28 Kasım 2014 Cuma

BİZ SENİ ÇİNGENELERDEN ALDIK

Babamın itirafından sonra şaka yaptığını düşünerek iki kez sormuş ikisinde de aynı cevabı alarak yıkılmıştım. Bunca yıl yalan söylediği konusunda yalan söylemediği belliydi. Beş buçuk sene boyunca bana yalan söylediklerine inanamıyordum. O gece sabaha kadar ağladım. Psikolojim iyice bozulmuştu. Ağlamaktan gözlerim şişmişti. Yüzümü yıkarken aynaya baktım. Gerçekten de hiç birine benzemiyordum. Babamdan daha saçlı, annemden daha esmer, kardeşimden daha uzundum. Bu evde sığıntı gibi yaşayamazdım. Tası tarağı toplayıp gitmem gerektiğini biliyor, nereye gideceğimi bilmiyordum.

O gün, gün boyu ne yapmam gerektiğini düşündüm durdum. Dün itibariyle üvey olduğumu öğrendiğim evin kadınına anne dememeye özen göstererek akşamı yaptım. Akşam yemeğini yerken -üvey- babam iş yerinde çalışan birinin kovulduğunu anlatıyor, kardeşimin yanaklarından makas alıyor, beni görmezden geliyordu.


Gece rüyamda Çingen Haluk adlı bir adam evin kapısına geliyor, beni alıp at arabasının arkasına atıyor, bozuk ve taşlı yollardan seke seke giderken atların isimlerini söylüyor: “Soldaki Düldül, sağdaki Karakaçan.” Ne kadar yaratıcı… O an, bu iki beygir gücündeki araç sürücüsü kavruk adama ne kadar benzediğimi fark ediyorum. Bir süre daha gittikten sonra derme çatma bir çadırın önünde duruyoruz. Başı bağlı, şalvarlı ve şişmanca bir kadın beni bağrına basıp “Ceyhunum,” diyor. “Yavruum!” Kadının koca memelerinin arasına bastırılmış yüzümü geri çekip “Ter kokuyorsun,” diyorum. Birisi ben yaşlarda, diğeri benden küçük iki çocuk koşturarak geliyorlar. Ufak olan anadan üryan... Çingen Haluk, “Bunlar da kardeşlerin,” diyor. “Bu Selim, bu da Sedat.” Aman ne güzel. Mahalleden arkadaşım Teoman’ı görüyorum. Uzaktan bağırıyor: “Şimdi anladın mı sana neden piç dediğimizi?” Yerin dibine giriyorum. Çingen Haluk, Teoman’ı ensesinden yakalayıp poposunu tekmeliyor, “Sen benim oğluma nasıl piç dersin?” diyor. Beni sahiplenmesi hoşuma gidiyor. Teoman arkasına bakmadan kaçıyor. Kikir kikir gülüyorum. Aslan babam benim. Anadan üryan çocuk -Sedat- elini pipisinden çekip elimdeki misketleri istiyor. “Al kardeşim,” diyorum.  Annem benim şerefime tenekede tavuk yaptığını, birazdan hazır olacağını söylüyor. Tenekede tavuk mu? Babam beni çadırın yanındaki tabureye oturtup anlatıyor: Yetmiş iki tane çocuğunun varmış, altmış dokuzunu sağa sola dağıtmış. Oha! Annem falcılık yapıyor, kendisi yan gelip yatıyormuş. Ohh ne güzel valla. Benim de artık çalışmam lazımmış. Koca adam olmuşum. Daha beş buçuk yaşındayım ya. Çadırın masraflarıyla başa çıkamıyormuş.“İyi de baba,” dedim. (Evet, ağzımdan çıkan buydu; baba! Bu Çingen Haluk’u ilk babalamamdı). “Ben bu sene okula başlayacaktım.” Gevrek gevrek güldükten sonra, “Okuyup ne yapacaksın?” diye sordu. Manyak lan bu adam diye düşünürken tam önümde bir belediye otobüsü durdu. Evet, en iyisi kaçmaktı. Koşar adım otobüse bindim. Sarıklı, sakallı şoföre “Nereye gidiyor bu otobüs?” diye sordum, “Danimarka,” dedi. “Uyar,” dedim. Elimin ayasını makineye yanaştırarak akbil sesi çıkardım. “düüüürüt” Şoför yemedi. “İn lan aşağı pis Çingene,” dedi. İndim.  Anadan üryan kardeşim, kendisine verdiğim misketleri ısıra ısıra yerken, diğeri etraftan çalı çırpı topluyordu.

Geniş gövdeli bir ağacın arkasına saklanmış birinin bizi gözlediğini gördüm. Teoman? Evet, o. Babama söyledim, çadırın içinden tüfeğini alıp Teoman’a ateş etmeye başladı. Yuhh! Bir an önce kaçsam iyi olacak diye düşünürken üç ekip otosu siren çala çala gelip önümüzde durdu. “Etrafınız sarıldı, teslim olun.”  Polislerden biri üvey babammış. Mahallenin tüm Çingeneleri toplanmaya başladı. Çatışmanın başlamasıyla, çadırın arkasına gizlendim. Çingenelerden bir grup, yanında getirdikleri sazlarla çalıp söylemeye başladı. (Abe kaynana n’aptın bize…)  Anadan Üryan, benden aldığı misketleri sapanla polislere atıyordu. Annem olacak kadın pişirdiği tavuğun suyunu, su tabancasına doldurmuş polislere sıkıyordu.

Birden üvey babamla burun buruna geldik. Beni kucakladı ve “Ceyhun,” dedi. “Ben sana şaka yaptım.” dedi. “Gerçek baban benim.” dedi. Olabildiğince kızgın bir yüz ifadesi takınarak “Böyle şaka mı olur lan!” dedim. “Babaya lan denilmez,” dedi. “Sen beni Çingenelerden aldığını söylerken iyiydi ama.” dedim. “Özür dilerim,” dedi. “Ebenin…”  dedim. “Hiiiişt” dedi. Cümlenin devamını içimden tamamlamak zorunda kaldım. O sırada Çingen Haluk elindeki tüfekle babamı alnının çatısından vurdu. Ne oluyor ya? Babamla birlikte yere düştük. “Babaaaa!” Akbabalar üstümüzde dönmeye başladı. Yüzüne savaş boyaları sürmüş bir kadın Çingen Haluk’a uçan kafa atıp burnunu kırdı. Rambo’nun dişi versiyonu bu kadın annemden başkası değildi. “Anne!” dedim “Annecim.” Annem cebinden çıkardığı çipi alnıma yapıştırıp akbilini uzattı “Al şunu, kaç git buradan. Ben gittiğin yeri çipten bulurum.” dedi. Annemin teknolojiyi bu derece iyi kullandığını bilmiyordum.  O sırada bacağımda ince bir sızı hissettim. Çingen Haluk’un ben yaşlardaki oğlu elindeki şırıngayı göstererek Çingen DNA’sı enjekte ettiğini söyledi. Gözüm karardı. Uyandığımda buz dolu küvetin içinde buldum kendimi. Böbreklerimin ikisini birden almışlardı.

“Böbreklerim!” diye bağırarak uyandım. Sabah olmuş. Annem yanaşıp “Ne böreği?” evladım dedi. Elimle böbreğimin olduğu yeri yokladım, “Börek değil, böbrek,” dedim.

Rüyamı anlatınca sıkı sıkı sarıldı. Huzur kokuyordu. Babamın şaka yaptığını söyledi, inanmadım.  “Bak,” dedi “Gözlerinin rengi aynı baban.” Omuz silktim. Çantasından küçük bir ayna çıkardı, gamzesini göstermek için güldü. “Gül bak,” dedi “Bu gamzeden sende de var.” “Olabilir,” dedim. “Bu bir şey ifade etmez.” Sonra fotoğraf albümleri, tutulan günlükleri, doğum kaydını gösterdi. Gene inanmadım. “Bekle o zaman,” dedi. Cep telefonundan babamı arayıp hoparlörü açtı. “Ferdi, Allah seni kahretmesin e mi…” dedi. Bir yandan da bana göz kırpıyordu. Babam telaşla sordu: “Ne oldu hayatım?”
“Bir şaka yapayım dedin çocuğun tüm psikolojisini bozdun. Ceyhun’u evden kaçarken yakaladım.” dedi. Babam, “Ben şaka yapmıştım, ne bileyim böyle ciddiye alacağını.” dedi. Annem ne haber anlamında bir göz daha kırptı. İkna olsam iyi olacaktı. Bende anneme göz kırptım. Sarıldık uzun uzun. Canım annem!


 Kasım 2014

Uğur Mıstaçoğlu




20 Kasım 2014 Perşembe

ALIŞMADIK GÖTTE DON DURMAZ

Umutlarım yeşermeden bitiyordu. Tenin tene değdiği GDO’lu gecelerin anason kokulu sabahında, samimiyetsiz bir “günaydın”la uyanmaktan bıkmıştım. Aza kanaat eden bir kuşağın evladı olarak 
çokluğun yokluğunda boğulmaktı benimki. Tek bir kişinin yokluğu çevremdeki çokluğu yok etsin istiyordum. Kirlenmiş ruhumu olduğu gibi kabul etmek, temizlemeye çalışmaktan daha kolay geliyordu. Hiçbir şeyi derinlemesine ele alamamamın bedeliydi bu mutsuzluk. Sabır hıza, zor kolaya yenik düşüyordu. Bilinçaltım; “yakalarsan öp”, “sevişmeden uyuma” tarzında subliminal mesajlar veren şarkılarla doluydu. Bir sonbahar akşamı rastladığım birine, “Neden başınızı öne eğdiniz?” diye soramıyordum. Alışmadık götte don durmaz misali alışkanlıklarımdan, kolaycılıktan vazgeçemiyordum. Devir “Kullan at” devriydi. Bu açıdan bakıldığında, atalarımızın “Alışmadık götte don durmaz” sözüyle kapitalizm’in dayattığı“Kullan at” önermesi tamamen aynı; ikisinde de don yerinde durmuyor.


Kasım 2014

Uğur Mıstaçoğlu

13 Kasım 2014 Perşembe

ALOO BUYRUN!

Aloo…aloo buyrun… Kim? He evet… Evet, adım Darcan siz kimsiniz? Nerden arıyorsunuz? Niçin arıyorsunuz? İsmimi nerden buldunuz… Ne cell? Ha Turkcell. O hala Türk mü? Bilmiyor musunuz? Peki, siz kimsiniz? Aycell mi? Çok uyumlu, çok güzel Türkcell’den Aycell Hanım. Bürükcell’den mi arıyorsunuz? Efendim! Kamp kuruyorsunuz, kurun tabi. Nerede kuruluyor bu kamp? Servisiniz var mı? Ulaşım sağlanıyor mu? Her şey dâhil mi? Nasıl… Kampanya mı? Gene mi kampanya? Evet evet, vaktim çok hiç işim yok, iyi ki aradınız Aycell Hanım ,sizi iş edinebilirim. Yani size iş olabilirim demek istiyorum. Konuya girmek istiyorsunuz, tabi girin beklemenin âlemi yok direkt konuya girelim. Konu neydi? He kampanya tamam dinliyorum. Konuşmalarımız kayıt altına mı alınıyor? Neden kayıt altına alınıyor… Kim alıyor… Kaydın altında ne var… Sizin altınızda ne var… Tamam, kızmayın alt tarafı, alt tarafınızda ne var onu söyleyeceksiniz… Tamam, haklısınız üstten başlayalım, üstünüzde ne var? Neden söylemiyorsunuz müşteri memnuniyeti diye bir şey var. Neyse, kim kaydediyor bu kaydı? Bizim konuştuklarımızı neden başkaları dinliyor? Nasıl başlayacak ilişkimiz? Kayıt altına alanlar şahit mi oluyor? Daha iyi hizmet verebilmek için mi? Anlıyorum çok güzel bir uygulama, tebrik ediyorum, nasıl daha iyi hizmet vereceksiniz? Daha iyi hizmet verebilmek için kaydediliyorsa bu konuşmalar demek şu an dandirik hizmet alıyorum, dandirik olmayan iyi hizmet verebilmek için neden ben kobay olarak kullanıyorum... siz beni daha iyi hizmet vereceğiniz zaman arayın o zaman görüşelim.
Aloo Aycell Hanım orda mısınız? Nasıl? Kolonya mı sürdünüz? Oh iyi gelmiştir, kokusu buraya kadar geldi. Bilgilerime ulaşıyorsunuz otuz saniye bekleteceksiniz… Durun o zaman bende bir gazoz alıyım geliyorum. Evet, geldim buyurun dinliyorum. Rica ederim otuz saniyenin lafı mı olur, müsaade ederseniz ben size tam bir gün ayırmak isterim
Baba adım mı? Kimlikte Cabbar olduğuna dair bilgiler var ama ben emin değilim. Nasıl mı? Ben o an milyarlarca sperm arasından birinci olmak için yarışmaktaydım. Çok tembel bir sperm olarak hiç kazanma şansım olmadığından, önümden hızla geçen spermin sırtına atladım. Şansıma o birinci olarak kapıdan içeri girdi ben sırt farkıyla ikinci oldum.
İçerdeki yerleşkede kordon bana bağlandı, annemin yediği yemekler önce bana geliyor sonra benden artanları kardeşim yiyordu, benden bir şey artmayınca o öldü, ben onu da yedim. Sonra içeride ne kadar kaldım bilmiyorum ne zaman çıktım onu da hatırlamıyorum. Bu baban bu annen dediler yok değil diyemiyorsun, test yaptırsan bir sürü para. Siz Cabbar olarak bilin ben kendisini öyle kabul ettim. Geldik mi kampanyaya? Annemin kızlık soyadını mı? Anne mi karıştırmayalım, Aycell Hanım n’apıcaksınız annemin kızlık soyadını? Annemin kızlığı mı kalmış? Olmayan kızlığın soyadı mı olur? Hem kısmetse bir gün tanıştırırım sizi, ben ciddi düşünüyorum. Kırk yıllık uzman bekârım, tam yeter artık bu abazanlık evleneyim diye düşünürken, siz aradınız. Açık sözlü müyüm? Gayet tabi çok açığımdır şu an üstümde ne yok söyleyebilirim isterseniz. Nasıl? Benden hoşlandınız mı? Hadi be!...Buluşalım mı? Buluşalım tabi. Nerde buluşacağız? Nasıl buluşacağız? Söylüyorsunuz… Tamam yazıyorum… Tamam, biliyorum orayı, buluşulası bir mekândır, tebrik ediyorum çok doğru bir karar. Telefonunuz? Doğal olarak 532 li... tamam yazdım. on dokuz da. Güzel bir kampanya oldu. Görüşürüz Aycell Hanım. Çok öpüyorum…
Alo alo Kubbettin naber? Darcan yanında mı? Versene telefona… Darcan, oğlum telefonunu bende unutmuşsun, Aycell aradı, Aycell kim mi? Türkcell Aysel! Tabi biliyorum tanımıyorsun, dinle lan anlatıyorum işte, bir kampanya varmış diye başladı aşkımız, kızlık bekâretinden devam etti, muhabbet çok hoşuna gitti. Efendim? Yok, oğlum ciddiyim yarım saattir konuşuyoruz Aycell bana âşık oldu ama beni sen zannediyor. Gel bana cep telefonunu al, hem adresi yazıyorum yapışkanlı abazan defterine sen gidip görüşürsün. Gülersin tabi, köftehor seni, hadi bu kıyağımı da unutma. Ben çıkıyorum anahtar sende var gelip alırsın telefonunu, gelirken bir pasta al akşam yeriz. Tamam, hadi unutma saat on dokuz da.
Alo, Darcan nerdesin oğlum saat on iki oldu? Ayrıca senin sesine ne oldu? Efendim? Nasıl? Siz kimsiniz? Polis mi? Neden Darcan’ın telefonunu siz açıyorsunuz? Sizin arayanınız olmuyor mu? Neden Darcan konuşacak durumda değil? Komada mı? Neden girmiş komaya? Nasıl girmiş? Kim sokmuş? Aycell adlı bayanın abisi Mürcell sokmuş...Nereden sokmuş? Nasıl sokmuş? Mürcell sokucu muymuş? Nasıl...Namus meselesi miymiş? Ne namusu? Kimin namusu? Efendim? Aycell mi? Yok ben tanımıyorum Aycell’i, tabi, tabi memur bey. Hangi hastanedesiniz? Anladım, ben de gelirdim tabi ama namussuzları ziyaret etmeyi sevmiyorum…
Teşekkür ederim… Hürmetler.
Alooo merhabalar, Türk Hava Yolları mı?

Uğur Mıstaçoğlu

"Rahat Batınca" adlı kitaptan...

HAYATIN İÇİNDEN

Belli aralıklarla oğlunu karşısına alır; şöyle baba oğul karşılıklı muhabbet edelim derdi. Bu Pazar günü de o belli aralık günlerden biriydi.
Bak evladım, maşallah koskoca adam oldun. Senin ilk doğduğun günü hiç unutmam: Senin doğumunu beklerken kapı önünde tam on dört sigara içmiş, ikisini amcanın filtresiz sigarasından otlanmıştım. Hatta filtresiz sigara gıcık yapmış ciğerlerimi yakmış, nefes borumu hırpalamış istem dışı bir öksürüğü tetiklemişti.  Nergis ebe, “Nur topu gibi bir kızın oldu, eşin de turp gibi,” diyerek vermişti müjdeyi. Anneni gözümün önüne turp şeklindeki hali gelince bana bir gülme geldi. Hehe. Pardon o ablan Dilara’nın doğumuydu. Yaşlılık işte. İnsan karıştırıyor. Dur bakiyim… Heh, tamam şimdi hatırladım… Annenin doğum sancısı tuttuğunda Kamil dayın koşarak kahveye gelip haber vermişti. Ben kahvede arkadaşlarla okey oynuyordum. Ama öyle parasına falan değil. Maksat hem vakit geçsin, hem birbirimizi kızdıralım. Kaybeden, içilen üç-beş çayın parası verirdi, o kadar. O gün şansız günüm bir el olsun bitememişim. Şansıma küfürler ediyorum. Nihayet Çift okeyli güzel bir el geldi. Solumda oturan Kazım beş taş arası siyah altılıyı atmasın mı? Hemen kaptım tabii. Bir tur sonra yerden çektiğim kırmızı birliyle ıstakamdaki sarı ve siyah birlilerle üçleyip dizili gelen diğer taşlarla birlikte okeye dönmeye başladım. Dayın dizili taşları görünce “Neyse bu el bitsin öyle gideriz” diyerek seyre başlamıştı. O el bırakılmazdı. Sağımdaki Muhsin’le karşımdaki İlyas oynadıktan sonra sıra Kazım’a geldi. İçimden “Hadi Kazım, at bi taşta okeyi atıyım kafanıza” diyerek heyecanla beklerken Kazım yerden çektiği taşla bitmesin mi? Kallavi bir küfürle ıstakaya itekleyip “Ben kaçtım… Hanım evde doğurdu doğuracak; eyvallah.” diyerek dayınla birlikte eve doğru seğirttik. Evin önünde bir ileri bir geri volta atarak ikinci sigaramı yakmıştım ki birden bizim evin balkonunda beliren komşu Müjde Hanım, “Müjdemi isterim” diyerek senin dünyaya geldiğini müjdeledi. Heyecan ve telaşla yaktığım sigara keyif sigarasına dönüşmüştü. Bir hafta sonra “Müjdemi isterim,” diyen müjdeci Müjde Hanım’a o zamanların ünlü çorap markası müjde çoraplarından bir çorap hediye etmiştim.” Müjdeci Müjde Hanım “Bu çok nüktedan ve ucuz bir hediye oldu ama neyse,” demişti.
Sen hep iyi bir çocuktun. Pek tabii ufak tefek yaramazlıkların olurdu olmasına, hangimizin olmamıştır ki? Çocuk kısmının işi bu… Hatırlar mısın bir keresinde kartopu oynarken giriş katının camını kırmıştın da Süleyman Bey’den iyi bir azar işitmiştin. Gülersin tabii… En komiği de sen dört-beş yaşlarındayken eve gelen misafir kadının eteğinin kaldırıp altına girmendi. Kadın elindeki çayı dökmüş, hem seni hem kendini yakmış, kadının siyah iç çamaşırını görmeyen kalmamıştı. Annen senin kulağını çekip arka odaya hapsetmiş, kadın utancından uzunca bir süre evimize gelememişti.
Büyüyünce ne olacaksın sorusuna; doktor, mühendis, öğretmen olacağım yerine “Huni satacağım ben,” derdin. “Neden?” diyenlere de “Herkes birbirine “Deli,” diyor hunisiz deli olmaz der,” hepimizi güldürdün.
Daha neler neler… 
 Büyüdükçe efendiliğin tüm komşular tarafından fark edilmişti. Liseden sonra evime yardım edeceğim, çalışacağım diye tutturmasaydın kim bilir şimdi hangi üniversite de okurdun.
            -Hanımmm! Nerdesin?...
            -Mutfağı topluyordum. Hayırdır?
            -Bir çay koy da içelim hep birlikte.
            -Tamam, bey.
“Biliyor musun evlat, sen çene bakımından hiç bana çekmemişsin. Neyse ki annene de çekmemişsin. Dayın pek konuşkan değildir; ‘erkek dayıya, kız halaya çeker’ diye boşuna dememişler. Fakat boy pos, yakışıklılık, karizma, ağır başlılık aynı ben. Maşallah! Ben senin yaşındayken bir kızı bırakır diğerine koşardım. Annen duymasın, bilirsin çok kıskançtır. Ben annenin peşinden az koşmadım zamanında; neler neler yaptım annenle evlenebilmek için. Bilir misin evlat… Ben tekrar dünyaya gelsem gene annenle evlenirdim. Umarım sende bir gün evlenip kendi yuvanı kurar çoluk çocuğa karışırsın. Bak Dilara ablan nişanlandı, yaza düğün yapacaklar. Damat adayını da beğendim. Efendi bir çocuğa benziyor. Bankada çalışıyormuş. Görevi nedir, orada ne iş yapar bilmem ama banka iyidir; maaşın gününde hesabına yatar. Ablandan üç yaş büyük. Ayrıca onlarda bizim memleketten. Dilara ablan da Mahmut amcanın muhasebe bürosunda işi iyice öğrendi. Azimli kız. Mahmut’ta sağ olsun Dilara’ya kızı gibi sahip çıktı.  “Zehir gibi maşallah, ne göstersem hemen kapıyor,” diyor.
            -Çaylar geldi bey.
            -Heh getir şöyle koy. Çaysız muhabbet yavan oluyor. Gel sende otur… Dilara nerede?
            -Odasında kitap okuyor...
            -Onu da çağır gelsin.
            -Tamam, çağırıyorum.

Kadın çaresiz kızının odasına doğru ilerledi. Dilara babasının belli aralıklarla yaptığı bu konuşmaların çoğunda yer almış, sıkılmış, bunalmış, darlanmış ve babasına: “Siz ne konuşuyorsanız konuşun. Beni bir daha çağırmayın,” diye terslemişti.
Anne, eşini dinliyor, isteklerini yerine getiriyor, kızı asilik yapıyordu. 
Dilara başının altına iki yastık almış yatağına uzanmış Andre  Gide’nin “Kalpazanlar” kitabını okuyordu. Annesi usulca kapıyı tıklayıp çekingen halde girdi kızının odasına.
            -Baban salonda, kardeşini de karşısına almış bir saattir konuşuyor…
            -Gene mi?
-Gene. Çay istedi. Demleyip götürdüm; ‘Sen de otur,’ dedi. Tam oturuyordum, seni sordu; ‘Odasında kitap okuyor,’ dedim. ‘Çağır O da gelsin,’ dedi... Hadi kızım, sende gel. Zaten yakında evlenip gideceksin; evlene kadar idare et, kırma babanı.
            -Off anne yaa!
            -N’apiyim kızım? Koymuş kardeşinin fotoğrafını karşısına konuşup duruyor.
            -Anne kardeşim öleli iki yıl oldu. Babam bunu ne zaman kabullenecek?...
            -Şehitler ölmez kızım, bilmez misin?
            -Dilara, Andre  Gide’nin, “Vatan uğruna öldüklerini sananlar, aslında kimlerin çıkarları uğruna öldüklerini bilselerdi, hayat bambaşka olurdu.” satırları geldi aklına. Andre Gide’nin bu genellemesi bizim Mehmetçiklerimiz için de geçerli miydi acaba?  Bu satırlarını annesine okumak istese de annesinin anlamayacağı düşünüp bu isteğinden vazgeçti. Sonra baba oğul sohbetine dâhil olmak için isteksizce yatağından doğrulup terliklerini giyip salona doğru yöneldi…

Kasım 2013

Uğur Mıstaçoğlu

"Rahat Batınca" adlı kitabımdan

4 Kasım 2014 Salı

EVET, ONUNLA...

Ben ak diyordum o kara anlıyordu. Tek anlaştığımız yer yatak odasıydı. Bir süre ayrı kalsak iyi olur düşüncesiyle bir haftadır görüşmemiştik. Hafta boyunca anlaşamadığımız konusunda nasıl anlaşabileceğimizi düşündüm durdum. Olmuyordu. Çok farklı insanlardık. Misal ben sessizlikten hoşlanırken, o yüksek sesle müzik dinlemekten hoşlanıyordu. Ben sigara tiryakisiydim, o sakız. Ben kitap delisiydim, o magazin. Hadi bunlar neyse de her söylediğimi yanlış anlaması beni çok yoruyordu. Keşke şimdi arasa, “Bitti,” dese ve bitse. Bir ilişkiyi bitirmek hep zor gelmiştir bana. Ya da ne biliyim, hiç aramasa mesela. Hiç yokmuş gibi. Ben de onu aramasam, bitse öylece.
Akşamüzeri mesaj attı: “Yarın 17.00 de her zamanki çay bahçesine gel, konuşalım.”  
“Tamam,” yazıp gönderdim. Kararlıydım. Yarın bu işi bitirecektim.

İş görüşmesine gelmişcesine gergindim. Benden iki dakika sonra o geldi. Selam sabah yok. İki çay söyledim. Bir süre konuşmadan oturduk. Konuşmaya başlamak istiyor ama nereden başlayacağını bilemiyor gibiydi. Söylemeden gelen çaylar için garsona teşekkür ettim. Taburedeki kıçını bir sağa bir sola devirdi. Önce “Hık,” dedi “Gık,” dedi. “Öhö,” dedi.  Sonra etrafa bir göz attı. Ağzındaki sakızı çıkarıp işaret parmağıyla bastırdı küllüğe. Sigara söndürüyor sanki. “Doğruyu söylemek gerekirse… “ dedi, durdu. Bana döndü. Mimiklerimi ölçmeye çalışır gibiydi.
Yalandan öksürdü. “Öhö”
Öksürük arasında lafı alıp “Yalan öyle nüfuz etmiş ki insanların diline ‘doğruyu söylemek gerekirse diye bir cümle kalıbı var,’  der Dostoyevski”  dedim.
Sözünü kesmemden hoşlanmadığı belliydi. Sinirli gözükmeye çalışarak eliyle alnını sıvazladı. “Evet,” dedim. “Doğruyu söylemek gerekirse bu ilişki yürümeyecek.”
Çay kaşığını tabağın kenarına koydu. Çayından bir yudum aldıktan sonra sordu: “Dostonoski kim?”
“Dostoyevski,” diye düzelttim.
“Her neyse,” diyerek soruyu cevaplamamı bekledi. “Dostoyevski işte.“ dedim. “Rus roman yazarı… Tanımıyor musun?” Çayından son yudumu alırken düşünür gibi yaptı. Bardağı tabağa sertçe vurup ortasını denk getiremeyince tabağın kenarındaki çay kaşığı havada parende atıp yere düştü. “Biliyordum zaten.” dedi. “Biliyordum.”
Çay boşlarını alan garsona iki çay daha söyledim.  
Başı önde, eli yüzünde durdu bir süre. Çantasından çıkardığı selpakla burnunu siliyormuş gibi yaptıktan sonra avucunu içinde buruşturdu. “Biliyordum,” diye fısıldadı gene, başını emme basma tulumba gibi sallarken. Neyi bildiğini merak ediyordum. Daha doğrusu gene neyi yanlış anladığını…
Kafasını kaldırdı. Gözleri titriyordu. “Demek Rus kadınlarına dadandın. Hem de roman yazarı öyle mi? Dostoneski’miyiş. Nataşa desene sen şuna.”
O an bir özlü söz de ben buldum: “Cahil biriyle yatmaktansa, otuz bir çekmek daha iyidir.”
“Dostoyevski,” diye düzelttim gene.  Çaylarımız tazelenmişti. Aşağılarcasına yüzüne baktım “Öncelikle Dostoyevski kadın değil erkek…” dedim. Devamını getiremedim çünkü pörtlettiği gözleriyle “Erkek mi? diye gene araya girdi. Yani beni bir erkekle mi?.. “
Bir kere de bir şeyi düzgün anla be kadın. Off.  Ses tonumu yükseltip “Dostoyevski öleli 133 yıl oldu, sen neden bahsediyorsun?” dedim.
“Yaa!” dedi. “Demek ölü sevicisin?”
Hasbinallah ve nimel vekil.
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Kalkıp hızla uzaklaşmak istedim. Senden de senin yanlış anlamalarından da bıktım usandım artık demek istesem de son günün hatırına sustum. Onu kırmak, incitmek istemiyordum. Sonuçta bu onu son görüşümdü ve iyi bitsin istiyordum.
Kişisel gelişim kitaplarının birinde şöyle diyordu: "Karşı tarafı suçlamak yerine başka birinin söylediği bir sözü örnek vererek karşı tarafın direncini kırabilirsiniz." Ya da öyle bir şey işte… “Neden sonra farkına varıyor insan ayağına takılan bütün taşları yoluna kendi döşediğini...” der demez bu sefer o girdi araya… “Bunu da mı Dostunovski söylemiş.”
“Hayır canım! Bunu Tolstoy söylemiş.”
“Toltoy da kim?”
“Toltoy değil, Tolstoy”
“Her neyse.”
“Rus roman yazarı...”
“Onunla mı aldatıyorsun beni?”
Daha fazla dayanamayacaktım. Ayağa kalktığım gibi bağırarak, “Evet,” dedim. “Onunla… Tolstoy’la aldatıyorum seni. Rahatladın mı?”
Çay bahçesindeki kalabalık bizim masaya bakıyordu. Cebimden bozuk paraları çıkarıp masaya koydum ve herkesin duyabileceği şekilde,“Tolstoy der ki dedim: ‘Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden ikisini de harcayın gitsin.’
Yerdeki çay kaşığına bir tekme savurup hızlı adımlarla uzaklaştım. Bu kadar bilgisiz bir kadınla birlikte olabildiğime inanamıyordum. Hiç yakışıyor muydu bana? Yatarken iyiydi ama. Off. Vicdan azabından kötüsü yok. Başım ağrıyordu. Üst üste iki sigara içtim. Sanırım glikoz beynime uğramadan penisime gidiyor. Az önce geçmiş olduğum otobüs durağına doğru dönüp yürümeye devam ettim. Şoför kalkıyoruz anlamında ara gazı veriyordu. Koşarak yetiştim. Biner binmez kalktı. Yol boyunca konuştuklarımızı düşünürken nedense Tolstoy’un ölüm yılını hatırlamadığımı fark ettim. Eve gelir gelmez bir duş alıp pijamalarımı giydim. Tolstoy’un kaç yılında öldüğünü öğrenmek için internete girdiğimde Tolstoy’un daha önce hiç okumadığım şu sözüyle karşılaştım: “Kimse kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir bilmelisin. Küçümsediğin her şey için, gün gelir önemsediğin bir bedel ödersin.”

Kasım 2014

Uğur Mıstaçoğlu

31 Ekim 2014 Cuma

EMANETİ EMANET ETMEK

Otobüse binerken kulağıma fısıldadı: “Seda sana emanet. Bir şey olursa senden bilirim ona göre.”  Bir gün değil, iki gün değil arkadaş, bir buçuk sene nasıl sahip çıkacağım ben bu kıza diyemedim. Sıkı sıkı sarıldık. “Tamam,” dedim. “ Gözün arkada kalmasın.” Otobüs perondan çıkana kadar el salladık uzun uzun. Seda hüngür foşurt. Tost yediğimiz büfeden aşırıp arka cebime tıkıştırdığım peçete geldi aklıma. Peçeteyi uzatıp “Üzülme,” dedim. “Sayılı gün çabuk geçer.”  Bir şey demedi. Peçeteyi açıp bir süre baktı boş boş. “Gelmeyecek,” dedi.  “Gelir gelir,” dedim. “Üzme canını. Bak, iki dakikası geçti bile.”
Otobüs durağına kadar yürüdük. Ağlaması durmuş gibiydi. On dakika sonra gelen otobüse bindik. Seda’nın evi benimkinden bir durak önce…  Önce Emanet’i sağ salim evine bırakacak, oradan eve kadar yürüyecektim. Kalabalık otobüste emanete sahip çıkmak adına Seda’nın arkasına geçip korumaya aldım. Otobüs hareket ettikçe kaçınılmaz temaslar oluşuyor, önümdeki istemsiz kabarıklık şoförün ani fren yapmasıyla Emanet’e dayanıyor, yüzüm kızarıyor, adrenalim tavan yapıyordu. Saatime baktım. Dostumu askere yollayıp el sallayalı henüz kırk dakika bile olmamıştı. Şu hale baktı. Allah belamı versindi. Önümüzde oturan iki kişinin inmesiyle boşalan yere oturduk. O cam kenarına geçti, ben koridor. Bu sefer de bacağı bacağıma değiyordu. Allah'ım bir buçuk yıl nasıl geçecekti böyle. Emanetti o. Emanete ihanet edilir miydi? Edilmezdi de böyle güzel emanet mi olurdu? Evet, itiraf ediyorum, ben de Seda’ya boş değilim. Hiç hem de.Tüm yüz hatlarını, vücut kıvrımlarını bir bir ezberlemiştim. Bir keresinde denize gitmiştik hep birlikte. Benim de kız arkadaşım vardı o zamanlar. Tüm gün çaktırmadan, bikinisinden taşan göğüslerini, kalçalarının genişliğini, vücuduna yapışan kum taneciklerini, denizden çıkarken belirginleşen meme uçlarını, yağlanmış bacaklarının pürüzsüzlüğünü, ayva tüylerini gözlemlemiştim. O gün, kafasında hasır şapkasıyla, şezlongda bağdaş kurup otururken güneş gözlüklerinin üstünden bana bakmasını, kolasına saplanmış pipeti somururken gülümsemesini hiç unutmam mesela. Ve tabii deve güreşi yaparken bikinisinden fırlayan sol memesini. Nasıl da kızarmıştı yüzü.
Otobüsten inip yürürken benden habersiz bir yere gitmemesini, kendisinin bana emanet edildiğini, bir ihtiyacı olursa hiç çekinmeden aramasını söyledim.
“Olur,” dedi. “Ararım.” 

İki ay boyunca o aradı, ben gittim. Hemen her gün görüşüyorduk. Misal “O tiyatroya gitmek istiyorum,” diyordu, ben biletleri alıp dayanıyordum kapısına, “Hadi, diyordum “Gidiyoruz.”


Başka bir gün konsere, başka bir gün sinemaya; sahile, dondurma yemeye, kahve içmeye, yürüyüşe... En çok da yürüyüşe... Bir gün yürüyoruz gene, “Amma da gezentisin sende,” dedim. “Hiç oturmuyorsun evinde.” Aniden koluma girip “Sayende,” dedi. Önce kolumdaki ele, sonra gözünün içine baktım. Yüzüne düşen siyah saçlarını kulak ardı edip gülümsedi. Ne diyeceğimi bilemedim.  “Sen istiyorsun ben götürüyorum,” dedim. “Neden benim sayemdeymiş?” Yürümeye devam ettik. İki adım sonra kolumu sıkıp şöyle dedi:  “Çünkü seninle olmak hoşuma gidiyor.”



Emanet dile gelmiş, kulağıma eğilmiş, sıcak nefesiyle dostuma ihanet etmemi fısıldıyordu. O kolaydı da sonra… Sonra ne olacaktı? Nasıl bakacaktım dostumun yüzüne? Söylediği hoşuma gitse de “Deme öyle.” dedim. Bozuldu.
“Dönelim mi?” dedi
“Dönelim.” dedim.
Sonraki üç hafta boyunca hiç görüşmedik. Sonra Cenk geldi zaten dağıtım iznine. Sarıldık sıkı sıkı. “Ne o lan,” dedi “Yengeni hiç arayıp sormuyormuşsun. Ayıp değil mi?”

“Sınavlar vardı,” diye salladım bir şeyler. Seda’dan daha zor sınav mı olurdu anasını satayım. On gün bir türlü geçmek bilmedi. Cenk’e sor daha dün gelmiş gibiydi. Son akşam gene otobüs terminalindeydik. Seda’nın da duyacağı tonda “Seda sana emanet.” dedi. “Bir şey olursa senden bilirim ona göre.” Elimi omzuma atıp  “Tamam,” dedim. “ Gözün arkada kalmasın.” Sarıldık sıkı sıkı. Otobüs perondan çıkana kadar el salladık uzun uzun. Seda, “Duydun değil mi?” diye sorarken muzipçe gülüyordu. “Duydum,” dedim. Otobüs durağına kadar sessizce yürüdük. Otobüs bir türlü gelmek bilmiyordu. Üşüdüm diyerek koluma girdi. Her teması ayrı bir zevk miydi, ayrı bir eziyet miydi ayırt edemiyordum. Sanırım ikisi birdendi. Neyse ki otobüs tenhaydı bu sefer.
Otobüsten iner inmez emrivaki bir tonda, “Yarın beni sinemaya götürüyorsun.” dedi. “Filmi sen seç.” İçimden bir ses yarın o sinemaya gitmememi, gidersem geri dönülemez bir yola gireceğimi söylüyordu. 
Sinemanın ışıkları söner sönmez elime yapıştı. Artık karşı koyamıyordum. Pes ettim. Sarıldım sıkı sıkı. Kokusunu çektim içime. Alnını, burnunu, göz kapaklarını, boynunu öptüm. Mıknatıs gibi çekiyordu kendine. Işıkların yanmasıyla toparlandık. Birkaç gözün bize manalı manalı bakmasını görmezden geldik. Filmin ikinci yarısı birinci yarısından çok daha zevkli geçti.

Sinemadan çıktığımızda hava iyice kararmıştı. Seyretmediğimiz için film hakkında konuşacak bir şeyimiz yoktu. Konu: “Ne olacak bizim halimiz?” di. Cenk’in dönüşüne daha çok vardı. Yediğimiz haltı konuşmaktansa vizyondaki diğer filmleri seyretmeye devam etmek daha zevkliydi. Öyle yaptık. Ama sinema salonundaki fingirdeşmeler yetmiyordu artık. Daha fazlasını istiyorduk. Üniversite’den bir arkadaşın bekâr evine dadandık. Evin müsait olduğu günler evde buluşup ter kokulu yorganın altından emanete ihanet ediyordum.

Günler, haftalar, aylar hızla geçiyordu. Seda’yla birlikteyken zevkten, tek başımayken -aklımdan bir türlü çıkmayan Cenk’ten dolayı- vicdan azabından ölüyordum. Emanete sahip çıkmak bu muydu?

Sık sık yazışıyorduk emanetçiyle. Keyfi yerindeymiş. Rahatmış. Bölük komutanın şoförü olmuş.


Hepi topu dört ay kalmıştı Cenk’in dönmesine. Ne diyecektik? Nasıl bakacaktık yüzüne? “Biz iyiyiz Kanka. Bizi merak etme. Sen nasılsın?” diye mektup yazmaya benzemezdi yüz yüze konuşmak. Nasıl insanlardık be? “Valla benim suçum yok Kanka. O girdi koluma, o tuttu elimi, o çıkardı beni yoldan” mı diyecektim? Arkadaşımı sattığım gibi sevdiğim kadını da mı satacaktım? Ya da “Sevdim ulan!” mı diyecektim? 

Cenk bunları sezmiş de bizi zor durumda bırakmak istemiyormuş gibi şehit oldu iyi mi? Annem, annesinden duymuş. Dün akşam saatlerinde Cenk’in kullandığı makam aracı yoldan çıkıp bariyerlere çarpmış. Takla üstüne takla atmışlar. Cenk olay yerinde vefat etmiş. Binbaşı ağır yaralıymış. Ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilemedim. Başım zonklamaya başladı. Nefes almakta güçlük çekiyordum. Seda’yı aradım. Anlattım durumu. “Ben demiştim,” dedi. Bu kadar mıydı yani? “Ben demiştim”miş. 
Aradan geçen on dört ay boyunca ne kadar uğraşsam da Seda’dan kopamadım. Ne zaman çağırsa gidiyor, ne istese yapıyordum. Ağız tadıyla bir yas bile tutturmamıştı.
Ve maalesef o gün gelip çatmıştı işte. Kimse gelsin istemiyordum. Bir başına gidecektim. Annemle babamı evde vedalaşmaya ikna etsem de erkek kardeşimle Seda, ille de geleceğiz diye tutturunca, “E hadi gelin bari.” dedim. Annem ağlarken babam cebime bir miktar para sokuşturup iyi teskereler diledi.
Ben otobüse binerken Seda hüngür foşurt ağlıyordu. Erkek kardeşim sırt çantasından çıkardığı mendili Seda’ya uzatıp “Buyur,” dedi.  Sonra bana dönüp sarıldı sıkı sıkı.“Merak etme.” dedi. “Seda bana emanet. Gözün arkada kalmasın.”

Ekim 2014

Uğur Mıstaçoğlu

27 Ekim 2014 Pazartesi

ZEYNEP GİBİ...

Radyoda ağır aksak bir melodi, cehennemin dibinde bir meyhane, önümde yağsız-tuzsuz çoban salata, maydanozsuz köfte, susuz rakı… 


Televizyonda “Ayşem” adlı film oynuyor. Sesi sonuna kadar kısık… Hülya Avşar Ayşe’yi, İbrahim Tatlıses kendini oynuyor. Daha önce defalarca seyretmiştim. Susuz rakıdan bir fırt alıyorum. Tüm beyin damarlarım açılıyor sanki. Köfteden de bir ısırık. Soğumuş. Donmuş yağ damağıma yapışıyor. Fersiz ampulün etrafında karasinekler dört dönüyor. Sessiz filme kayıyor gözüm ister istemez. Ayşe rolündeki Hülya Avşar hüngür foşurt ağlıyor. 

Bir fırt daha çekiyorum. Yaka yaka geçiyor boğazımdan. Ohh! Damağımdaki yağ rahatsız ediyor dilimi. Çatalı rastgele saplıyorum yağsız-tuzsuz salataya. İki parça domates takılıyor kısmetime. Dışarıda hızla başlayan yağmurdan kaçan bir kedi giriyor içeri. “Miyav.” Yağı donmuş yarım köfteyi uzatıyorum. Önce kokluyor, sonra patisiyle vurup yere düşürüyor. Kaptığı gibi sandalyenin altına... Afiyet olsun. Radyonun içinden “Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben...” sözleri okkalı bir fırt çekmeme sebep oluyor. Mahmut Baba, “Bir şey ister misin evlat?” diye yanaşıyor masama. Boş rakı şişesini gösterip bir duble yolluk rica ediyorum. “Duble mi?” diyor. “Evet,” diyorum “Duble. Yolum uzun.” 

İbrahim Tatlıses’le Ayşem beyazcamın içinde evleniyor. Yağmur camları dövüyor. Camiye gitme yaşı gelmiş iki kişi giriyor içeri. “Mahmuuut!” diyor biri ıslak ıslak. Köftehor sırnaşıyor bacaklarıma.“Miyav.” Köftelerden birini daha ikiye bölüp veriyorum. “Hoş geldiniz,” diyor Mahmut Baba yaşı geçkin ıslak müşterilerine. “Buyrun.

”Radyonun eziyeti sürüyor. “Neşemde sen, hüznümde sen bilmem ki, nasıl söylesem.” Off of!
Mahmut Baba, benim yolluğu masaya bırakıp yaşı geçkinlerin siparişlerini almaya gidiyor. Karasineklerden biri kafama konup konup kaçıyor ebe oynarcasına. Bir yakalasam sikecem ebesini, haberi yok. 


“Miyav.” Ebenin… Al hadi, bu son. 

Cereyanların kesilmesiyle fersiz ışığı mumla aramaya başlıyorum. İnsanoğlu böyle işte… Kaybetmeden anlamıyor elindekinin değerini. Benim gibi “Miyav.” Ensesinden tuttuğum gibi atıyorum dışarı tüylü yüzsüzü. Dört ayaküstüne düşer düşmez kaçıyor. Radyonun sesi, televizyonun görüntüsü yok artık. Kedi de öyle. Mahmut Baba elindeki mumları yakmaya çalışırken geliyor elektrik. Radyodan müzik, televizyondan görüntü gelmeye devam ediyor. İbrahim Tatlıses şarkı söylüyor sessiz sessiz. Aklım kedide… Vicdan azabıyla çıkıyorum meyhanenin önüne. Karşıdaki mağazanın önünde yalanıyor. Gel “pisipisi” diyorum eğilerek, gelmiyor. 

Nankör hayvan. Tıpkı Zeynep gibi… 

Ekim 2014

Uğur Mıstaçoğlu

23 Ekim 2014 Perşembe

YANİ

Bazen, (Her zaman değil) bazı insanların, (Herkesin değil) “Bunu da kim çağırdı?” cümlesindeki “Bu” gibi hissediyorum kendimi. Yok, kimse yüzüme böyle bir şey demiyor, o değil dediğim; benim ki alınganlık. Yani, ben öyle hissediyorum. Neden bilmiyorum. 
Biten bir ilişkinin ardından (henüz tam olarak eskimemiş de olsa) ‘Eski Sevgili’ sıfatlı sevgilinin sizin ardınızdan “O”nunla ilişkimiz… diye başlayan cümleleri vardır bir de… Allah Allah “O” mu olduk şimdi? Sensin “O” (Ve hayır "O" derken bir şey ima etmiyorum). Aslında hiç de kötü biri değilimdir hani. Hatta Sedat Abi var bizim mahalleden, o şey demişti bir keresinde… “Sempatik birisin.” demişti. Kasap masap anlıyor adam. Sadece "Bu" gibi hissetsem… Evet, bununla bitmiyor, -o bazı insanlardan olan- diğeri de “Ne biliyim amına koyiim!” diyor “Kendi gelmiş.” Bak bak. Yok, kulağımla duymuş değilim de öyle bakıyorlar sanki. Hem “Bu”nun bir adı yok mu arkadaşım? “Bu” ne? Neyse işte… Böyle boktan bir durum… Böyle hissetmek canımı sıkıyor tabii. Ben de onlara bakıyorum dik dik “Kim çağırdı ulan beni buraya?” dercesine. Aslında “Bu,” hatta “O,” deyip geçmeyeceksin "O" (Ya da Bu -yani benim- gibiler) kaç yılda yetişiyor haberiniz var mı sizin? Ayrıca ben değersiz biri de sayılmam bence. Bazıları (Herkes değil) değer bilmiyor hep bu. Öyle yani…

Ekim 2014

Uğur Mıstaçoğlu

28 Eylül 2014 Pazar

SAADET

Yenilir yutulur cinsten değildi söyledikleri. Ağzına geleni söylemiş, çok ağır konuşmuştu. Öyle böyle değildi hani… Sıçmış sıvamış bir tüy dikmediği kalmıştı. Hani elinden gelse Allah yarattı demeyecek eline sopayı alacak; aç mısın, tok musun, yer misin yemez misin diye sormayacak ağız burun girişecekti. Gerçi o daha da kötüsünü yapmış diliyle dövmüştü.
Son sözü “Eşekle ilişkiye girmenin bile bir usulü bir adabı vardır. Herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.” oldu. 
Çok kızmıştı kendisine. Ayna karşısında kendisine çektiği fırça iyi gelmiş, biraz olsun rahatlamıştı. Aynadaki adam da çok üstüne gelmişti. Esmiş gürlemiş laf sokmada ne kadar usta olduğunu göstermişti. Haklıydı çünkü. Hiç sesini çıkarmamış, öylece dinlemiş, söylenenlerden ders çıkarmıştı. Yoksa susmazdı zaten yumruğu yapıştırdı mıydı kırardı aynayı, paramparça ederdi. Ama sustu. Haklıydı çünkü. Az bile söylemişti. “O beni seviyor.” dedi, benim iyiliğimi düşünüyor. Ben n’apıyorum? Bedava buldum diye içiyor, kusuyor, eve nasıl geldiğimi bile hatırlamıyorum. Öğle üzeri kusmuk kokuları içinde uyanıyor, beni eve kimin getirdiğini nasıl getirdiğini hatırlamıyorum. Doğru demişti. “Eşeğin amına su kaçırmıştım. Şimdi kalkıp “Rezil” dese, “Densiz” dese, “Kepaze” dese, “Edepsiz, şerefsiz, haysiyetsiz” dese ne diyebilirdim ki? Dememiş miydi zaten? Demişti. Haklıydı çünkü.
“Eşeğin götü baraj oldu.” dese söyleyecek bir şeyim yoktu. Evet, çok üstüme geldi; evet, bir şey demedim, diyemedim. Haklıydı çünkü. Nasıl da kaybetmişti kendini. Arkadaşının sevgilisi Nurten’in bacaklarını okşamaya yeltendiğini hiç hatırlamıyordu mesela, masaya gelen doğum günü pastasını eliyle yediğini, garsonun her masaya geldiğinde “Öpiim ağbi” dediğini, demekle kalmayıp öptüğünü hiç hatırlamıyordu. Hayal meyal masa üstüne çıktığını, sözüm ona dans ettiğini hatırlıyordu. Hem de tek başına hem de herkesin alkışları ve gülüşleri eşliğinde. Hem de o an rezil olduğunu, arkadaşlarının dolduruşuna geldiğini hiç bilmeden, hiç anlamadan, kendi akışında olması gerektiği gibi, daha önce eğlendikleri gibi eğleniyordu. Dün gece diğer geceler gibi değildi. Dün gece olanların çoğunu hatırlamıyordu çünkü. Şimdi anlıyordu herkesin kendisiyle dalga geçtiğini. Bir de masa üstünde oynarken hem de tam kendi etrafında dönerken kusması… Herkes kaçışmıştı. Yüzlerini hatırlıyordu bölük pörçük. İğrenç, tiksinç bakıyorlardı. Ya nasıl bakacaklardı? O an gözüne gelir gelmez tekrar kusacak gibi oldu. Ağzı çamur çiğnemiş gibiydi. Sonra ne olmuştu? Sonrası karga kanadından karaydı. Kim getirmişti onu evine, kim yatırmıştı yatağına?
Dışarıdan cama vuran pıt pıtları duyunca perdeyi aralayıp dışarı baktı. Yaz yağmuru başlamıştı. Güneş saklambaç oynayan çocuk gibi bulutların ardından kafasını çıkarıp çıkarıp bakıyor sonra tekrar saklanıyordu. Sıska bir kedicik koştur koştur bakkalın önündeki kasaları kendine tente yapıp sığındı. Arka ayağıyla kulağını hızlı hızlı kaşıdıktan sonra sığınağın penceresinden havadaki bulutlara bakındı. Güneş saklanmıştı.
Neyse ki günlerden pazardı. Duş alıp kusmuk kokusundan kurtuldu. Eşofman takımını giyip bir ağrı kesici aldı. Başı ağrımıyor adeta çatlıyordu. Salona gidip TV karşısında uzanacak, tembellik yapacaktı. Salon kapısından girer girmez köpek görmüş kedi gibi geri sıçrayıp okkalı bir çığlık attı. İnsani bir tepkiydi. Kim olsa o çığlığı atardı. Bir an gördüğünün gerçek olup olmadığını düşünüp eli ile bacağını çimdirdi. Canı yanmıştı. Az kalsın bir çığlık da bunun için atacaktı. Çığlık sesiyle uyanan kız yattığı yerden doğruldu. Dağınık saçlarının arasından gözlerini ovalayarak “Ne bağırıyorsun be ödümü koparttın.” dedi.
“Pardon.” dedi. “Korkuttum sizi.”
Pardon mu? Neden pardon demişti ki? Kimdi bu kız? Ne işi vardı bu evde? Hiç hatırlamıyordu. Daha önce görse kesin hatırlardı. Allah günah yazmasın bu çirkin yüzü daha önce görmüş olsa asla unutmazdı. Hayatında görmediği kadar et beni bu kızın suratında bolca vardı. Kocaman bir ağzı, obezite sınırlarını aşmış kiloları… Yok, unutulacak bir yüz değildi bu yüz. On yedi benli Şadiye şarkısından fırlamış bu kızı daha önce hiç görmemişti. Misal seneler sonra dünyanın herhangi bir yerinde tekrar karşılaşsa tanırdı bu yüzü.
-Kimsin sen?
-Kim miyim? Yuh artık! Hatırlamıyorum deme. Sakın hatırlamıyorum deme!
Kafasını kaşıdı, burnunu çekti, gözlerini halının desenlerine sabitleyip derin derin düşündü. Dün masada olan 14 kişiyi de tek tek hatırlıyordu. Yok, oradan olamazdı. Bu yüzü daha önce görse kesin hatırlardı. Başka nereden olabilirdi ki? Oradan çıkıp başka bir yere mi gitmişti? Yok gitmemişti. Gitmişti belki de hatırlamıyordu. “Şadiye sen misin?” diyecekti.
-Hatırlamıyorum dedi.
-Nasıl yaa? dedi kız.
Unuttun mu dün bana söylediğin güzel sözleri, düzdüğün methiyeleri? Saldırgan ve yırtıcı bir yapın var demiştin, tıpkı torik gibisin demiştin. “Allah seni özenmiş bezenmiş de yaratmış.” demiştin. “Senden ne güzel Lakerda olur.” demiştin.
Yok, bunları o demiş olamazdı, hiç balık kültürü yoktu; ayrıca neresi güzeldi ki bunun?
“Görmediğim kentler gibisin.” dedin. 
Bunu demiş olabileceğini düşündü. “Minik kuşum.” diyordun. Minik kuş mu? Hiç kuş sevmem ben; hem bu kiloda kuş mu olur?
“Sen herkes gibi değilsin.” diyordun. Bunu da söylemiş olabilirdi; çünkü bu kız daha önce gördüğü hiçbir kıza benzemiyordu Allah’ın gücüne gitmesin böyle çirkin bir kız hiç görmemişti.
“Dur bir dakika dur lütfen...” dedi. Kafası karışmıştı. Söylediği şeylerin bir kısmını söylemiş olabilirdi; ama bir kısmı pek mümkün gözükmüyordu. “En baştan anlat.” dedi. Gözleri kızın yüzündeki benlere takılmıştı. Nasıl takılmasındı, o kadar çoktu ki... On yedi benli Şadiye görse kendi namından utanır yüksek katlı bir binanın altında durup kafama bir saksı düşse de ölsem diye beklerdi.
“Nerde nasıl tanıştık?
“Dün gece tanıştık” dedi. Ben barda oturuyordum. Sen gelip “Size bir içki ısmarlayabilir miyim?” diye sordun. Ben içkimi gösterip “Gördüğün gibi içkim var zaten.” dedim, sen kadehi alıp içkimi yere döküp kadehi tekrar masaya koydun ve pişkin pişkin “Size bir içki ısmarlayabilir miyim?” diye sordun.
“Güzel taktikmiş.” dedi içinden ama bu güzel hareketi bu kız için mi yapmışım? Şunun tipe bak, Allah affetsin çirkinlik abidesi. “Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır.” söz öbeğinin çıkmasına sebep olan kız bu demek. Bu hareketi başka bir kıza; tabii güzel bir kıza yapmalıydı. Nasıl daha önce düşünememişti. Düşünmüştü belki hatırlamıyordu. Düşünmeden yapılamazdı ki?
-Eeee dedi. Sonra? Sonra ne oldu?
Sonra “Sen kendini bir bok mu sanıyorsun?” dedim. “Milyonlarca sineğin bir bildiği vardır.” dedin. “Buna çok güldüm.” diyerek patlattı kahkahayı. Gülünce daha çirkin oluyordu. “Sonra…” dedi “Sonra?” “Sonra içki teklifini kabul ettim. Sonrasını sorma gitsin.” Sormuştu; “Sonra…” dedi. “Sonra ne oldu? “Sonra bir muhabbet bir muhabbet…”
Kız koca ağzıyla imalı imalı gülüyordu. Neden gülüyordu ki?
“Neden gülüyorsun öyle?” dedi. Gülse de çirkindi gülmese de. “Bir şeyler olmuş.” dedi içinden, “Bir şeyler olmuş. Aman Allah’ım!” dedi “Yoksa…” Yok, yatmış olsak kız salonda olmazdı. Öpüştük mü acaba? Onu ima ediyor demek.
Bunu düşünürken bile midesi bulanmıştı. Yüzünü ekşitip mahcup çocuk gibi başı önde sordu. “Öpüştük mü?”
Kız çantasının içinden sigara paketi bulup “Öpüşmek mi?” dedi. “Ne öpüşmesi?”
“Oh!” dedi içinden öpüşmemişiz. Bir an içini huzur kaplamış mide bulantısı geçmişti ki kız sigarasını yakıp devam etti: “Barın tuvaletinde evir çevir iş bitirdin.” İşaret parmağıyla kafasında bir nokta arar gibi arandı. “Öyle hızlıydın ki…” dedi. “…kafamı duvara çarptım.” Gülümsemesi kahkahaya dönmüştü. “Bir densiz şikâyet etmese, gelip kapıyı tıklamasalar, bar çalışanları bizi yaka paça dışarı atmasa çok daha güzel olacaktı.”
Kız dumanı üflerken düştü düşecekti. Kızın yanına oturdu. Avuç içi ile alnını şap şapladı.
Okkalı bir “Yuh!” çekti kendine. “Yok artık!” dedi, “Oha!” dedi. “Çüş!” dedi. Hiç böyle bir fantezisinin olduğunu bilmiyordu. Bu şişko ile tuvalette ha… Gözü kızın bedeninde hızlıca bir tur attı. Yoktu; kızın hiçbir çekici yanı yoktu. Hem şişmancaydı hem kısa. Et benlerini aldırıp kasapta çektirse iki ay yetecek kıyma elde edilebilirdi. Her yanıyla iticiydi. Belki de bu onun fantezisiydi. Kesin öyleydi. Başka türlüsü olamazdı. Ben bunu nasıl evir çevir… Allah’ım sen aklımı koru… Benim bunla ne işim olur? Üstüne üstlük bir de yakalanmışız, bardan yaka paça atılmışız. Zaten çatlayan başı ortadan ikiye ayrılacak gibiydi. Şimdi banyo aynasının karşısına geçse neler işitirdi neler. Nasıl gelmişlerdi eve? Kim tarif etmişti yolu? Taksiye mi binmişlerdi mesela, takside elleşmişler miydi? Yoksa bu koca ağızlı kızın arabasıyla mı gelmişlerdi, bir arkadaşı mı getirmişti, getirdiyse hangi arkadaşı getirmiş olabilirdi?
Hiç hatırlamıyordu. Sorsa mıydı? Saracaktı sormasına da korkuyordu. Ya başka rezillikler olduysa? Hoş bundan ala rezillik mi olurdu. Mümkünü yok o arkadaş grubuyla bir daha görüşemezdi. Ne diyecekti? “Döne döne hepinizin üstünüze kustum kusura bakmayın” mı diyecekti? “İyi insanın içinde kötü şey durmaz” esprisi mi yapacaktı. İşin özü alışmadık bünyede alkol durmuyordu.
Kız sigarasını söndüreceği kül tablası istemek yerine külü oraya buraya dökmüş ortalığı dumana boğmuş dumanların arasından izmariti uzatıp “Hayatım” demişti. “Şunu atar mısın?” Çehre züğürdüne bakmamaya çalışarak elindeki izmariti alıp “Hay amına koyim!” dedi. Doğruca banyoya yönelmişti. Banyoya girer girmez aynayla yüz yüze gelince. “Hassiktir…” dedi. Aynadaki ikizini unutmuştu. Hiç çekemezdi şimdi. Tam kafasını eğip kaçacaktı ki…
Aynadaki bunu fark etmiş, saydırmaya başlamıştı. “Seni rezil seni, seni utanmaz, seni kuduruk, seni, seni am salak seni…” dedi. Susmuş pısmış, asidi kaçmış kola gibi kalakalmıştı. Haklıydı çünkü. Seni Abaza seni, seni kör seni... “Ne o bir de sigaraya mı başladın?”  “Benim değil.” dedi Şadiye’nin. İzmariti klozete atıp sifonu çekti.
“Şadiye mi adı?”
“Bilmiyorum olsa olsa Şadiye’dir diye düşündüm.”
Aynadakine bir açıklama yapmalıydı.
“Bak…” dedi, “Her şeyi açıklayabilirim.”
“Neyi açıklayacaksın oğlum? Eşeğin amına şelale kaçırmışın haberin yok! Her şeyi açıklayabilirmiş. Amerikan filmi mi lan bu? Daha kızın adını bilmiyorsun, neyi açıklayacaksın?”
Kendi söylüyor kendi cevaplıyordu fakat bir türlü kendi kendini ikna etmeyi başaramıyordu. Haklıydı çünkü. Yüklendikçe yüklendi kendine. Haksızdı çünkü. Sustu. Haklıydı çünkü. Birkaç şey söylese rahatlayacaktı da ne diyecekti? Şöyle arayı bulacak şeyler… Ya da haksızdı belki de… Bilmiyordu ki. Her şey birbirine karışmıştı. Hem haklı hem haksızdı.
“Felsefenin özünde her şey kendi zıddını taşır.” dedi. “Yaşam ölümü, gündüz geceyi, soğuk sıcağı, aşk nefreti.”
İyi gidiyordu, aynadaki tüy dikme merasimi için araya girmese devam edecekti.
“Tabii, tabii.” dedi. “Doğru dedin. Ama şunu da unutma bok boku kenefte bulur.”
Kapıyı çektiği gibi çıktı banyodan. Hızlı ve kararlı adımlarla salona doğru yürüdü. Kararını vermişti; aklına ne geliyorsa pattadanak soracaktı. Başka çaresi yoktu. Korkuyordu ama… Hem de çok korkuyordu. Korkunun ecele faydası yoktu. Her şeyi tek tek soracak, en ince ayrıntısına kadar öğrenecekti. Tam salona girerken dış kapı kilidinin çevrilme sesini duyup kafasını kapıya doğru çevirdi. Kapı aralanınca kalp ritmi artmaya başladı. Kim olabilirdi ki? Gözlerini kapıya dikmiş bakıyordu. Koca ağızlı benli dilber “N’oluyor biri mi geldi?” diye araya girdi. Eliyle dur işareti yapıp aralanan kapıdan geri geri içeri giren kişiye odaklandı. Kimdi ki bu kıçın kıçın içeri giren götlek. Bir elinde poşet diğer elinde ayakkabıları ile içeri girip kapıyı kapatan gencin dönmesiyle merakı sona erdi: “Erhan!” dedi.
Erhan ayakkabılarını portmantoya koyup “Evde kahvaltılık namına bir şey yoktu.” dedi. “Markete gittim zeytin, peynir, salam falan aldım, fırından da sıcak ekmekle simit… Birlikte yeriz.”
Erhan konuşurken Burak’la koca ağızlı birbirine bakıyorlardı. İkisi de şaşkındı. Erhan da nereden çıkmıştı? O da burada mı geçirmişti geceyi? Buzdolabının içi hakkında kendisinden daha iyi bilgi sahibi olduğuna göre evet burada kalmıştı. Anahtarla kapıyı açtığına göre evet kesin o da bu evde kalmıştı. Peki, nerede yatmıştı? “Hay Allah’ım…” dedi. Hiçbir şey hatırlamıyorum.
Gazete alacak yer için sokak sonuna kadar yürüdüm yok, döndüm sola yok, döndüm gerisin geri. Bir de sağ taraftan şansımı deneyeyim dedim, döndüm sağa yürü yürü sokak bitti. Köşedeki büfeciye sordum. Burada gazete alacağım bir yer yok mu?” diye. “Ahanda şordan düz get, hemen solda baggal Mahmut Efendi vaa, suratsızın, mendeburun tekidir.” dedi. Adam hakikatten suratsız çıktı be. Ne selam alıyor ne yüzüne bakıyor. Neyse koy bir çay da kahvaltı yapalım. Eee siz n’aptınız?
“Ebenin…” diyecekti; tuttu kendini. Ne diyebilirdi ki? “Hiç.” Dedi. “Biz de seni bekliyorduk. Ben bi çay koyayım; siz sohbet edin, müzik dinleyin, gazete okuyun. Ben hazırlarım kahvaltıyı.” diyebildi.
Çay demlenene kadar kukuman kuşu gibi düşündü durdu. Yok, hiçbir şey hatırlamıyordu. İyi ki hatırlamıyordu. Pastayı eliyle yemesi, garsonu şapur şupur öpmesi önemli değildi de en yakın arkadaşının biricik aşkı Nurten’in bacaklarını ellemesi Nurten’in elini burkup “saçmalama” demesini hatırlasa evdeki çamaşır suyu, tuz ruhu, kireç çözücü ne varsa dikerdi kafaya. Küçücük mutfak içinde bir ileri bir geri volta atıyordu. Hani mutfak biraz daha küçük olsa kendi etrafında kuyruğunu kovalayan it gibi dönüp duracaktı. Kahvaltılıkları ufak tabaklara, tabakları yuvarlak büyük tepsiye gelişigüzel koyup salona yöneldi. Salondaki manzarayı görünce tepsiyi tutan eli boşaldı. Şangır şungur sesler içinde “N’apıyorsunuz lan?” dedi.
Tüm kahvaltılıklar tuz buz olmuş; kimi zeytinler koltuk altlarına kaçışmış, peynir löp gibi ortada kalmış, reçel halı üstünde yayılabildiği kadar yayılmıştı. Kazadan yarasız beresiz kurtulan tek kahvaltılık salamdı. Krom tepsi ters dönmüş üzerinde hafif göçükler oluşmuştu.
Lafın gelişi sormuştu. N’aptıkları ayan beyan ortadaydı, basbayağı öpüşüyorlardı işte.
“Ne var ulan?” dedi Erhan. Burak sinirli sinirli bakıp “Utanmıyor musunuz?” dedi.
Niye böyle demişti ki şimdi? O koca ağızlı şişko kızı mı kıskanıyordu? Yok, kıskanmak değildi. Neydi peki? Şeydi… Yanlışlıkla da olsa gece birlikte olduğu kızın hem de kendi evinin salonunda nereden çıktığı belli olmayan Erhan’la paylaşamazdı. Komple alsındı o başka. Başına çalsındı. Turşusunu kursundu; ama şimdi olmazdı. Böyle olmazdı. Bu evde olmazdı. Gözünün önünde hiç olmazdı. Bir de “Ne var ulan?” diyor.
“Pezevenk miyim ulan ben?”
“Ne alakası var kardeşim ortalığın amına koydun. Bütün kahvaltılıkları yerlere saçtın. Gel biz senle mutfağa gidip çayları koyalım.” diyerek girdi Burak’ın koluna. İttir kaktır girdiler mutfaktan içeri. “Ne oluyor oğlum?” dedi Erhan. “Ne bu afra tafra? Bak götleğe bir de zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalıyor Akşam sen, sabah ben.” demiyor da.
“Asıl sana ne oluyor?” dedi.
Koca ağızlı kahvaltılıkları toplamaya başlamıştı. Burak mutfakta bir ileri bir geri volta attığı esnada Erhan dün gece olanları en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı. Kız dün gece barın tuvaletinde Burak’la değil Erhan’la seviştiğini öğrendiğinde çok şaşırmış çok utanmıştı. Ama ben Burak’la seviştiğimi zannediyordum hatta ona da söyledim diyememişti. Bir yandan gülüyor bir yandan yere saçılan kahvaltılıkları topluyordu. Hem utanıyor hem gülüyordu. Komikti çünkü. Kim bilir mutfakta neler konuşuyorlardı. Yüzündeki utanç ile gülümseme sürekli yer değiştiriyordu. Hani evde kimse olmasa basacaktı kahkahayı. Utanıyordu ama.
Erhan anlatıyor, Burak dinliyor; Burak soruyor, Erhan cevaplıyordu. Burak dinledikçe gülümsüyor, utanıyor hafiften hatırlar gibi oluyordu. “Çay koy, çay.” dedi Erhan. “Tamam, sen anlat.” dedi Burak: “Anlat.” Erhan hızlı hızlı anlatıyordu zaten. Burak çayları koyarken gülme krizine girince çay bardağını tutturamadı. Çay tabağı adı gibi çay dolmuştu. Erhan akşam olanları anlattıkça, Burak “Dur!” diyordu “Dur yoksa yığılacağım şimdi.” Erhan dur durak dinlemiyor fısır fısır anlatıyordu. “Dur!” diyordu “Karın kaslarım ağrıdı.” Çay tabağındaki çayı lavaboya döküp ıslak çay tabağını peçete ile sildi. Erhan’ı durdurmanın imkânı yoktu; hızla anlatıyordu. Kızı nasıl tuvalette sevişmeye razı ettiğini, hangi pozisyonda iş tuttuklarını, kızın inlemelerini, kapının tıklanmasını, kapı dışarı edilmelerini…
Burak, gülmesini dizginleyebildiği kadarıyla çayından bir fırt çekip yüzünü buruşturdu. “Bu çayı nasıl şekersiz içiyorlar hiç anlamıyorum.” dedi. “Şeker koymayı unutmuşum.” Erhan anlatıyor, Burak dinliyordu. Kahkaha atmamak için çok çaba sarf etmişler, uzun süre kıs kıs gülmeyi başarmışlardı. Artık tutamıyorlardı. Önce Burak sonra Erhan bıraktı dizginleri. Erhan ellerini dizlerine vura vura Burak yerinde tepinerek kahkahalar atmaya başlamıştı. Arada işaret parmaklarını dudaklarına dik biçimde yapıştırıp birbirlerine sus işareti yapmaları bir işe yaramıyordu.
Mutfaktan yükselen kahkahalar salona kadar ulaşmıştı; hani üst kat komşusu emekli Albay Nusret Bey yazlığında olmasa kapıyı tıklar esas duruşa geçmiş halde kendisini dinleyen alt komşusuna muhtıra verebilirdi. Salona dökülen kahvaltılıkları toplayan koca ağızlı da duymuştu mutfaktan yükselen kahkahaları. Duyulmayacak gibi ya da duymazdan gelinecek gibi değildi. Olayın komikliği kalmamıştı. Baya baya rezil olmuştu. Utanıyordu iyiden iyiye. Yaparken iyiydi hoştu da şimdi mi aklına gelmişti utanmak. Ama utanıyordu; çok utanıyordu hem de. Neden utanıyordu? Sevişmekten mi? Yok ondan değildi. Galiba yakalanmış olmaktan utanıyordu, bir de seviştiği kişiyi karıştırmasından, bir de şu an mutfaktan gelen kahkahalardan. Barın tuvaletinde sevişmekte neydi? Çok içmişti. Biriyle haşne fişne yaptığını bir buluttan diğerine zıp zıp zıpladığını ara ara nefesiz kaldığını yavru köpek ağlaması gibi sesler çıkardığını pekâlâ biliyordu ama o yüzü tam olarak hatırlamıyordu. Burak da olabilirdi Erhan da. Kim olduğu çok da önemli değildi aslında ikisi de yakışıklı çocuklardı. Hem o amaçla gitmemiş miydi o bara? Deli gibi içip içip hiç tanımadığı bir erkekle birlikte olmayı düşünmüyor muydu, istediği bu değil miydi? Olmuştu işte. Böyle olacağını bilse… N’olurdu bilse?
Gitmeliydi hemen! Gitmekten kastı kaçmaktı. Çantasını alıp ayakkabıları usulca giydi. Sokak kapısını kapamadan merdivenlerden sessizce indi. Gidişi yağmur bulutlarının acil işi varmışçasına her yeri bir güzel ıslatıp gitmesinden farklı değildi.
Mutfakta muhabbet çayın deminden koyuydu. Kızı unutmuş gibiydiler. Burak işaret parmağıyla Erhan’a “Bir dakika!” işareti yaptı. “Bir dakika dur!” Eve nasıl geldiklerini merak ediyordu, bunu anlatmamıştı henüz. “Eve nasıl gedik?” dedi. “Asıl onu merak ediyorum.” “Taksiyle.” dedi. “Saadet içerde kaldı, ayıp olacak; içeri girelim.” Nihayet kız gelmişti akıllarına. Erhan doğru söylüyordu “Çirkin mirkin…” dedi içinden “O da insan. Saadet’i yalnız bırakmayalım” Salona geçerken dış kapının açık olduğunu gördüler. Kapı önünde kimse yoktu. Salonda da yoktu. Eeee neredeydi? Gitmiş miydi?
“Bırak gitsin oğlum nesini beğendin ki sen bu kızın?”
“Tövbe de oğlum neyi var kızın? Fazlası var eksiği yok. Bir dirhem et bin ayıp örtermiş; hem o kadar da şişman değil yani… Biz zayıfız. Tıpkı Fernando Botero’nun anaç kadın resimleri gibi. Dikkatli bakarsan Julia Roberts, Eva Mendes gibi ağzı var. Yanakları dolu dolu, üşüdüğünde sarıl sıcacık yorgan, göbeği yastık gibi, nereye elini atsan bıngıl bıngıl. Şunu yemem bunu yemem derdi yok ne versen yer yutar. Takma bu kadar dış görselliğe onun iç güzelliği yeter. Torik gibi kız.
Kulak memesini sündürüp kapıya tık tık vurdu. “O içine girmiş biliyor tabii.” dedi içinden. Doğru olabilir. Ben içine girmedim ama diğer söyledikleri? Yok, yastıkmış, yok yorganmış. Kız, kız değil ev tekstili reyonu mübarek. Julia Roberts kim Saadet kim? Torikmiş… Balina diyecekti herhalde.
“Telefonu da yok.” dedi Erhan. “Nereye gitti ki?”
Burak, Saadet’in yalap şalap topladığı kahvaltı tepsini mutfağa götürürken sordu.
“Çay içer misin?”
“Koy içelim”
Aç açına dört bardak Burak, beş bardak Erhan içmişti. Burak çay koymak için mutfağa gidip gelmekten yorgun düşmüş son içilen bardakları ortada bırakmıştı. Erhan’ın keyfi iyice kaçmıştı. Sevmişti kızı… Benli menli, şişman mişman, şunlu bunlu… Neyse ne dedi. İyi kızdı Saadet, eğlenceliydi, güler yüzlüydü. Keşke gitmeseydi. Burak’ın öyle düşünmediğini biliyordu. “İnsanoğlu böyle işte.” dedi Dışını beğenmediğinin içini merak etmiyor. O şişman, öbürü diğerine kısa, diğeri öbürüne uzunca bir diğeri bilmem ne... Sen karşındakine baktığında ne görüyorsan o odur.
Burak salondaki sessizliği bozmak istercesine bardakları şakırdatarak topladı, tam mutfağa doğru yönelmişti ki Erhan üzgün üzgün…
“Saadet gitti.” dedi.

“Öyle Saadet mi olur ulan!” dedi. Burak “Allah esirgesin.“

Mayıs 2014
Uğur Mıstaçoğlu
"RAHAT BATINCA" adlı öykü kitabından.