4 Haziran 2013 Salı

Bodrum Gümbet L’ Ambiance Otel


On üç saatlik yolculuk sonrası iniyoruz Bodrum otobüs terminaline. Ilıman bir hava hoş geldiniz demiyor, ama biz hoş buluyoruz bu ılıman havayı.
Bodrum merkezden 2-3 km uzaklıktaki Gümbet beldesinde konuşlandırılmış L’AMBIANCE OTEL’e taksi ile geliyoruz. Eşimle birlikte 6 gece konaklayacağız. Her şey dahil 607,90 TL. Gayet güzel. Bir ay sonrasının deli sıcağında 1,087 TL. Ben çok sıcak havayı sevmem; neden sevmediğim çok daha sıcak bir tatile daha fazla ödeyeyim?

Taksiciye...

-Ne kadar?

 Diyorum.

-18,50 TL

diyor.

Yuh!

diyorum.

Bodrum’da taksi fiyatları, İstanbul’a göre bir hayli fazla. Gümbet’ten Bodrum’a en üç kere gitsek ki gideriz, eee gittik geri gelmesek olmaz. En iyisi minibüslere yazılmak yoksa tatil bütçemizi esnetmemiz gerekecek.

Giriyoruz otelin lobisine, söylüyoruz isimlerimizi, rezerv defterine bakılarak isimlerimiz teyit ediliyor. “612 nolu oda” diyor adı Recep olmayan Recep-tion.ön adlı Yetkin Bey. Her şey dahil müşterisi olduğumuzu otel çalışanları da anlayabilsin diye soluk mavi renkli plastikten bileklikler takılıyor bileğimize. Sanki her şey dahil olmayan başka bir sistemleri varmış gibi.

Bir ihtiyacınız olursa resepsiyona söylersiniz diyor bavullarımızı odamıza nakleden adını bilmediğim tüyü yeni bitmiş çocuk. Teşekkür ederek ve bahşiş vererek gönderiyoruz tüyü bitmeden bavul ticaretine başlamış sabiyi. O’da kayıt dışı vergisiz bahşişi cebellez ederek ve bunun için teşekkür ederek gidiyor.


Giriyoruz odaya, çilli hatun hemen bavul içi boşaltılma, askılama, yerleştirme ve sokuşturma işlemine girişiyor. Ben de bir işe yarayayım duygusuyla kaldırıyorum telefon avizesini, resepsiyonu arayıp iki şekerli Türk kahvesi siparişi vereceğim. Telefonun çalıştığına dair herhangi bir ses yok. Benim kendisi aracılığıyla sipariş verme isteğim telefonun hiç umurunda değil. Emekli olmuş bir hali var. Bir bakiyim diyorum belki bir temassızlık vardır kablosunda; kablonun nereye bağlı olduğunu takibe başlıyorum tatilim ilk dakikalarında, fakat kablo bir yere bağlı olması gerektiğinden bir haber. Gereksiz bir serbestlikte sallanıyor. Kablonun ucu elimde, birbirimize bakıyor ve birbirimizden hiç  elektrik alamıyoruz. 

Ulan ben nasıl resepsiyonu arayıp Yetkin Bey’e kahve sipariş vereceğim.
 Resepsiyon ile aramızda 60 metre yürüme mesafesi ve tam 18 dik merdiven var. Bir şey ihtiyacınız olursa Resepsiyonu ararsınız diyen, henüz adını bilmediğim tüyü yeni bitmiş bavul nakliyecisi bahşişini alıp çoktan gitti bile.

Mini barın ekstra olduğunu yazıyordu web sitesinde, Yani bileklik odanın içindeki mini barda geçmiyor. Olsun paramız var. Açtım susak bir halde mini barı. Mini bar tamtakır! Mini bar diye adlandırılan şeyin içinde adıyla eş değer miniklikte ve şirinlikte tek kadehlik şaraplar, viskiler, votkalar, biralar olur, asit içeren içecekler olur meyve suları olur, su olur, soda olur, kimi çerezler olur ve fiyatları boyutuyla tamamen ters orantılıdır. Hatta “boyu değil işlevi önemlidir” sözü buraya cuk oturur.


Yani içinde bunlar varsa ona mini bar, yoksa mini buzdolabı denir. Ayrıca bu boş mini buzdolabını buraya kim ne maksatla koymuş olabilir diye düşünmenize sebep olabilir...  Açıyorum mini barı, mini bar bomboş!
“Fare düşse başı yarılır” denen cinsten. E bu mini bar değil ki. Birde mini bar ekstraymış. 
Ekstra olan nedir?  Otel odasında mini buzdolabı satışı mı yapılıyor?

Dışından bakıldığında mini bar taklidi yapan, içini açtığında mini buzdolabı olduğu anlaşılan sahtekâr buzdolabı bana boş boş bakmakta. İçi boş olduğundan boş bakması çok doğal, içten bir bakışı var yani mini dolabın… Arkasına bakıyorum, fiş prize takılı değil. Buzdolabının “buz dolap” diye adlandırılabilmesi için buz gibi olması gerekmese de soğutuyor olması gerekir. Dolap fişinin prizle bir teması olmadığından o özelliği de yok. Fişi takıyorum prize, hiç fişlenmiş bir hal yok ortada. Sanırım buzdolabı fişten elektrik alamıyor. Aralarında bir elektriklenme olmayınca dolap buzdolabına dönüşemiyor. Buzdolabına dönüşemeyen dolabın içi tamtakır olduğundan mini bar olma özelliği olası değil.

Başka bir icraatı yok, mini bar ve buzdolabı görünümündeki sahtekâr dolabın. Her şey dahil otelin 612 nolu odasında tel rafları pas tutmuş çoktan emekli olmuş, hatta ölmüş ağlayanı yok.
Acil defnedilmeli içi çoktan kokmaya başlamış, yaşıyor taklidinde ki bu ölü dolap.
Ayakkabı dolabı olarak kullanılmasına karar verip kapatıyorum mini bar konusunu.

Otel odasında ekstra bir şeye para harcatmıyorlar. Bravo koca gözlüklü Otel Müdürü Hüseyin'e.

İçemediğim kahvenin üstüne yakıyorum bir sigara, çekiyorum içime dumanını, üflüyorum ölmüş dolabın üzerine doğru… Dolabın görüntüsü fluğlaşıyor.
Telefonumdan haber sitelerini tıklıyorum. Aykut Kocaman gene istifa etmiş! Afferin Aykut’a! Azimli adam, sürekli istifa ediyor. Ve nihayet yönetime istifasını kabul ettirebilmiş. Fakat Aziz Yıldırım “Ne istifası? Ben kovdum” diye yazmış gazeteler. Fenerbahçe taraftarlarının çoğu memnun bu karardan; iki sene üst üste şampiyon olan GS taraftarı üzgün.

Telefon ve televizyonun çalışmamasının verdiği şüphesiyle otelin banyosuna giriyorum, sular akıyor, bu güzel. Aynanın üstünden gelen iki küçük lambanın biri yanmıyor ama aynada kendimi görebiliyor olmam yeterli geliyor bana; yanmayan lambayı hiç önemsemiyorum, hatta diğerinin yanmasına daha çok şaşırıyorum.

Otelin tanıtımını ve pazarlamasını yapan Tatilmanya adlı şirketin, biri erkek, biri dişi yetkilisinin “Oteli nasıl buldunuz? “ sorusuna oldukça detaylı uzun bir cevap veriyorum. Odamızdaki ölü buzdolabını, telefon kablosunun otelle bir bağlantısı olmadığını, televizyon ekranındaki milyonlarca karınca istilasını, ve 2 lambadan birinin yanmadığını uzun uzadıya anlatıyorum. Adam yerine koyarak anlattığım yetkili görünümündeki iki kişiden, erkek olanı henüz 22 yaşında. Diğeri daha geç ve bayan olduğundan onu zaten adam yerine koyamıyorum. O daha çok konu mankeni gibi. Ne soru soruyor, ne cevap veriyor, ne de şikâyet dinliyor. Zaten adam yerine koyarak şikâyetlerimizi anlattığımız kişinin de bizi başka yeriyle dinlediği daha sonrasında şikâyetlerimizden hiçbirinin yerine getirilmemesiyle anlaşılıyor.

Uzun boylu, tek gözü diğerine göre daha açık, gözlüklü müdür Hüseyin’e anlatıyorum kıç kadar oda içindeki şikâyetlerimizi. Etkili ve kısık ses tonuyla ilgileneceğini söylüyor. Etkileniyorum.

Her tatil yaptığım gibi, tüm otel personeli ile tanışıyor ve hayat hikâyelerini öğrenmeye başlıyorum.
Barmen Erol, Aydın’lı ve eşinden yeni boşanmış. Sohbet esnasında benim 2. Evliliğim olduğunu öğrenince zaten birinciler yaramaz etiketini yapıştırıyor hemen; ikinci evliliğin, ikinci evlilik olabilmesi için birincisinin olmasının farkında olmayan Erol.

Bu arada Türk Kahvesinin ekstra olduğunu öğreniyorum barmen Erol’dan. Türk kahvesi, mavi renkli plastik bilekliğimizi tanımıyor. İçiyoruz ekstra Türk kahvemizi, kahvenin fiyatı 5 TL. Nescafe bedava.Kahvenin Başına “Nes” gelirse bedava “TÜRK” gelirse 5’00 TL. Otelin kahve politikası oldukça ırkçı!

Yemekte garson Oğuz’la tanışıyoruz. Hem Türk, hem Fransız vatandaşıymış. Ve öyle sıradan bir garson olmadığını anlatıyor bize. Benim görevim Maitre D'hotelv diyor. 2. vatanından bir söylevle. Biz Fransız kalıyoruz bu havalı tanımlamaya, Türkçesi nedir? Diye soruyoruz “Şef garson” diye cevaplıyor. Türkçesini öğrenince tüm havası gidiyor gözümüzde Oğuz’un.


Şef olmayan garson Meki ile tanışıyoruz yemekte. Meki diye bir isim ilk defa duyuyorum. “Nedir anlamı?” diyorum. “Mekkeli anlamına geldiğini söylüyor”  Mekke’ye hiç gitmemiş Meki. “Kim koydu sana bu ismi” diyorum. Babası Almanya’da ki Amcasına sormuş “ne ismi koyalım” diye. Amcası burada iki doktor var; birinin adı Zeki, diğerinin adı Meki diyor. 10 kardeş olan Meki’nin Zeki adlı bir abisi olduğundan, Zeki olma olasılığı yok. Meki olmuş.

Meki otelde 2 haftadır çalışıyormuş ve aldığı istihbarata göre otelde maaşların ödenmesinde ciddi sıkıntılar olduğunu söylüyor. Bizi çok seviyor. İstediğiniz bir şey olursa bana söyleyin diyor. Muhabbetin altından kediler geçiyor. Her şey dahil sistemine kedileri doyurmakta dahil diye yorumlayarak onlara da her öğün servis yapıyorum. Kediler içecek olarak havuz suyundan faydalanıyorlar.  Onlar için konulmuş bir kap gibi görüyorlar havuzu. Ama bizim onların su kabına atlamamız garip geliyor olabilir onlara.

Şırnaklı Serdar 5 gündür çalışıyormuş Otelde; sessiz sakin bir çocuk.
Bir de Ali adlı 22 yaşında garsonumuz var. Başından 10 günlük bir evlilik geçmiş. Kızı kaçırmış, kız, kız çıkmamış ama buna rağmen kabul etmiş. Sonra aile kızı getir, iste verelim, sonra düğün yaparız demiş. Kız olmayan kız ailesine emanet olarak bırakılmış, Sonra ailecek istemeye gidilip tekrar geri alınacak. İsteme merasimi sırasında kayınvalide, bizim garson Ali’ye “benim kızımı ne doktorlar ne mühendisler istedi de vermedik kızımın değerini bil O’nu üzme” gibi şeyler söylemiş. Ali de “sen kızını o doktorlara mühendislere ver o zaman” diyerek çıkmış odadan.

Özgüveni cahilliğin verdiği cesaretle harmanlamış, sempatik konuşkan bir çocuk Ali. 7 yıldır Rus bir sevgilisi varmış, bu ara araları bozukmuş, otel sahibine otobüs paramı verin gidiyim başka bir şey istemiyorum diyormuş. Sıkılmış bu yaşında turizmden, köyüne gidip reçberlik yapmak istiyor. Bir ilişkide sevgi, saygı, sadakat olmalı diye yaşından beklenmedik laflar ediyor garson Ali. Masa üstünde duran sigarama gözünü dikip sigara istiyor, alıyor verdiğim sigarayı, görüşürüz diyerek gidiyor.

Devrisi günler o bana her şey dahile dahil olan bedava bira servisi, ben ona sigara servisi yapıyorum.

Müdür Hüseyin, mesafeli gizemli bir tip, konuya çok hakim görüntüsü altında sorulan sorulara verdiği cevaplardan hiç de öyle biri olmadığı anlaşılıyor. Kendisi de bunun farkında olsa gerek pek konuşmuyor.
Resepsiyon Yetkin’le sadece otele giriş ve çıkışların da selamlaşıyoruz.
Birde adını bilmediğim bir animatör var ortalarda. Tatil boyunca herhangi bir animasyon yapıldığına rastlayamadık. Tek yaptığı iş havuz başındaki DJ kondusundan, olmasa daha iyi olur müziklerle havuz başında okuduğum kitaba daha zor konsantre olmamı sağlamak.

Barmen Erol Türk kahvesi hariç  gece 11'00 kadar süren her şey dahil otel konseptinde bizim içtiğimiz  Türk kahvelerini, ezberlemiş bir şekilde kaç adet olduğunu detaylandırarak söyleyince, maaşları benim içtiğim kahvelere mi bağladılar acaba diye düşünmeden edemiyorum. Üstüne “nakit mi vereceksiniz” diye sorup verseniz ne güzel olurdu bakışı, bu kuşkumu daha da güçlendiriyor. Ve fakat tükenmez kalem aracılığıyla adisyona adımı, oda numaramı ve yakışıksız imzamı çakarak olası ümitlerini tüketiyorum.

Bir gece öncenin geç yatılmasından ve tatil modunda olmamızdan olsa gerek otelin kahvaltı saatini ıskalıyoruz. Hiç umurumuzda değil. Giriyoruz otelin market yazan kıç kadar bakkalına, market yazma sebebi sahibinin elektriklenmiş saçlarıyla her karşılaşmamızda tebessüm eden İngiliz bir kadın olmasından kaynaklanıyor olabilir. Bir bisküvi, bir top kek alıyoruz.

-Three fifty…

diyor.

Veriyorum three fifty…

 Tebessümle

-Thank you

diyor kendini market sahibi sanan İngiliz kadın bakkal.

-You're welcome diyorum

Bende iadeyi tebessümle...

Gidip çaylarımızı alacağız, çay bitmiş. “Tekrar demleyeceğiz isterseniz “Neskafe” verelim diyorlar. “Verin tabi” diyoruz. Basıyor makinenin düğmesine, Neskafeler hazır

Neskafe eşliğinde ben bisküvi, eşim top kekle yapıyoruz kahvaltımızı.
Ohh miss ! Sigara altı tamam! Şimdi üstüne sigara yakıcaz.
Barmen Erol geliyor. “N’aber abi” diyor
Meki geliyor selam veriyor.
Ali geliyor “bir şey lazım mı? Abi” diye soruyor.
Gözlüklü Müdür Hüseyin uzaktan mesafeli şekilde günaydınlıyor.
Çifte vatandaş Maitre D'hotelv -personel şefi- Oğuz ortalarda yok.

Havuz başında eşimle muhabbetteyiz, muhabbetin içinden garsonlar geçiyor, geçerken hemen bira sipariş ediliyor ki boş geçmesin garsonlar. Boşları almaya geldiklerinde siparişler yenileniyor. Sıcak basıyor, havuza giriliyor. Rus vücuduna alışkın havuz, bize soğuk davranıyor, havuz suyu soğuk geliyor başta üşüyoruz. Rus kızları girdiğinde artıyor havuz sıcaklığı… Sonra alışıyoruz havuzla birbirimize. Zaten uzun uzadıya yüzmeyi seven biri değilimdir. 


Benim için havuz, serinleme aracı. Giriyor, ıslanıyor, çıkıyor kurulanıyor, kitabımı okuyor ve biramı yudumluyorum. Bunalınca tekrar atıyorum kendimi havuza. Bu kısır döngüden hiç de şikayetçi değilim. Hem diğer taraftan buranın kediler için bir su kabı olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Ufak tefek değişikleri saymazsak hemen her gün aynı yemekler çıkıyor Ama gayet memnunuz. Yemekler lezzetli. Akdeniz, Ege mutfağı takılıyoruz; rakı ile müthiş uyumlu bir mutfak.
Zaten ne yersen ye, çıkarırken hep aynı şeye dönüşüyor. Ağızla, anüs arasındaki mesafe kat edilirken ne oluyor bilmiyorum ama içimizde her şeyi boka çeviren bir mekanizma olduğu kesin. 
Yemeğimizi yiyor, rakımızı, biramızı, çayımızı, kahvemizi içiyoruz. Havuza giriyor, güneşleniyor ve ister istemez Rus kızlarına bakıyoru(m)z. 

Odamıza çıkıyoruz Müdür Hüseyin, televizyonu tamir ettirmiş, karıncalar tek tek temizlenmiş ve açık olarak bırakılmış ki televizyonun tamir edildiği anlaşılsın. Alkışlıyorum Müdür Hüseyin’i ellerimi çırpmadan.

Benzer günler yaşıyoruz L AMBIANCE OTEL’DE. Otelin dış görüntüsü gayet güzel. Çiçekler iki katlı taş duvarlı binaların kenarlarından harika bir görsellik katıyor bu otele. Ayrıca Bodrum, Gümbet arası bir bölgede konuşlanmış ve her iki yöne de 2-3 kilometre mesafede. Sabah 5’e kadar Dolmuş mevcut. Zira Bodrum’da taksi ciddi pahalı bir ulaşım aracı.

Bir tatil benzer diyalog ve fotokopisi günler eşliğinde sona eriyor.

Memnun muyuz?

Sayılırız.

Her şey dahil otele dahil olarak geçirdiğimiz 6 gün için teşekkürler, dahil olmayan TÜRK kahvesi hariç!
                                                         

Haziran 2013

ABDAL YAZILAR                                                                                                                                                        
Not: Bu yazının alt kısmında bulunan yorum bölümüne yorum yazabilir, Facebook'ta paylaşabilir veya Facebook sayfamızı beğenebilir hatta arkadaşlarınızı davet edebilirsiniz.

Ayrıca sitenin sağ alt kısmında "bu siteye katıl" yazısına tıklayarak siteye üye olabilir ve Twiter hesabımızdan takip edebilirsiniz.