29 Ağustos 2014 Cuma

Bok Değil, Tezek.

“Köy ekmeği mi? Ben yemem.” dedim. “Oğlum, bak, üstüne köy tereyağı da sürdük; mis gibi kokuyor.” Gözüme gözüme sokuyorlardı sözüm ona mis gibi kızarmış tereyağlı ekmeği. Kocaman, esmer renkli, upuzun, sevimsiz bir dilim. Suratımı ekşitip omuz silktim. “Yemicem!” Alışık olmadığım tuhaf bir kokusu vardı. Kaşlarımı çatabildiğim kadar çatıp “Ben şehir ekmeği istiyorum.” diye ısrar ettim.  Böyle köklü bir değişimi olgunlukla karşılayacak yaşta değildim.

“Köy yerinde şehir ekmeği olmaz çocuğum.” dedi babaannem.  Mecburmuşum yemeye. Yoksa açlıktan ölürmüşüm. “Ölürüm de yemem!” dedim. Annem, “bir kerecik ucundan ısır, beğenmezsen yeme çocuğum.” diye yalvarıyordu. “Cık! Yemicem.” Aklı sıra beni kandıracak.  

“Babamla dedem nereye gittiler?“ “Kasabaya gittiler.” dedi annem, “Keşke söyleseydik, ekmek alsalardı sana.” 

Yer sofrasından kalktım. Oturma odasına giderken babaannemin, “sütünü içseydin bari…” demesini duymazdan gelip pencereden dışarıya bakmaya başladım. Dere kenarındaki kavak ağaçlarının uzunluğu beni hayli şaşırtmıştı. Rüzgârda sallanan yapraklarına baktım uzun uzun.  Her yer yemyeşildi.  Efkârım biraz olsun dağılmıştı. Açlığımı unutmuştum.  

Dün akşam geldiğimizi duyan dayıoğlu Sedat dayandı kapıya. Koşarak geldiği nefes almasından belliydi. Altı yaşında. Benden bir yaş küçük. “Ceyhun gel gezelim.” dedi. Çıktık. Az önce penceren baktığım dere kenarındaki ağaçların oraya gelmiştik. Çok uzunlardı. Deredeki hayatı gözlemledik bir süre. Küçük küçük balıklar vardı. Suyılanı bile gördük birkaç tane. Taş attık. Kaçıştılar. Biraz daha yürüdük. Sedat, “ahlat yer misin?” diye sordu.“Ahlat ne ki?” diye sordum merakla.  Armutmuş. Parmağıyla gösterdiği ahlat ağacına doğru baktım. “Olur.” dedim.  Köy ekmeğinden iyidir. Yerden aldığımız taşlarla ağacı taşlamaya başladık. Biz ağaca taş, o bizi ahlat atıyordu. Aynı ağacın dibine bağdaş kurup oturduk. Göz ucuyla Sedat’a baktım. Ahlatı üzerindeki tişörte güzelce siliyor, öyle yiyordu. Ben de öyle yaptım.  Oldukça lezzetliydi.  Bir tane bir tane daha derken tam beş tane ahlat yedim.

Patika yoldan yürüye yürüye köyün içine girdik. Evlerin önünden geçiyorduk. Tavukları, civcivleri ve kedileri seviyordum ama köpeklerden korkuyordum. Hepsi havlıyordu çünkü. Allah’tan bağlılardı.
Köyün kimi yeri az, kimi yeri buram buram bok kokuyordu. “Sedat,” dedim. “neden her yer bok kokuyor?”  “Bizim köy bok kokmaz.” dedi. “Tezektir o !” Biraz bozulmuştu sanki.  Neden bozuluyordu ki? Köyün böyle kokması onun suçu muydu?  

Evin kapısının önüne gelmiştik. 
Hiç yüzüme bakmadan, “Hadi sen gir, ben gelirim gene,” diyerek gitti.
Keşke “bok kokuyor” demeseydim.  Eve girdim. Anneme de birkaç ahlat getirmiştim. Annem, “n’aptınız Ceyhun?” dedi. “Anlat bakalım.” 

“Al.” dedim. “Sen beni düşünmüyorsun ama bak, ben sana ahlat getirdim. 
“Ah, teşekkür ederim. Çok naziksin.” 
Öyleyim tabii. “Ben de sana şehir ekmeği siparişi verdim, bir-iki saate gelir.” Kandırıyor olabilir düşüncesiyle sevincimi belli etmedim.  İçi saman dolu sedire uzandım. Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Uyumuşum. Kalktığımda annem şehir ekmeğinin geldiğini söyledi.  Sandviç yapmış, benim kalkmamı bekliyormuş. "Al bakalım." Yüzüm gülüyordu. Dökmeden yemem konusunda uyarıda bulunmayı ihmal etmedi tabii. Babaannem yanımdan geçerken kafasını sağ sola sallıyordu, sen ne inatçı keçisin der gibi. Sandviçin içinde tuzsuz peynir ve domates vardı. Bir yandan yerken bir yandan annemle konuşuyordum. Aklıma Sedat’ın ‘bok değil, tezek’ demesi gelince.  “Anne,” dedim “tezek ne?” Ağzımdan bir parça peynir fırlamış annemin elbisesine saplanmıştı.  Annem peyniri saplanan yerden alıp ağzına attı. Iyyy. Sonra da işaret parmağını sallayarak, “ağzın doluyken konuşma Ceyhun.” dedi. “Kaç kere söyledim.“ Çiğnemeden yuttum ağzımdaki lokmayı. Boşalan ağzımı kocaman açıp gösterdim. Annem, gözünü kapayıp“İğrençsin Ceyhun.” kapa şu ağzını dedi. Ağzımdan çıkanı yiyor bana "iğrenç." diyor. Kim iğrenç acaba? 

“Tamam, sor şimdi.”

“Tezek ne?”

“Hayvan dışkısı.”

“Dışkı ne?”

“Bok”

Ulan Sedat!

Ağustos 2014

Uğur Mıstaçoğlu

26 Ağustos 2014 Salı

Hadi Buyur!

Tereciye, “Tereci kardeş, en iyi tere nerede bulunur?” diye sorulur mu hiç? Bizim Yasin sorar. İş sebebiyle Frankfurt’taydık. Karnımız acıkmıştı. Birkaç sokağa girip şöyle bir bakındık. Birçok restaurant’ın önünden geçtik. Ne yiyeceğimizi bilmediğimizden olabilir, bir türlü bizi mıknatıslayan bir mekân bulamadık. İyice yorulmuştuk. Rastgele bir yere girelim diye söylenmeye başlamıştık ki gözümüze bir dönerci ilişti. Yanaştık. Göz ucuyla döneri kesiyorum, bakarak anlayabilme kabiliyetine sahipmişim gibi. Kapı ağzında kara yağız genci görünce “Selamın aleyküm.” dedim. “Aleyküm selam abi.” dedi Kara Yağız. Sonra Yasin önüme geçip o salak soruyu sordu: “Burada iyi döner yiyebileceğimiz bir yer biliyor musun? Yuh! Dönerciye girip buralarda iyi bir dönerci olup olmadığını sormak dâhiyane bir fikirdi doğrusu.
İki ihtimal vardı: Ya, Kara Yağız, “Siz benle dalga mı geçiyorsunuz ulan?” diye döner bıçağını kaptığı gibi götümüzü kesecek; ya da, “Bu da soru mu?” diye alttan alacak, “Biz varız abicim.” diyecekti. Sonra da bizi içeri buyur edecek, “Dürüm mü olsun, pilav üstü mü?” diye soracaktı. Açıkçası ben, ikinci ihtimalin olacağını düşünüyordum. Ama ne olur olmaz diye düşünüp, birkaç adım geriledim. Yasin’le arkadaşlığımı gözden geçirsem iyi olacaktı. Kara Yağız kapıdan çıkıp soldan ikinci sokağa sapın, oradan da ilk sağa diye tarife başlamasın mı? Ne oluyor ulan? Sen ne biçim dönercisin? Tarif esnasında, Kara Yağız’ın mimiklerine dikkatlice baktım. Bir ölü kadar mimiksiz bir ifadeyle yaptığı tariften dalga geçip geçmediğini anlayamadım. Kafa bulduğu anlaşılmasın diye mimiklerini aldırmış olmalıydı. Yasin’in teşekkür edip tarife doğru ilerlediğini görünce takıldım peşine. “Oğlum Yasin,” dedim. “Bu nasıl bir iş lan? Böyle bir şey olabilir mi?” Yasin gayet sakin, “Göreceğiz” dedi. İkinci sol, ilk sağ derken bir de ne görelim… Hakikaten de orada bir dönerci var. Kaba ve sakallı bir tip karşıladı bizi. Yasin, “Sizin döneriniz iyiymiş.” diye daldı içeri.  “Öyledir abi.” dedi Kabasakal. Göğsü kabarmıştı. Yasin, “Şu ilerde bir dönerci var,” diye devam etti. “Ona sorduk, sizi tarif etti. “Biliyorum o dönerciyi,” dedi Kabasakal. “Bu bölgede toplam beş dönerci var, hepsi benim olur. O pezevenk niye buraya gönderdi ki sizi?” Ha orada yemişiniz, ha burada; ikisi de aynı.”


Ağustos 2013

Uğur Mıstaçoğlu

23 Ağustos 2014 Cumartesi

'Demirbank İyi Günler Diler.'

Radyoda zırt pırt çıkardı. Önce; gün, ay ve yıl belirtilir, ardından: “Demirbank iyi günler diler" le biterdi reklam. Bu kadar. Çok hoşuma giderdi Demirbank'ın bu iyi günler dileği. Gayet sosyalist bir reklamdı. Sadece müşterilerine değil, herkese “İyi günler” dilerlerdi çünkü. Bu dilek sayesinde günlerimin iyi geçtiğini düşünürdüm.  Bir gün benim de param olursa kesinlikle bu bankada bir hesap açtıracaktım. Yıllar yılı bana iyi günler dileyen bankaya borcumu ödemeliydim. Fena kazanmıyordum aslında. Biraz dişimi sıksam başarabilirdim. Annemin deyimiyle, “Havada bulup tavada yeyince” para artmıyordu. Nihayet 2000 yılında birazcık para biriktirebilmiştim. Artık hazırdım. O gün çok önemli bir işim olduğunu söyleyerek iş yerinden bir saat izin istedim. Patronum şöyle bir baktı ve “Belli” dedi. “ Ceket falan giydiğine göre...”  İzni kapmıştım. Hemen en yakın Demirbank şubesine gittim. Çok heyecanlıydım. Kapıdan içeri girdim. Banka boştu. İşte dedim kendi kendime azimle sıçan adam geldi. Sağ bankoda oturan bayana yanaşıp "İyi günler..." dedim. Hesap açtıracaktım da. Önündeki evraklardan kaldırdığı makyajlı yüzüyle yüzüme baktı. Sonra gülümseyerek “İyi günler” dedi. Yüz yüzeydik. “İyi günler” dedim tekrar. Tumturaklı bir kadındı. Makyajı biraz fazla kaçmıştı. “Buyrun, yardımcı olayım.” dedi. “Şey…” dedim. Ben hesap açtıracaktım da. “Tabii. Buyrun, şöyle oturun.”  dedi.” Oturdum. “Kimliğiniz lütfen.” Ceketimin iç cebinden çıkarıp uzattım. Kimliğime şöyle bir göz attıktan sonra “Ceyhun Bey, ne kadar yatıracaktınız?” diye sordu.  “Yedi yüz milyon.” dedim.  (1.309 dolara tekabül ediyordu). Aslında beş yüz milyon yatırmayı düşünüyordum. Tumturaklı kadın, adımın sonuna “Bey” sıfatı ekleyince ağzımdan yedi yüz milyon çıkmış. Ağzımdan çıkanı duyduğumda artık çok geçti. “Peki.”dedi. Birkaç evrak uzattı. Masasındaki kartvizitten adının Selin olduğu öğrendim. Ojeli tırnaklarıyla işaret ettiği yerleri tek tek imzaladım. Sonunda olmuştu işte. Üçe katlı banka defterinde; adım soyadım ve yatırdığım para miktarı yazıyordu. Cebim de sadece bir milyon kalmıştı. (Sandviç parası). Tumturaklı Selin, “Hayırlı olsun Ceyhun Bey,” dedi. “Buyrun, bu da benim kartvizitim.” Teşekkür ettim. El sıkışıp çıkarken birbirimize tekrardan “İyi günler” diledik.

 Kalan parayla kendime bir sandviç aldım. İçecek alacak param kalmadığı için sandviçi kuru kuru yemek zorunda kaldım. Cebimde sıfır lira ile işe geri döndüm. Tabii akşamüstü ıkına sıkıla patrondan birazcık avans istedim. Hiç sevmezdi avans vermeyi. Vermedi zaten. Akşam iş çıkışı eve yürüye yürüye gitmek zorunda kaldım. Eve gittiğimde hava kararmıştı. Bacaklarım ağrıyordu. Ayak tabanlarımı hissetmiyordum. Yattığım gibi uyumuşum. Sabah işe gitmek için annemden borç istedim. Kızdı etti, ama sonunda kıyamadı verdi.

Bankaya gidip elli milyon çeksem iyi olacaktı. İyi de nasıl? Dün yatır, bugün çek ayıp olmaz mıydı? Bir arkadaşımdan borç aldım. Sağ olsun uzun uzun yalvarttı beni.

Bir ay sonra biraz daha, iki ay sonra biraz daha derken bankadaki param çoğalmaya başlamıştı. Üç buçuk ay sonra radyoda BBDK’nın Demirbank’a el koyduğunu duydum. Sonra, banka müşterileriyle birlikte HSBC’ye satıldı. Panik yapmıştım. Panik yapmamamızı, sadece bankanın adının değiştiğini, paramızın güvende olduğunu söylediler. O gün bugündür HSBC müşterisiyim. Hiç “İyi günler” dilediklerini duymadım.


Ağustos 2014

Uğur Mıstaçoğlu



17 Ağustos 2014 Pazar

Sibel Öğretmen

Sınıfın en yaramaz unvanlı öğrencisi Fethi ile aynı sırada yan yana oturuyorduk. Yaramazlık listesinin ikinci  sırasında benim adım yazıyordu. Bu sıralamayı kimin neye göre yaptığını hatırlamıyorum. Fethi ile iyi arkadaştık. Aramızda bir rekabet yoktu. Kaldı ki en yaramaz birinci öğrenci olmak çok da matah bir durum değildi. Bu yılı da bitirebilirsek beşinci sınıfa geçecektik. Okul değilse de dersler çok sıkıcı geliyordu. O sene tüm okulun yaramaz öğrencilerini bizim sınıfa doldurmuşlardı. Sınıf, toplama kampından beterdi. Araya üç-beş inek koymuşlardı; bize örnek teşkil etsin diye. Efendi, çalışkan tiplerdi.  Biz onlara gıcık oluyor, bunu bakışlarımız aracılığıyla belli ediyorduk. Onlar da bizden korkuyor ama belli etmemeye çalışıyorlardı. Sibel Öğretmen ders anlatıyordu. Fethi ile ben ufak bir kâğıt parçasına Sibel Öğretmen’le ilgili bir şeyler yazıyorduk. Yazdıklarımız öyle çocukça, masum şeyler değildi. Kallavi küfürler içeriyordu. Buraya yazılmayacak cinsten. Olur da yakalanırsak okunmasın diye eğri büğrü minnacık yazıyorduk. Bir satır Fethi yazıyordu, bir satır ben. Birbirimizin yazdıklarını okuyup kıs kıs gülüyorduk. Sıra bendeydi. Kaptırmışım. Bir baktım Sibel Öğretmen başımda. “Ver bakayım o kağıdı.”  dedi. “Hangi kağıdı?”dedim. “Elindeki kağıdı” dedi. Ben bir şey demedim. O gene, “Ver çabuk!” dedi, sinirli sinirli.

Ben kağıdı topak yapıp ağzıma attım. Çiğneye çiğneye yuttum, hayalimde. Sibel Öğretmen kulağımdan tuttu; eğdi büktü, sündürdü. Elimde sıkıca tuttuğum kâğıdı çekip aldı. Masasına doğru yürürken, “Ceyhun tahtaya gel...” dedi. Ses tonu otoriterdi. Omuz silkip reddettim. Çok pis yakalanmıştım. Pencereden gelen aydınlıktan faydalanıp okumaya çalıştı. Sınıftan çıt çıkmıyordu. Elektrikler kesilsin, zelzele olsun, yarı bodrum kattaki sınıfımızı seller bassın diye dualar ediyordum. Kâğıdı havaya kaldırıp gözleri kısarak okumaya çalışıyordu. “Ceyhuuun!” diye bağırınca ayaklandım. “Çabuk!” dedi. Sıçtığım bok pervaneye çarpmıştı. Kokusu burnuma geliyordu. İkinci kez, “Tahtaya” dediğinde ben zaten oradaydım. Buruşuk kâğıdı uzatıp, “Burada ne yazıyor?” diye sordu. Konuşmama hakkımı kullanarak cevap vermedim. Başım önde “Eser” marka spor ayakkabılarımı inceliyordum. Top oynamaktan iyice eskimişlerdi. Sağ ayakkabımın bağcığı gevşemişti. Sibel Öğretmen sorusu yineledi. Sınıf sorgu odasına dönmüştü. Kendimi apartman duvarına “DEV SOL” yazarken yakalanmış gibi hissediyordum. Sanırım kargacık burgacık mini minnacık yazıyı okuyabilmişti. Öğrencilerden Pelin, işaret parmağını kaldırıp, “Örtmenim” dedi. Sınıfın en güzel kızıydı. Almanya doğumlu. Fethi de, ben de, Pelin’e âşıktık. Fethi’yle birbirimize silgi atıyor her seferinde ıskalıyorduk. Maksadımız başkaydı tabii. Silgi her defasında Pelin’in oturduğu sıranın altına gidiyordu. Biz de silgiyi alırken Pelin’in o gün ne renk iç çamaşırı giydiğine bakıyorduk. Böyle bir istatistikliğimiz bile vardı: Pazartesi, sarı, Salı, Pembe, Çarşamba kırmızı diye... Her gün başka bir renk giyiyordu. Sibel Öğretmen, Pelin’e dönüp sinirli bir ses tonuyla, “Söyle” dedi. Pelin başını öne eğip, “Örtmenim, bu Ceyhun geçen gün beni elledi” dedi. “Oha Pelin ya” dedim içimden. “Ne ellemesi? Ufaktan bir temastı o.” Aylin konuşsa tamamen sıçtım. O an gözlerim Aylin’i aradı. Aylin benden çok sümüklerini silmekle meşguldü. Fethi’ye baktım, üzgün gözlerle bana bakıyordu. Sibel Öğretmen, “Yapar bu!” dedi. “Yahu bu kadar uzatılacak bir şey yok. Bu her çocuğun yaptığı muziplikler, bu kadar büyütmenin ne anlamı var.” diye düşünüyordum ki Sibel Öğretmen beni kulağımdan tutuğu gibi sınıfın dışına çıkardı. Okulda ne kadar sınıf varsa hepsine tek tek girdik. Sağ eli hep kulağımda olduğundan sol eliyle gireceğimiz sınıfın kapısını tıklatıp dersi bölüyor, sınıf öğretmenine, “Pardon hocam; iki dakikanızı alacağım.” diye müsaade istiyor, sonra tüm sınıfa “bu çocuk öyledir, böyledir diye beni kötülüyor benden uzak durmalarını söylüyordu. O an, “Ceyhun” dedim kendi kendime, “Bugün hayatının en kötü günü.  Bundan daha kötüsü olamaz.” dedim. Bu vesileyle tüm okul beni tanımıştı. Teneffüs olunca kulağım ve ben özgürlüğümüze kavuştuk.  Tuvalete gittim. Elimi yüzümü yıkadım. Sibel Öğretmen’in elindeki kulak Kırmızı Başlıklı Kız’daki kurdun kulağı gibi kocaman olmuştu. Islak ellerimi saçlarımı sürüp şekillendirerek çıktım. Koridorda yürürken öğrencilerin sağa sola kaçıştıklarını ve bana yol açtıklarını gördüm. Beni görenler bir köşeyi çekilip geçmemi bekliyordu. Her birinin yüzünde korku ifadesi vardı. Sınıfın en haylaz en yaramaz ikinci öğrenciliğinden okulun bir numaralı yaramaz öğrenci apoletiyle gezmeye başlamıştım. Sınıfa girdiğimde Fethi’ye olan saygımdan ona bunları anlatmadım.

Bu olaydan iki hafta sonra Sibel Öğretmen, “Ben Bu Sınıfla Baş Edemeyeceğim.” başlıklı bir konuşma yaptı. O gün okuldaki son günüydü. Başka bir okula atanmış. Yeni öğretmenimiz üç gün sonra gelecekmiş. O gelene kadar da Bilmem Kim Abla bizim derslere girecekmiş, falan filan. Hüzünbaz bir gülümsemeyle dinledim söylediklerini.
Sibel Öğretmen’in gidişinden beni sorumlu tutan sınıf, "Sınıfın en yaramaz öğrenci" sıfatını Fethi’den alıp bana verdi. Ben ise Sibel Öğretmen sayesinde edindiğim bu apoleti beşinci sınıfın sonuna kadar taşıdım.


Ağustos 2014

Uğur Mıstaçoğlu

5 Ağustos 2014 Salı

Kıristian Ronaldo’dan Gelen Tweet

Akıllı telefonum “tık tık tık” diye tıkladı. Duyanlar kapı çalıyor sanıyor. Bu akıllı telefonuma mail geldiği belirten bir melodi seçeneği. Ben seçtim.  Bu akıllı telefonlar, akıllı olana değil parası olan herkese satılıyor. Çok akıllıca. Aklı olan olmaz zaten. Ben de yok. Tek tesellim, kendimi yalnız hissetmiyor olmam. Ayrıca bu akıllı telefonların durumu diyalize giren hastalardan farkı değil. O şarj aletine, biz ona bağımlıyız. Gelen maile baktım. Mail Twitter’dan gelmiş. Mail başlığı şöyle: Kıristian Ronaldo, Patron ve diğer altı kişinin senin için tweetleri var. Ronaldo mu? “Allah Allah. Ronaldo’nun benim için ne gibi bir tweet’i olabilir ki?” dedim. “Ayrıca “Patron da kim oluyormuş?” dedim. “Ben zaten patronum.” dedim.  Kafam iyice karıştı. Bir çay doldurdum kendime. Kafam karışınca öyle yaparım hep. Diğer altı kişinin adları: Şeytan Topuklu Giyer, Lovepenya Alışveriş, Güzellik Sırları, Beşiktaş JK, Jamir Yoo ve Hazreti Kitap. Her birinin tweetlerini tek tek okudum. Hiç biri bana hitaben yazılmamış. Kandırılmıştım. Üzüntüden üst üste iki sigara içtim. Tamam, itiraf ediyorum, ikinci sigarayı yarısında söndürdüm. Bir buçuk diyelim. Üstüne Ronolda’da çakma çıkınca üzüntüm ikiye katlandı. Acaba “bu twitter benim adımı kullanarak Ronaldo’ya da mail atmış olabilir mi?” diye düşünmeye başladım. Hemen kendisine bir mesaj yazıp yolladım. İki gün bekledim. Cevap vermedi. Tekrar bir mesaj atıp “Lionel Messi sana on basar.”yazıp sonuna gülücük sembolü ekledim. Sonra da “engelle, bildir” e tıkladım. “Bildir” kısmındaki seçeneklerden de “taklitçilik” kısmına... Son tıktan sonra yüzümde bir tebessüm oluştu.

Gerçek Ronaldo’yu bulup bu durumundan haberdar etmemin doğru bir davranış olacağını düşündüm. Twitter’ın "ara" butonuna “Kıristian Ronaldo” yazıp arattım. Karşıma yüzlerce “Kıristian Ronaldo” çıktı. Hepsi de Türk. İyi mi?

Ağustos 2014

Uğur Mıstaçoğlu


4 Ağustos 2014 Pazartesi

“Çiçeklere Dokunmayınız”

Çilli Hatun’la birlikte pazar gezmesine çıktık. Yer bildirimi de yapayım: Yeşilköy'e gittik.
“Çiçeklere dokunmayınız.” yazısının yanındaki merdivenlerden inerek çay bahçesine doğru yürüdük. El ele. Neden böyle bir uyarı yazısı yazmışlar diye uzun uzun düşündüm. O uyarı yazısını okuyana kadar çiçeklere dokunmak hiç aklıma gelmemişti. Bu uyarı yazısı, insanda dokunma dürtüsünü tetikliyordu. Sanki dokunalım diye özellikle yazılmıştı.Hem dokununca ne oluyor, küsüyorlar mı?  Sırf dokunursam ne olur diye dokunmak istedim o çiçeklere. Dokununca ne olacağını merak ettim, ciddi ciddi. Benim bildiğim, “Çiçekleri koparmayınız.” falan yazılır. Sonra herhangi bir şeye dokunabileceğimiz belirten bir tabela aradı gözlerim, yoktu. Neyse. 


Ağaçların altındaki bir masanın salıncak tarafına oturduk. Çay siparişi vereceğiz, ilgilenen olursa. Etrafta bir milyon garson var, hiç biri bize uğramıyor. Can sıkıntısından tam on beş öz çekim gerçekleştirdik Çilli Hatun'la. En sonunda uzaktan geçen bir garsona iki çay söylemeyi başarabildim. Kafa sallayıp gitti. Bir türlü gelmek bilmedi. Etrafa bakınmaya başladık. Önümüzden: kazlar, tavuklar, civcivler, tavşanlar, kediler, köpekler geçiyor. Hepsi de geçerlerken bize bakıyor. Sanki insanat bahçesindeyiz. Garsonları saymazsak insan nüfusu daha az. Bir süre sonra, “Evet buradan çay isteyen?” diye bağıran bir garson çıka geldi. Elindeki tepsinin içinde bine yakın çay vardı. Kişiye özel çay servisi yok, genel bir dağıtım söz konusu. Dönüp elimle zafer işareti yaptım. Garson, zafer işaretimi iki çay olarak yorumlayarak masamıza iki çay bırakıp, “Evet buradan çay isteyen var mı?“ diye devam etti. İçtin içtin, içmedin, bir sonraki toplu dağıtımı beklemek zorundasın. Bir sonraki, “Evet buradan çay isteyen?” seferinde göz göze geldiğimiz garsona gene zafer işareti yaptım. Sonuç değişmedi. Masaya iki çay bırakıp gitti. İçtik. Bir süre daha oturduk. Yanımızdaki üç kaz bize doğru dönüp pis pis bakmaya başladı. Sonra kulak kakan sesler çıkarıp üzerimize doğru geldiler. Baya posta koydular bize. Sanırım, "Siktirin gidin lan buradan" diyorlardı. "Burası bize ait" Hesabı ödeyip çıktık.

Merdivenleri çıkarken “Çiçeklere dokunmayınız” yazısının yanındaki çiçeklere dokundum. Hiç bir şey olmadı.

Ağustos 2014

Uğur Mıstaçoğlu








2 Ağustos 2014 Cumartesi

YÜRÜYORUM


Saat 18.00. Yürüyorum. Mevsim kış. Hava bahar. Yollar kalabalık. Yürüyorum. Beyazıt’tan Haseki’ye. Hava ılımlı İslam… Herkesin acelesi var. Yolun solunda mağazalar, sağında işportacılar. Zenciler saat satıyor. Nedense? Başka bir şey satmaları yasakmış gibi... Uluslararası yapılmış bir anlaşma gibi. Kazak satan çocuk, mont satan sakallı adam Türk… Menşei Çin olan çantaları satan, ihraç fazlası eşofmanları satan Türk... Kendini satanlar? Onlar orospu. Yabancı uyruklu. Kuyruk oluşturanlar Türk. Yürüyorum. Solda bir kafe. İçi boş. Kapı önündeki masalarda yer yok. Hava güzel çünkü… Sigara içiyorlar. Dilenciler ithal. Suriyeli. Bir erkek bir kadın…  Kadının kucağında bir bebecik...  Üç, beş aylık… Battaniyeye sarılı. Adamın elinde yanlamasına tuttuğu A4 kâğıdı. “Suriye’den geldik yardıma ihtiyacımız var.” yazıyor. Bilgisayardan çıkma kalınca bir yazı. İtalik. Kim yazmış da tutuşturmuş ellerine acaba... diye düşünmeden edemiyorum. Nerede kalıyorlar? Kim bilir? Ben bilmem. Hava güzel. Yürüyorum.  İki bayan. Az önümde. Arkadan gelen abazan iki erkek… Esmer koyusu, zenciye teşne olan kızlara laf atıyor. Kızlar oralı değil. “Görmüyoruz..." "Duymuyoruz...” taklidi. Yersen. Ezan sesi yankılanıyor. Makam, davudi. Laleli’de bir adam. Kaş arası yok. Tek kaş. Kartvizit dağıtıyor. Turistlere. Bize yok. Yol daraldıkça kalabalıklaşıyor. Omuz ata ata yürümek zaruri. Ellerim cebimde. Bir cebimde telefon, diğerinde yüz on lira. Tramway geçiyor tıklım tıkış. Solda bir kadın karşısındaki erkeği fırçalıyor. Kıskançlık krizine girmiş. Oradan çıkış yok. Her üç kadından dördü kıskanç… Gençten bir tezgâhtar buyur ediyor ayakkabı mağazasına Rus hatunları. Türk şiveli Rusça sözler yok oluyor kulaklarda. Ticari bir minibüs tekstil ürünlerini getirmiş. Elden ele boşaltılıyor. Son sürat. Yürüyorum. Mevsim kış. Hava? Hava bahar. Hacı Bozan tatlıcısında bozulmamış iki genç. Hacı değil. Korna sesleri. Sigara dumanından flulaşan hava. Trafik ışıklarına geliyorum. Yeşil, sarı, kırmızı... Yetişemedim. Beklerim yeşili, acelem yok. Tramvaydan boşalan kalabalık üstüme üstüme geliyor. Küçükken yaşıtımız bir çocuğu dövmek için gittiğimiz bir mahallenin kahvesi boşalmıştı üstümüze. Hem de deplasmanda. Birinci olmuştum. Kaçarken tabii. Arkadaşlarım “Korkak!” diye dalga geçmişlerdi. Hepimiz kaçmıştık hâlbuki. Ben hızlıydım sadece. En çok “Yusuf” sesi benden çıkmış olmalı.Belkide aralarında en hızlı koşan ben olduğum için kıskanmış da olabilirler. Bilemiyorum. Onların kaş göz patlamıştı. Topallayan, orası burası kanayan, moraran, eli, yüzü şişen… “Ama ben de vurdum birilerine.” diyenlerle de az dalga geçmemiştik.“Güldürmeyin oğlum...” diyordu kimi kabadayı geçinen arkadaşlar “...güldükçe ağrıyor her yerim"

Yeşil yandı. Köprü altından karşıya geçtim. Acelem yok. Aheste atıyorum adımlarımı. Mehtap uyanmasın. Ellerim cebimde. İski binasının yan sokağı. Çingeneler çiçekleri başında müşteri bekliyor. Sessizce. “Kaç para?” diyorum “Kasmpatı” “5 Lira” diyor. Yürüyorum. Çingen çiçekçi arkamdan söyleniyor; almayacakmışım neden soruyormuşum. Bilgi edinmek parayla mı?

Ender mağazasını geçiyorum. Bir kadın. Aşüfte. Tam karşımdan topuklu ayakkabısının çıkardığı sesler eşliğinde gümbür gümbür bana doğru geliyor. Bana öyle geliyor. 'Katana' denen cinsten. Uzuncana… Bakışıyoruz. “Keşke alsaydım bir demet kasımpatı.” diyorum, kesseydim önünü. Uzatsaydım nazikçe. “Lütfen,” deseydim. “yanlış anlamayın, kötü bir niyetim yok; sadece sevişmek istiyorum.”

Mart 2014 


Uğur Mıstaçoğlu




Biz Ne Fragmanlar Gördük

Sokağın köşesinden dönen genç, dumanlı kafasını eliyle yelpazeleyerek yürüyordu. Kafasından yayılan dumanlar sokağı hızla sardı. Flulaşan görüntü içinde göğsü önde, karnı içeride, kolları sanki belinde tabanca varmış da her an çekip birini mermi manyağı yapacakmış açısı ile slow motion bana doğru geliyordu. Kafasından yayılan dumanlar burun deliklerime kadar ulaştı. Film karesinden fırlamış gibiydi. Her attığı adım yeri titretiyor ya da bana öyle geliyordu. Sanki ‘Ağır Roman’ filminin ikinci çekilmişti. Fragmanını izliyor gibiydim. Burun deliklerim ‘bela geliyor’ diye alarm veriyordu. “Gel amına koyim” dedim. "Biz ne fragmanlar gördük, senden mi korkacağız?" Yalpalaya yalpalaya geçti gitti yanımdan.

Ağustos 2014

Uğur Mıstaçoğlu