17 Ağustos 2014 Pazar

Sibel Öğretmen

Sınıfın en yaramaz unvanlı öğrencisi Fethi ile aynı sırada yan yana oturuyorduk. Yaramazlık listesinin ikinci  sırasında benim adım yazıyordu. Bu sıralamayı kimin neye göre yaptığını hatırlamıyorum. Fethi ile iyi arkadaştık. Aramızda bir rekabet yoktu. Kaldı ki en yaramaz birinci öğrenci olmak çok da matah bir durum değildi. Bu yılı da bitirebilirsek beşinci sınıfa geçecektik. Okul değilse de dersler çok sıkıcı geliyordu. O sene tüm okulun yaramaz öğrencilerini bizim sınıfa doldurmuşlardı. Sınıf, toplama kampından beterdi. Araya üç-beş inek koymuşlardı; bize örnek teşkil etsin diye. Efendi, çalışkan tiplerdi.  Biz onlara gıcık oluyor, bunu bakışlarımız aracılığıyla belli ediyorduk. Onlar da bizden korkuyor ama belli etmemeye çalışıyorlardı. Sibel Öğretmen ders anlatıyordu. Fethi ile ben ufak bir kâğıt parçasına Sibel Öğretmen’le ilgili bir şeyler yazıyorduk. Yazdıklarımız öyle çocukça, masum şeyler değildi. Kallavi küfürler içeriyordu. Buraya yazılmayacak cinsten. Olur da yakalanırsak okunmasın diye eğri büğrü minnacık yazıyorduk. Bir satır Fethi yazıyordu, bir satır ben. Birbirimizin yazdıklarını okuyup kıs kıs gülüyorduk. Sıra bendeydi. Kaptırmışım. Bir baktım Sibel Öğretmen başımda. “Ver bakayım o kağıdı.”  dedi. “Hangi kağıdı?”dedim. “Elindeki kağıdı” dedi. Ben bir şey demedim. O gene, “Ver çabuk!” dedi, sinirli sinirli.

Ben kağıdı topak yapıp ağzıma attım. Çiğneye çiğneye yuttum, hayalimde. Sibel Öğretmen kulağımdan tuttu; eğdi büktü, sündürdü. Elimde sıkıca tuttuğum kâğıdı çekip aldı. Masasına doğru yürürken, “Ceyhun tahtaya gel...” dedi. Ses tonu otoriterdi. Omuz silkip reddettim. Çok pis yakalanmıştım. Pencereden gelen aydınlıktan faydalanıp okumaya çalıştı. Sınıftan çıt çıkmıyordu. Elektrikler kesilsin, zelzele olsun, yarı bodrum kattaki sınıfımızı seller bassın diye dualar ediyordum. Kâğıdı havaya kaldırıp gözleri kısarak okumaya çalışıyordu. “Ceyhuuun!” diye bağırınca ayaklandım. “Çabuk!” dedi. Sıçtığım bok pervaneye çarpmıştı. Kokusu burnuma geliyordu. İkinci kez, “Tahtaya” dediğinde ben zaten oradaydım. Buruşuk kâğıdı uzatıp, “Burada ne yazıyor?” diye sordu. Konuşmama hakkımı kullanarak cevap vermedim. Başım önde “Eser” marka spor ayakkabılarımı inceliyordum. Top oynamaktan iyice eskimişlerdi. Sağ ayakkabımın bağcığı gevşemişti. Sibel Öğretmen sorusu yineledi. Sınıf sorgu odasına dönmüştü. Kendimi apartman duvarına “DEV SOL” yazarken yakalanmış gibi hissediyordum. Sanırım kargacık burgacık mini minnacık yazıyı okuyabilmişti. Öğrencilerden Pelin, işaret parmağını kaldırıp, “Örtmenim” dedi. Sınıfın en güzel kızıydı. Almanya doğumlu. Fethi de, ben de, Pelin’e âşıktık. Fethi’yle birbirimize silgi atıyor her seferinde ıskalıyorduk. Maksadımız başkaydı tabii. Silgi her defasında Pelin’in oturduğu sıranın altına gidiyordu. Biz de silgiyi alırken Pelin’in o gün ne renk iç çamaşırı giydiğine bakıyorduk. Böyle bir istatistikliğimiz bile vardı: Pazartesi, sarı, Salı, Pembe, Çarşamba kırmızı diye... Her gün başka bir renk giyiyordu. Sibel Öğretmen, Pelin’e dönüp sinirli bir ses tonuyla, “Söyle” dedi. Pelin başını öne eğip, “Örtmenim, bu Ceyhun geçen gün beni elledi” dedi. “Oha Pelin ya” dedim içimden. “Ne ellemesi? Ufaktan bir temastı o.” Aylin konuşsa tamamen sıçtım. O an gözlerim Aylin’i aradı. Aylin benden çok sümüklerini silmekle meşguldü. Fethi’ye baktım, üzgün gözlerle bana bakıyordu. Sibel Öğretmen, “Yapar bu!” dedi. “Yahu bu kadar uzatılacak bir şey yok. Bu her çocuğun yaptığı muziplikler, bu kadar büyütmenin ne anlamı var.” diye düşünüyordum ki Sibel Öğretmen beni kulağımdan tutuğu gibi sınıfın dışına çıkardı. Okulda ne kadar sınıf varsa hepsine tek tek girdik. Sağ eli hep kulağımda olduğundan sol eliyle gireceğimiz sınıfın kapısını tıklatıp dersi bölüyor, sınıf öğretmenine, “Pardon hocam; iki dakikanızı alacağım.” diye müsaade istiyor, sonra tüm sınıfa “bu çocuk öyledir, böyledir diye beni kötülüyor benden uzak durmalarını söylüyordu. O an, “Ceyhun” dedim kendi kendime, “Bugün hayatının en kötü günü.  Bundan daha kötüsü olamaz.” dedim. Bu vesileyle tüm okul beni tanımıştı. Teneffüs olunca kulağım ve ben özgürlüğümüze kavuştuk.  Tuvalete gittim. Elimi yüzümü yıkadım. Sibel Öğretmen’in elindeki kulak Kırmızı Başlıklı Kız’daki kurdun kulağı gibi kocaman olmuştu. Islak ellerimi saçlarımı sürüp şekillendirerek çıktım. Koridorda yürürken öğrencilerin sağa sola kaçıştıklarını ve bana yol açtıklarını gördüm. Beni görenler bir köşeyi çekilip geçmemi bekliyordu. Her birinin yüzünde korku ifadesi vardı. Sınıfın en haylaz en yaramaz ikinci öğrenciliğinden okulun bir numaralı yaramaz öğrenci apoletiyle gezmeye başlamıştım. Sınıfa girdiğimde Fethi’ye olan saygımdan ona bunları anlatmadım.

Bu olaydan iki hafta sonra Sibel Öğretmen, “Ben Bu Sınıfla Baş Edemeyeceğim.” başlıklı bir konuşma yaptı. O gün okuldaki son günüydü. Başka bir okula atanmış. Yeni öğretmenimiz üç gün sonra gelecekmiş. O gelene kadar da Bilmem Kim Abla bizim derslere girecekmiş, falan filan. Hüzünbaz bir gülümsemeyle dinledim söylediklerini.
Sibel Öğretmen’in gidişinden beni sorumlu tutan sınıf, "Sınıfın en yaramaz öğrenci" sıfatını Fethi’den alıp bana verdi. Ben ise Sibel Öğretmen sayesinde edindiğim bu apoleti beşinci sınıfın sonuna kadar taşıdım.


Ağustos 2014

Uğur Mıstaçoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumsuz kalmayınız...