fazlası eşofmanları satan Türk... Kendini satanlar? Onlar orospu. Yabancı uyruklu. Kuyruk oluşturanlar Türk. Yürüyorum. Solda bir kafe. İçi boş. Kapı önündeki masalarda yer yok. Hava güzel çünkü… Sigara içiyorlar. Dilenciler ithal. Suriyeli. Bir erkek bir kadın…  Kadının kucağında bir bebecik...  Üç, beş aylık… Battaniyeye sarılı. Adamın elinde yanlamasına tuttuğu A4 kâğıdı. “Suriye’den geldik yardıma ihtiyacımız var.” yazıyor. Bilgisayardan çıkma kalınca bir yazı. İtalik. Kim yazmış da tutuşturmuş ellerine acaba... diye düşünmeden edemiyorum. Nerede kalıyorlar? Kim bilir? Ben bilmem. Hava güzel. Yürüyorum.  İki bayan. Az önümde. Arkadan gelen abazan iki erkek… Esmer koyusu, zenciye teşne olan kızlara laf atıyor. Kızlar oralı değil. “Görmüyoruz..." "Duymuyoruz...” taklidi. Yersen. Ezan sesi yankılanıyor. Makam, davudi. Laleli’de bir adam. Kaş arası yok. Tek kaş. Kartvizit dağıtıyor. Turistlere. Bize yok. Yol daraldıkça kalabalıklaşıyor. Omuz ata ata yürümek zaruri. Ellerim cebimde. Bir cebimde telefon, diğerinde yüz on lira. Tramway geçiyor tıklım tıkış. Solda bir kadın karşısındaki erkeği fırçalıyor. Kıskançlık krizine girmiş. Oradan çıkış yok. Her üç kadından dördü kıskanç… Gençten bir tezgâhtar buyur ediyor ayakkabı mağazasına Rus hatunları. Türk şiveli Rusça sözler yok oluyor kulaklarda. Ticari bir minibüs tekstil ürünlerini getirmiş. Elden ele boşaltılıyor. Son sürat. Yürüyorum. Mevsim kış. Hava? Hava bahar. Hacı Bozan tatlıcısında bozulmamış iki genç. Hacı değil. Korna sesleri. Sigara dumanından flulaşan hava. Trafik ışıklarına geliyorum. Yeşil, sarı, kırmızı... Yetişemedim. Beklerim yeşili, acelem yok. Tramvaydan boşalan kalabalık üstüme üstüme geliyor. Küçükken yaşıtımız bir çocuğu dövmek için gittiğimiz bir mahallenin kahvesi boşalmıştı üstümüze. Hem de deplasmanda. Birinci olmuştum. Kaçarken tabii. Arkadaşlarım “Korkak!” diye dalga geçmişlerdi. Hepimiz kaçmıştık hâlbuki. Ben hızlıydım sadece. En çok “Yusuf” sesi benden çıkmış olmalı.Belkide aralarında en hızlı koşan ben olduğum için kıskanmış da olabilirler. Bilemiyorum. Onların kaş göz patlamıştı. Topallayan, orası burası kanayan, moraran, eli, yüzü şişen… “Ama ben de vurdum birilerine.” diyenlerle de az dalga geçmemiştik.“Güldürmeyin oğlum...” diyordu kimi kabadayı geçinen arkadaşlar “...güldükçe ağrıyor her yerim"

Yeşil yandı. Köprü altından karşıya geçtim. Acelem yok. Aheste atıyorum adımlarımı. Mehtap uyanmasın. Ellerim cebimde. İski binasının yan sokağı. Çingeneler çiçekleri başında müşteri bekliyor. Sessizce. “Kaç para?” diyorum “Kasmpatı” “5 Lira” diyor. Yürüyorum. Çingen çiçekçi arkamdan söyleniyor; almayacakmışım neden soruyormuşum. Bilgi edinmek parayla mı?

Ender mağazasını geçiyorum. Bir kadın. Aşüfte. Tam karşımdan topuklu ayakkabısının çıkardığı sesler eşliğinde gümbür gümbür bana doğru geliyor. Bana öyle geliyor. 'Katana' denen cinsten. Uzuncana… Bakışıyoruz. “Keşke alsaydım bir demet kasımpatı.” diyorum, kesseydim önünü. Uzatsaydım nazikçe. “Lütfen,” deseydim. “yanlış anlamayın, kötü bir niyetim yok; sadece sevişmek istiyorum.”

Mart 2014 


Uğur Mıstaçoğlu




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumsuz kalmayınız...