24 Ekim 2013 Perşembe

Green Blue Park Otel

Deniz Hanım’la birkaç telefon ve mail trafiğinden sonra rezervasyonumuzu yaptık Green Blue Park Otel’de. Kurban bayramının birinci günü girip dördüncü günü çıkış yapacağız. Ne kadar olduğu önemli değil bi miktar kapora istiyor Deniz Hanım. İster tabii, neden istemesin?  

Bayram günü gelmeden önce telefonlaşırız 

diyerek anlaşıyoruz.

Yoldan arıyorum telefonu kapalı 

Deniz Hanım’ın. 

Neyse birazdan orada oluruz zaten.

Saat 12’15 de ulaşıyoruz Green Blue Park Otele.


Giriyorum aracımla otelin iki yana açılmış gir banalı tahrik edici kapısından. Kapıda karşılama komitesi yok, hoş geldiniz diyen yok, hopp birader nereye geldiniz? Niye geldiniz? Kime bakmıştınız? Kimsiniz? Diyen biri yok…

Danışılacak hiç kimse yok kapı girişinde.

Tamam, otelin kapı girişine “Danışma” emir kipli bir danışmakondu kondurup, içine bir danışman oturtup kapısına “Danışma” yazmak çok salakça. Fakat otel kapı girişine danışkondu inşa edilse ve üzerine “DANIŞ” yazılsa gayet danışılası bir durum elde edilebilir.
Bir danış olsa yanlış kapıdan mı girdim acaba diye düşünmez önce tanışır sonra danışırdım. 

Eşime ve çocuklarıma siz arabada bekleyin, panik yapmayın korkulacak bir şey yok ben resepsiyonu bulup hemen geri döneceğim diyerek indim araçtan. Genişçe bir bahçe, bahçe içinde çeşit çeşit ağaçlar var. Her yer $ yeşili. Yerler Şükrü Saraçoğlu. Az ilerimde küçük bir havuz. Kuşlar cik cik. Sağ tarafta sarman kedi renkli bir midilli. Ben midilsiz sol tarafa yöneliyorum çünkü o tarafta u şeklinde bir yapı var… Fakat diğer taraftan bakıldığında küçük n harfi, sol taraftan bakınca C harfi oluyor. Sağ taraftan bakınca ters C oluyor ki Türkçede C harfi ile ters ilişkiye girilmesi çok ayıp. Fakat Çinliler bizim C harfimizi alıp, Çin işkencesi ile C’yi ters çevirip girmişler bu ters ilişkiye. Çin alfabesinde ters C “tsu” olarak okunmakta. Hangi harf olduğu durduğun yöne göre değişken tek katlı taş binanın içinde saklanmış bir odada buluyorum resepsiyonu. 

Yek katlı taş yapı içinde restaurant, mutfak ve orta kısmı göle bakan yarı açık bahçesi var. Bu bölüme masalar ilave edilmiş, gayet güzel.

Bir odası resepsiyona dönüştürüp resepsiyon sorunsalı aşılmış, fakat Resepsiyon denilen şey öyle istediğin yere konuşlandırılacak bir şey değil ki. Resepsiyon otel müşterisinin karşılandığı yer anlamına gelir. Resepsiyon bir odaya gizlendiğinden burada müşteri karşılama diye bir şey yok. Hal böyle olunca otelin kelime anlamına uygun bir resepsiyonu yok aslında. Girişte önce tanış sonra danış gibi bir durum da olmadığından kendin ara kendin bul sistemi mevcut, Yirmi bir dönüm arazi içindeyiz. En azından bir ucu ok işaretli tabelalarla: Otel odaları, Restaurant, Çok gizli resepsiyon odası ve dikkat! Muhammed çıkabilir tarzı tabelalarla yönlendirme yapılabilir.

Deniz Hanım’ı soruyorum “kendisi yok ben yardımcı olayım” diyor Deniz olmayan bayan.
Deniz hanım yok ortalarda, sabah gelmiş kahvaltı yapıp çıkmış.
Deniz Hanım burada çalışmıyor mu? Nasıl müşteri gibi kahvaltı yapıp çıkabiliyor? 
Cep telefonu neden kapalı? Neden sabah telefonlaşırız dedi o zaman? 
Deniz Hanım’ın çiftliği mi burası?

"Deniz Hanım ne zaman gelir?" diyorum…

"Bilmiyoruz" diyorlar...

Deniz Hanım nerede bilinmiyor. Göl kıyısında Deniz’e ne gerek var. Ben yardımcı olayım hanım yardımcı olacak işte. Otel giriş formu için ismimi ve arabamın plakasını istiyor, veriyorum. Araç plakasız ben isimsiz kalıyoruz. Olsun, bayram boyunca bana ismimle seslenecek kimse yok zaten. Çocuklar “Baba” eşim “Aşkım” diye sesleniyor… Ben zaten benden “Ben” diye bahsetmekteyim. Sıkıntı yok; çıkışta alırım ismimi nasıl olsa.

Öğle vakti karnımız acıkıyor, restaurant bölümüne geçip sırasıyla komimsi garsonlar Erkin, Furkan, Tarık ve aşık olduğu şıp diye anlaşılan Ordulu Muhammed ve otelin aşcısı Erdal ile tanışıyoruz. Oldukça kilolu biri tosun Erdal, İstanbul Sarıyer’den gelmiş Sapanca’ya. Ayaküstü muhabbetti kısa kesip

"Ne yiyelim?" sorumuza cevap bekliyoruz. Köfte tavsiye ediyor...

Üç porsiyon köfte, bir hamburger ve birkaç meze söylüyoruz. Bana rakı, eşime ve çocuklara mili içkimiz ayran söylüyoruz… Karnımız doyuyor. İstikamet bir numaralı suit odamız.
Teşekkürler çok tosun Erdal.

Otelin on bir standart odası ve altı suit odası var. Biz bir numaralı suit oda da ikamet ediyoruz. Otel odaları liderliği bizde yani. İki oda, bir salon, banyo ve büyükçe bi giriş bölümü var. Salon içinde geniş ve oldukça rahat iki koltuk mevcut, yüz yedi ekran LCD televizyon, arkası boydan boya ayna. Oda içinde Amerikan mutfak mevcut, mutfak içinde ankastre ocak, boş bir buzdolabı, bulaşık makinesi, gizli bir bölümde su sebili ve üstünde amuda kaldırılmış on dokuz litrelik su bidonu mevcut, sol taraftan sıcak sağ taraftan soğuk su veriyor… Sallama çay var, neskafe üçü bir arada var, $ yeşili çay var. "Kırkpınar Belediyesi" logolu iki neskafe fincanı ve bir adet çay kaşığı var. Yatak odaları gayet güzel, duvarlar yağlı boya ziyanlığı ile oluşturulmuş ve çapraz olarak konulmuş olmasa daha iyi olur tablolar mevcut.
Yatak odamızın bir duvarı komple ayna fakat oda içinde gardrop yok, biri geniş iki çekmece ve kapı arkasında çakılmış üç askı var. Her yer aşırı loş, eşim makyaj yapacak gerekli ışığı bulamamaktan yakınıyor.

Odada telefon yok, personel rahatsız edilemiyor.

Televizyonu açıyoruz sadece CNBC-e kanalı var, Simpsonlar çizgi filmi oynamakta; ağızları hareket halinde fakat ses yok. Doğal ortamda sessizliği bozdurmuyor olabilirler. Hiç fena fikir değil aslında. Başka bir kumanda olabilir, artık her televizyonun bir açma bir de zaplama kumandası mevcut; çocuklarla arıyoruz her yanı köşe bucak, fakat ikinci bir kumanda bulunamıyoruz odada. Çıkıyorum odadan, bahçe içinden yürüyerek giriyorum ben yardımcı olayım Deniz olmayan hanımın saklı resepsiyon odasına…

            -Odada telefon yok mu?
            -Yok.
            -Nasıl sipariş vereceğiz?
            -Buraya geleceksiniz veya arayacaksınız.
            -Nasıl arayacağız…?
            -Cepten…
            -Telefon numarasını bilmiyorum; hiçbir yerde de yazmıyor…
            -Her zaman aradığınız numaradan…

Diyor ben yardımcı olayım hanım.

Bir an her zaman derken neyi kastettiğini düşünüp duraksıyorum... Sonra…                      

-Ben burayı hiç aramadım ki, az önce geldim Deniz Hanım’ı sordum, Deniz Hanım’ın olmadığını sabah kahvaltı yapıp gittiğini, gelip gelmeyeceğini bilmediğinizi belirtip “Ben yardımcı olayım” dediniz. Otel giriş formuna ismim ve aracımın plakasını yazıldı, kayıt tamam dediniz, sonra beni aşık olduğu aşikar Muhammed'e havale ettiniz, o bize odamızı göstermek için, tekerlekli çek gelsin bavulumuzu çekiştirerek odamıza getirdi; bahşişini aldı, teşekkür etti, kundura ayakkabılarının topuk kısmını yere sürte sürte gitti. Herhangi bir şekilde aramışlığım yok otelinizi, tek bildiğim telefon numarası Deniz Hanım’ın cep telefonu, o da kapalı zaten diye durumu özetleyince…

            "Buyrun buradan arayabilirsiniz…" diye 0264 le başlayan bir numarayı yazıp verdi metro market reklamlı küçük not kağıdına.

            "Sizin adınız nedir?" diye sordum adı Deniz olmayan ben yardımcı olayım hanıma

            "Bircan" dedi.

Telefon numarasını yazdığı Metro marketin beleş not kağıdının altına not ettim hemen biricik canlı Bircan Hanım'ı. Belli ki alış-verişler Metro marketten yapılıyor. Türk kahvesi fincanları da zaten Metro marketin kendi h-line markası. Oda içi neskafe bardakları Kırkpınar Belediyesi sponsorluğunda.

Telefon numarasına göz attım, yazıları rakamla değil de harfle yazsa -ki niye yazsın- okunması oldukça zor bi yazı ile karşılaşabilir ve bayram günü doktorumsu bu yazıyı okutmak için nöbetçi eczane aramasına çıkabilirdik.


Ben yardımcı olayım Bircan Hanım’a, merkezi sıcak hava üfürücünün ve televizyonun çalışmadığını ilettim. Aşık olduğu aşikar Muhammed ve yanında ismini bilmediğim sorun giderici, iş bitirici birini yönlendirmiş. Hemen geldiler odaya. Bir televizyon kumandasının daha olması gerektiğini söylediler, onlar da bizim daha önce aradığımız ama bulamadığımız yerlerde arıyorlar kumandayı; mamafih onlar da bulamıyorlar. Sonra pratik bir çözüm üretip diğer odanın kumandasını araklayıp çalıştırıyorlar dört günlüğüne bizim olan televizyonu. Aşık olduğu aşikar Muhammed sıcak hava üfürücü monte edilmiş kumandasının yerini gösteriyor ve "Ben açtım" diyor.



Güzel, sorunlarımız halledildi. Teşekkür edip gönderiyoruz her ikisini de. Bir süre sonra oda içinde herhangi bir ısınma olmadığını fark edip tavandaki sıcak hava üfürücüye kabartıyorum sağ kulağımı, kabartılmış sağ kulağımla öylece kalıyorum. Kabarttığım kulakta herhangi bir ses algılayıcı titreşim oluşmuyor. Sessiz mi çalışıyor acaba diye düşünerek elimi uzatıp yokluyorum; herhangi bir üfürme yok. Sıcak hava üfürücünün nefesi kesilmiş. Ölmüş olabilir! Hiç el sürmüyoruz ki parmak izimiz bulaşmasın. Kapımızın önünden geçerken yakalıyoruz aşık olduğu aşikar Muhammed’i… Kumandaya bakıp sıcak hava üfürücüyü açmayı unuttuğunu ve şimdi açtığını söylüyor çok aşık Muhammed.

İnşallah!

Resepsiyona gidiyorum Deniz Hanım’ı soruyorum, gelmiş nihayet. Çağırıyorlar… Tanıtıyorum kendimi, “Hoş geldiniz.” diyor. Göl kenarı, ağaç altı, ahşap bir masaya oturup konuşuyoruz.         

"Siz otel müdiresisiniz sanırım…" diyorum.

            "Ben sahibesiyim" diyor.

O an anlıyorum Deniz Hanım’ın çiftliğinde olduğumu... O zaman sabah kahvaltı yapıp gidebilir ve ne zaman döneceği belli olmayabilir, telefonunu kapatabilir, hatta isterse oteli tamamen kapatabilir, bana kıl olup kovabilir. Sonuçta burası Deniz Hanım'ın göl manzaralı çiftliği... Bir nevi hanım ağa durumu var.

Ben merakla soruyorum Deniz Hanım içtenlikle yanıtlıyor sorularımı…

Yirmi bir dönüm büyüklüğündeki alan önceden kişiye ait çiftlik olarak kullanılıyormuş… Deniz Hanım ve eşi Mahmut Bey ve diğer ortakları aynı zamanda arkadaşları Aslan Bey’le Süheyla Hanım çifti ile birlikte çiftliği satın alıp otele çevirmişler… Otel konusunda tecrübeli olmadıklarını, bir müdür alıp bir köşeye çekilmediklerini, her işle bizzat ilgilendiklerini ve bundan keyif aldıklarını anlatıyor. Hepsi İstanbullu ve Süheyla Hanım hariç hepsi mali müşavirmiş. Müşavirdaşken, oteldaş olmuşlar.

Ne kadar oldu otel açılalı diye soruyorum, parmaklarıyla hesap ederek "4 ay oldu" diyor müşavir eskisi Deniz Hanım. Sohbet devam ederken diğer ortaklar Deniz Hanımın eşi Mahmut Bey ve Süheyla Hanım geliyor güler yüzüyle; onları da masaya buyur edip benimle tanıştırıyor Deniz Hanım. Aslan Bey’le tanışamadık henüz. Çok içten ve samimiler; misafir olduğumu yüzüme vurmamak için olsa gerek ne içersin diye sormuyorlar. Bu samimi ve içten görüşme boğazımı kurutuyor, tekrar görüşmek üzere dönüyorum bir numaralı suit odama.
Daha sonraki görüşmemizde Süheyla Hanım’la aynı semtin çocukları olduğumuz ortaya çıkıyor yan yana okullarda okumuşuz meğer.  Semtten konuşup dünyanın ufak olduğuna şahitlik ediyoruz.

Başta Deniz Hanım olmak üzere otel bahçesinde fır dönüyorlar, gördükleri aksaklıklara hemen müdahale edip çözmeye çalışıyorlar.

Hayatımda hiçbir oda da görmediğim kadar priz bolluğu var bir numaralı suit odamızda. Bu kadar priz ancak elektrik malzemesi satan toptancılarda olur. Sanırım otel sahiplerinden birinin toptan elektrik malzemesi satan birinden yüklü miktar alacağı varmış. Bu alacak para olarak tahsil edilemeyince yerine elektrik malzemesi satan iş yerinin prizleri tahsil edilmiş. Priz tahsilatı para konulması için yapılan kasaya sığamayınca bu sefer ne yapacağız biz bu kadar prizi sorunsalı başlamış. Ortaklardan birinin otel yapıyoruz oda içlerinde bolca kullanalım diyerek ürettiği dâhiyane teklifi diğer ortakların da onaylamasıyla şıp diye çözmüşler yüklü miktar priz sorunu.

Oda girişi ve salon toplamında tam on yedi tane priz mevcut. Gayet güzel… Elinde şarj aleti “Nerde ulan bu priz?” diye dolanmıyorsun oda içinde. Tam tersi her adımda sokulası priz bolluğu var. Hangisine soksam şarj aletimi de şarjlansa diye kararsız kalıyorsunuz. Erkek şarj aleti gayet mutlu bu durumdan; dişi olarak adlandırılan prizlerin hepsine girmek istiyor. Şarj aleti için harem gibi bir yer. Seç beğen sok şarj et. Odadan elektrik almanız için her metrekareye mutlaka bir priz düşüyor. Müşterilerin ben bu odadan elektrik alamadım gibi bir söylevi kesinlikle mümkün değil. Çarpılırsın!

Saat 11 de kalktık, otel kahvaltı adabına uygun bir saat değil bu. “Kahvaltı saati bitti” deseler diyecek hiç bir şey yok; gayet haklılar. Panikle çıkıyoruz bahçeye; kahvaltı istiyoruz “Hemen getiriyoruz” diyor efendi yüzlü genç Tarık.
Güzel! Anlaşılan kahvaltı için saat sınırlama gibi bi salaklık yok bu otelde. Aslan Bey’le de tanışıyoruz. İsminin aksine koyu Fenerli çıkıyor, hatta kongre üyesiymiş. Ayaküstü Fenerbahçe’den başkan Aziz Yıldırım’dan konuşuyoruz.

Kahvaltı açık büfe değil, gayet tesettürlü. Ne gelecek merakıyla bekliyoruz. Ortaya serpme kahvaltı geliyor iki yuvarlak tabak içinde: Beyaz peynir, kaşar peynir, çeçil peynir, salam, zeytin, domates ve salatalık var. İki ayrı kâse, birinde bal diğerinde reçel getiriyorlar. Çay ve ekmek bekliyoruz… Çay geliyor, ekmek yok! Ekmek istiyoruz aşık olduğu aşikar Muhammed’ten. "Hemen" diyerek ekmek getirmeye gidiyor, dönüşte önümüzdeki diğer masaya bir şeyler bırakıp aktarmalı olarak geliyor masaya ekmeğimiz. Kahvaltıya başlıyoruz, beş dakika sonra masaya güveç kase içinde salçalı sosis, diğer tabakta omlet, kayık bir tabakta iki paçanga böreği, her biri ikiye bölünerek dört parça halinde, aynı tabak içinde altı adet bölünmemiş sigara böreği ve son olarak güveçte kaşarlı mantar ast solist olarak katılıyor masamıza. Kahvaltı soframız zenginleşiyor. Gayet güzel ve zengin bir kahvaltı yapıyoruz. Arada kedileri de unutmuyoruz onlar da sebepleniyorlar bu zenginlikten. Füme renkli kedi yemiyor her verileni, illa salam sosis olacak, kaşarlı ast solistin yüzüne bile bakmıyor. Siyah beyazlı kediye patates kızartması dahil ne versen indiriyor mideye, sevdiriyor da.  Diğer kediler kapkaççı.

Çocuklar odaya geçiyorlar. Eşimle Türk kahvesi içerek uzatıyoruz kahvaltı keyfimizi, otelin bahçe kısmı gayet keyifli. Kimi göl manzaralı fotoğraflar çekiyorum. Sonra odamıza giden yolu uzatıp otelin diğer odalarının önünden geçerek keşif turu yapıyoruz eşimle birlikte.  Housekeeping Mine ile tanışıyoruz. Şivesi yabancı geliyor kulağımıza… Nereli olduğunu soruyoruz. Buralıyım ama yıllarca 


Avusturya’da kaldım şivem böyle bi garip oldu diyor şen şakrak ve güler yüzlü Mine. Birkaç kelime Almanca konuşuyorum; şaşırıyor, gözleri cavlıyor ve aynı şekilde cevap veriyor. Çok yoğunum ve tek başınayım, bugün çıkmıyorsunuzdur inşallah diyor. Yok, bugün çıkmıyoruz, sen müsait olduğunda haber ver biz o zaman çıkarız Mine diyorum. Gülüyoruz hep birlikte.

Atıyoruz otel dışına kendimizi, hava pastırma sıcağı, tüm gün Sapanca da dolaşıyoruz, niye dolaşmayalım? Turist olarak gelmişiz, dolaşacağız tabi. Et yemekten bıktık.  Öğle yemeği için açık hava bahçe içi güzel bir yer buluyoruz. Eşimle ben gözleme çocuklar mantı yiyorlar. Tok halde Sapanca turumuza devam edip akşamüstü dönüyoruz otelimize…

Oda anahtarını Deniz Hanım’a bırakmıştık kapı kilidiyle kavga etmeden açılabilir hale getirilmesi için ve ayrıca girişteki gereksiz loşluktan oluşan şikâyetimizi gidermek amacıyla bize sunduğu lambaderli çözüm önerisi odamıza nakledilmiş mi diye merak içindeyiz.  Buluyoruz Deniz Hanım’ı hemen uzatıyor anahtarımızı…

-Kilit tamam, lambaderi de bıraktırdım odanıza

Diyor.

Teşekkür edip alıyoruz anahtarımızı…

Kapının kilidi ile uğraşıldığı belli, kapı eskisinden daha vajinismus. Yapacak bir şey yok bunu çözse çözse Haydar Dümen çözer. Tekrar Deniz Hanım’ı arayıp durumu bildirsem kilit tamamen bozulabilir ve odaya girmek imkânsız hale gelebilir… Hiç şikayetçi olmuyorum… Fakat kelek bir durum var, kapı kilidini çevirmeye ancak benim gücüm yetiyor. Odaya bensiz girip çıkmak gibi bir durum söz konusu değil. Dış kapıyı kilitlememeyi öneriyorum. Aile bireyleri okeyliyor bu mantıklı teklifi. Zaten giriş bölümünde birkaç ayakkabı ve bizim olmayan bi lambader mevcut.

İç kapı anahtar deliği çok hoşlanıyor içine giren anahtardan. Sok çıkar hiç problem çıkarmıyor. Sola çevir hemen kilitleniyor sağa çevir hemen açılıyor. Çilingir gibi çözüyorum odaya gir çık sorunumuzu. Aferin ben!

Duş almak için giriyorum duşakabin içine. Duşakabin duvarı tam yirmi iki ayrı yerden matkaplanmış. Deliklerin on yedisinde kırmızı renkli dübel, dördünde beyaz dübel, bir tanesine dübelsiz. Tüm otelin duşakabinleri için alınan dübel stoku bir numaralı ilk odanın duşakabin içinde sona ermiş. O kadar deliğe dübel mi dayanır?

Deliklerin yerlerinden anladığım kadarıyla duşakabin içinde yer alan köşe kısma şampuan, sabun gibi ıvır kıvır şeyler konulsun maksadıyla 22x22 ölçülerinde metalimsi üçgen bir raf düşünülmüş. Ölçü alınmış, delinecek yerler işaretlenmiş, işaretlenen yerler delinmiş, delinen yerler dübellenmiş, metalimsi rafın üstündeki deliklerden vida sokulmuş, vida dübelin içinde döndürülerek monte edilmiş. Sonra metalimsi rafın diğer köşede daha iyi olacağı düşüncesiyle olsa gerek, raf o köşeden sökülüp diğer köşede denenmiş. Deneme yanılma yoluyla doğruyu bulma azmindeki delik delme manyağı adam üçüncü köşeye yönelip o köşenin duvarını da büyük bir zevkle delerek ve dübelleyerek ve vidalayarak rafı o köşeye montelemiş. Monte etmek kadar demonteden de zevk aldığı aşikar adam, rafı oradan da sökmüş… Duşakabin duvarını süzgece çevirmiş eli matkaplı delik delme sevici adam diğer köşeye yöneldiğinde duşakabinin dört köşe olmadığını gözümleyerek ve buna çok sinirlenerek rafı monte etme sevdasından vazgeçerek metalimsi rafı fırlatıp atmış olmalı ki her köşesi delikleri delinmiş yeri hazır haldeki raf ortalarda yok.

Suit odanın delik deşik duvarlı duşakabini bir metrekareden büyük değil.  Açıyorum su fışkırtıcı zamazingoyu, benim boyumun yaklaşık on santim üstünden geçip bana hiç uğramadan karşı duvarı tazyikliyor. Su fışkırtıcı zamazingoyu tutan mekanizma eğilip bükülmüyor mecbur o mekanizmadan çıkarmak zamazingoyu bir elime alıp öyle yıkanmak zorundayım. 


Yok, böyle olamaz, ben yapamıyorumdur diye uğraşıyorum; duş takılı olduğu yükseklikte dimdik duruyor; sağa sola dönüyor fakat eğilip bükülme söz konusu değil.. Su fışkırtıcının suyu fışkırttığı yere denk gelebilmek için zıplamam gerekiyor. Hadi on santim zıp zıp zıplayarak kafayı yıkadım diyelim,  vücudun diğer bölümleri nasıl yıkanacak? O kadar zıplamam söz konusu değil. Zaten o kadar zıplasam kafayı tavana vurabilirim, tavan buna çok sinirlenip üzerime düşebilir. Mecbur çıkarıp alıyorum dik duruşlu başı öne eğilmez su fışkırtıcı zamazingoyu elime. Önce nü kafamı şampuanlayacağım fakat üç köşesi raf delikleriyle çevrili rafsız duşakabin içinde raf olmayınca şampuanları lavabo kenarındaki rafa iliştirmişler. Duşakabinden çıkıp şampuanı alıp tekrar giriyorum duşakabin içine. Bir elimde su fışkırtıcı zamazingo diğer elimde şampuan var her iki elimde dolu, o eldeki şampuan gövdesinden sıkılıp diğer ele nasıl transfer edilecek? Bana üçüncü bir el gerek, bende iki tane var. Resepsiyonu arayıp durumu anlatıp bana bir el atın desem kesin yanlış anlaşılır. Ayrıca duşakabin zaten tek kişilik, ikinci kişinin sığma şansı yok. Bırakıyorum su fışkırtan zamazingoyu musluğun üstüne, kendi haline başına buyruk suluyor istediği yeri. Bir elimle tuttuğum küçük plastik şampuanı diğer elime sıkıyorum, şampuanı koyacak bir raf yok; mecbur eğilip yerle yeksan ediyorum şampuanı. Nü kafamı ve yüzümü gözümü de şampuanlıyorum. Şimdi el yordamıyla su fışkırtan zamazingoyu bulmam gerekiyor çünkü Eyes Wide Shut. Bir iki denemeden sonra buluyorum nihayet su fışkırtıcı zamazingoyu. İkinci şampuanlama da daha tecrübeliyim su fışkırtıcısını bacak arama sıkıştırıp hazır ol vaziyetinde şampuanlıyorum nü kafamı. Bacak arama sıkıştırılmış su fışkırtıcıyı zamazingoyu alıp, hazır ol durumundan rahat pozisyonuna geçerek yıkıyorum nü kafamı. Gözler şampuansız ve açık olunca vücudu yıkamak daha kolay oluyor. Tüm günün yorgunluğunu atıyorum duşakabinin sıcak suyuyla. Şimdi duşakabin içinde yıkanırken edinilen yorgunluğu atmak gerekiyor. Salonun son derece rahat koltuklarından en yakın olanına uzanıyorum; duşta edinilen yorgunluk koltuk üstüne, oradan halıya akıyor. Halı buna çok bozuluyor.

Sabah 10’30 da kahvaltı için bahçedeyiz fakat hava yağmurlu. Kahvaltıyı bahçede yapsak çok cıvık olacak. İçilen çaylar yağmur suyuyla dolup paşa çayına dönüşecek. Hiç gerek yok böyle cıvık bir kahvaltıya diye düşünerek iç kısmın yarı açık bölümündeki bir masaya konuşlanıyoruz. Ufak ve tefek Furkan vızır o tarafa vızır bu tarafa koşturuyor, bir türlü yakalayıp kahvaltı talebinde bulunamıyoruz. Sağımızdaki masada kalabalık bir grup var, bizim dün kahvaltıda beslediğimiz kediler o gruba yanaşmış bize yok mu dercesine bakıyor ve kimi bacaklara sürtünüyorlar. Grup kedi düşmanı çıkıyor. Masa altından tekmelenen kediler kaçışmaya başlıyor…  Kedilerin tekrar gelmemesi için, kedi sevmez grubun en genç üyesini nöbetçi olarak dikiliyor. Kediler tekrar masaya yönelirken 12-13 yaşlarındaki yeni yetme kedi savar görevindeki çocuk “pisttt, pistttttt” diyerek yanaştırmıyor masaya kedicikleri.

Bu arada bizim kahvaltı servis tabaklarımız geliyor. Peşine dün ortaya iki tabak olarak gelen serpme kahvaltı tabağı bugün yek tabak olarak geliyor. Dün 2 paçanga böreğini ikiye bölerek dört parça halinde getirilmişken bugün bir paçanga böreği ikiye bölünerek getirilmiş. Bu durumda iki kişi yiyemeyecek, ama hangi iki kişi yemeyecek? Ve Neden? Dün sabahki kahvaltıda iki kişiye kırmızı kart mı gösterildi? Yakalıyorum Furkan’ı, dün iki paçanga böreği dört parça olarak gelmişti bugün neden bir paçanga böreği iki parça şeklinde geldi diye soruyorum. Furkan alıyor ikiye bölünmüş paçanga böreğini, hızla gidiyor mutfağa, az sonra aynı hızla gelip ikiye bölünmüş paçanga böreğini dört parça halinde geri getiriyor. Furkan akıllı ve çok pratik bir çocuk ama bizi salak yerine koyması çok salakça. Benim dört parçadan kastım bir paçanga böreğinin dörde bölünmesi değil ki, masada bıçak var, onu bende yapabilirim, diğer paçanga böreği nerede? Ayrıca dün getirilen sigara böreği bugün yok, dün gelen kaşarlı mantar bugün kaşarsız olarak geldi.
Durmuyorum pek üstünde, kalabalık müşteri grubundan başı iyice dönmüş koşturup duran Furkan’ın… Her masadan bir şeyler söyleniyor hepsine yetişmeye çabalıyor. Arada Tarık’ı yakalayıp eksiklikleri kendisine iletiyoruz, yardımcı oluyor. Ekstra sucuk sipariş veriyorum şef garson Ahmet’e, getiriyor hemen; sucuk gayet lezzetli. Şef garson Ahmet kırklı yaşların sonlarında pırıl giyimli işine son derece hakim ve her yerinden tecrübe fışkırıyor ayrıca komimsi garsonları eğitmeye çalışıyor.

Kedileri çağırıyoruz kahvaltımıza, bizi kırmayıp geliyorlar. Peynirle başlıyoruz kedileri beslemeye. Karşı masada kedi sevmez gruptan bir kadınla göz göze geliyorum “biz besleriz, siz rahat edin” diyerek çarpıyorum lafı, gülümseyerek memnuniyetini bildiriyor laf çarpılmasından anlamayan kedi düşmanı kadın. Kahvaltı sonlarına doğru kalanları Beşiktaşlı kedi ile hamile olduğunu tahmin ettiğimiz füme renkli kediye veriyoruz; anında indiriyorlar mideye hepsini.

Çıkıyoruz Adapazarı’ndaki arkadaşımın evine, tüm günü orada geçirip saat 23’00 de dönüyoruz tekrar otelimize ve bir gün daha bitiyor Sapanca’da.

Bu sabah hava dünkünden daha hüzünkeş ve hüngür foşurt halde. Biz odadan çıkıp bahçeyi dolanıp restauranta ulaşıncaya kadar şırılsıklam oluyoruz. Hava dünden daha üfürücü olduğundan bu sefer kapalı bölüme konuşlanıyoruz. Furkan “hoş geldiniz” diyerek servis tabaklarımızı servis ediyor. Deniz ve Süheyla Hanımla günaydınlaşıyoruz. Serpme kahvaltı tabağı ilk günkü gibi iki tabak olarak masaya getiriliyor… “Dün neden bir serpme tabağı geldi?“diye sorunca “benim farkım” diyerek sorunun gelişine çakıyor cevabı Furkan. Bir günlük ayrılıktan sonra mantar kaşarına kavuşmuş şekilde servis ediliyor. Paçanga iki adet ve dört parçaya bölünmüş, dün olmayan sigara börekleri de geliyor tıpkı ilk günkü gibi. Sosis standardı hep aynı, ekstra olarak kaymak var bugün.

Bugün dönüş günümüz. Kahvaltı sonrası odaya gidip toparlanmaya başlıyoruz. Ben tatilin en sevimsiz tarafı olan ödeme için resepsiyona gidiyorum Bircan Hanım’a şekerli Türk kahvesi söylüyorum. Deniz Hanım’a çıkış yapacağımızı hesabı çıkarmasını söylüyorum. Deniz Hanım hemen otel izlenimlerimden açıyor konuyu. Birkaç aksaklıktan bahsedip kapıyorum açtığı konuyu. Bircan Hanım Türk kahvemi getiriyor, Deniz Hanım oda fiyatlarının haricindeki ekstraların yazılı olduğu adisyonları gösterip, çok aşık Muhammed’in yazdıklarını tercüme ediyor, gülüyoruz… Plastik banka kartı ile kapatıyorum otelin hesabını fakat asıl hesap kredi kartı ekstresi bankaya ödenince kapanacak.

Muhabbet esnasında Kapalıçarşı’ya sıklıkla geldiğini söyleyince veriyorum kartvizitimi Deniz Hanım’a “uğrarım mutlaka” diyor. “Mutlaka beklerim” diyorum “tekrar görüşürüz” diyerek vedalaşıyoruz.

Çok aşık Muhammed bir bavul, üç sırt çantası birkaç poşeti arabamıza nakletmek için geliyor topuklarını yere sürterek. Aracı diğer kapıdan içeri alırsam odaya daha yakın olacağı ve eşyalarımızın taşınmasının daha kolay olacağını söylüyor, “siz arabayı alıp bu kapıya gelin ben kapıyı açıyorum hemen” diyor. Ben arabamın olduğu diğer uzak kapıya doğru yöneliyorum, arabayı alıp çok aşık Muhammed’in açtığı diğer kapıdan sokuyorum aracımı içeri. Yağmur fena bastırıyor.

Ağlama lan Sapanca! Biz geliriz gene.

Muhammed getiriyor eşyaları. Çok yağmur yağıyor, arabanın içindeyim, çıkmadan açıyorum bagajı, koyuyor arabanın bagajına eşyalarımızı ve bir güle güle bile demeden sıvışıyor yağmurda. Elimde hazırlamış olduğum bahşişle kalakalıyorum araba içinde. Eşim ve çocuklarım geliyor Muhammed yok ortalarda. Bahşişi kendime verip döndürüyorum arabayı çıkış kapısına, çıkış kapısı kapalı. Ulan çok aşık Muhammed ben bu kapıdan nasıl çıkacağım?
Arıyorum hemen resepsiyonu Muhammed’in arka kapıyı açıp beni içeri aldığını sonra kapayıp gittiğini derhal gelip kapıyı açmasını söylüyorum Bircan Hanım'a.

            -Hemen gönderiyorum Muhammed’i

diyor.

Yedi dakikadır bekliyoruz gelen giden yok. Resepsiyondan arka kapıya gelmek iki dakika; yedi dakika oldu nerdesin Muhammed? Yağmurda eridin mi? Firar mı ettin? Aşkına mı gittin? Aşkın otele mi geldi?

Arıyorum tekrar resepsiyonu, Bircan Hanım çıkıyor tekrar…

-Kimse gelmedi biz burada kaldık…

diyorum.

            -Gelmedi mi...?

Diye iadeyi bir soru sorarak cevap verdiğini sanıyor.

            -Gelmedi!

Diyorum. Gelse biz çoktan gitmiş olacaktık ve ben sizi hiç aramayacaktım diye ilave yapıyorum içimden.

            -İkinci kez, hemen ilgileniyorum…

 Diyor.

Bekliyoruz…

Muhammed ortalarda yok! Biricik canıyla Bircan Hanım geliyor elinde şemsiye.

            Neredeymiş Muhammed? Yoksa açık olan diğer kapıyı açmaya mı gitmiş? diye 

soruyorum…

            -Evet, ön kapıya gitmiş…

Diyor.

            -Tam aşık bu Muhammed…

Diyorum.

            -Öyle zaten…

Diyerek gülüyor ve kapıya doğru yöneliyor, sağ kenardaki düğmeye basıyor kapı otomatik olarak açılıyor ve nihayet çıkıyoruz otelden.

Tekrar gelir miyiz? Kesin geliriz!

Şimdi istikamet İstanbul


EKİM 2013
ABDAL YAZILAR


17 Ağustos 2013 Cumartesi

Sertabix



Çilli Hatun’un bitmek bilmez “konsere götür beni” ısrarı çoğalarak devam ediyor. Bir dakika önce söylediğim bir şeyi bile unutabilme becerisine sahip Çilli Hatun konsere gitmek istediğini asla unutmuyor. Çin işkencesine dönüşen konser zevzekliğine son verilmek amacıyla Sertab Erener konserine gidilmesine el mecbur, ayak mahkum karar kılınıyor.

Biletler Biletix’ten alınacakmış. Neden Biletix’ten alınıyor? Biletix’e neden hizmet bedeli adı altında yüzde on veriliyor? Hizmet bana verilmiyor ki, Sertab’a veriliyor,

Biz bir gelir elde etmiyoruz ki, biz gider sahibiyiz, giderimizin üstüne ayrıca neden yüzde on biletixleniyor?

Biletix Sertab’la bizim aramıza niye giriyor?

Emlak mı alınıp satınılıyor?

Neden Sertab’a gayrimenkul gibi davranılıyor ve neden bize gayrimenkul müşterisi muamelesi yapıyor. Alt tarafı konsere gidilecek. Hoş gidilmese de olur benim için.

Zaten CD bu yüzden icat edilmedi mi?

Açılımı Compact Disk, Türkçesi ” Yoğun Disk” diye geçiyor… Yoğunluk falan yok, asıl yoğunluğun babası konserlerde oluyor. Gizli bir kaynaktan aldığım bir bilgiye göre CD’nin asıl açılımı Concert (konser) Drive (gitme) haber kaynağı kutsal ve gizlidir.

Gayet güzel bir icat:

Koy evin salonunda ki CD çalara,Sertab evin salonunda. Al Sertab’ın CD’sini yanına arabanda dinle; araba nereye, Sertab oraya? Tak walkmen’in içine Sertab’ın CD’sini sen nereye Sertab mecbur oraya. Bas play düğmesine Sertab söylesin, bas stop tuşuna Sertab sussun, bas pause tuşuna donsun, diple sesi, kıs sesi. Tüm kontrolün benim elimde olduğu bana özel konser.


Ortasına parmak sokulsun amaçlı bir delik yapılmış,

Ayrıca. Frizbi, palet, bardakaltlığı, şamdan olarak kullanılabiliyor.

Taksici kısmı zaten dekoratif bir obje olarak senelerdir kullanmakta.


Niye konsere gidiliyor?

Konserin günü var, saati var, trafiği var. Varda var. O trafik çilesini çek, o saatte orada ol, arabaya otopark yeri bul. Otoparkçı da Sertab’dan yolunu bulsun.  Sertab, on beş dakika geç çıksın. Ki öyle olur genelde.

Girdim Biletix web sitesine…

Hoş geldin beş gittin, nasıl gidiyor? İyi işte ne olsun yuvarlanıp gidiyoruz. “Çoluk çocuk nasıl? N’aptınız bayramda?”

-"Ne istemiştiniz?"

Sonu ix le bitmeyen bilet alma niyetindeyiz sonuna ix gelince yüzde on hizmet bedeli oluyor, ayrıca ix ne? Gibi diyaloglardan yoksun bir site. Bir sürü tıklanası yer var. Ara kısmına Sertab yazıyorsun, Sertab yazısının altında Sertab’ın fotoğrafı, fotoğrafın altında“satışta” yazıyor.

Çok ayıp ben olsam Biletix’i mahkemeye veririm. O yazıyı okuyan Sertab’ı satışa çıkarmışlar olarak algılayabilir. Dahası ne kadar ucuzmuş lan diyerek tüm konser âleminin tamamını ele geçirebileceğini düşüncesi oluşabilir.

Satın alı tıklayınca…

“Turkcell Yıldızlı Geceler / 15 Ağustos/ Sertab Erener”

“Sertab Erener, aynı zamanda prodüktörlüğünü de yaptığı ve piyasaya çıktığı ilk hafta zirveye çıkan son albümü “Sade” nin yanı sıra en beğenilen şarkılarını 15 Ağustos’ta BKM organizasyonu ile Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda düzenlenecek konserde hayranları için seslendirecek.

Yazmakta…

Benim Sertab’a öyle çok hayran bir durumum yok; demek ki Sertab, tüm hayranlarına birde çok hayran olmayan bana seslenecek.

Böyle bir şey yok!

Parayı kim verirse Sertab onlara seslenecek. Her parayı bastırıp oraya gidene hayran muamelesi yapmaları çok saçma. Ayrıca ben Sertab’ın hayranıyım ama param yok diyenler içeri bedava alınıyor mu? Alınmıyor.

Benim gibi birçok evli adamın karısının zevzeklenmesinden kurtulmak amaçlı orada olmadığını kim bilebilir ki?

Tıklıyoruz yeni bir sayfa açılıyor, sağda oturma planı gözüküyor, oturma planı beş ayrı renge boyanmış en pahalısı kırmızı renkli koltuklar. İkinci kategori yeşilimsi bir renk, üçüncü kategori sarı, dört mavi, beş fuşya. Kategoriler beşte bitiyor, altı, yedi, sekiz yok. En pahalısı, kırmızı koltuklar. 

Pahalının kırmızı ile belirtilmesi gayet anlaşılır bir durum ama en ucuzu neden fuşya renk onu anlamış değilim. Madem en boktan yer en ucuz yer, o zaman en ucuz yer rengi cıvık bir kahverengi yapılmalıymış.

Kıçını koyacağın yere göre fiyatlar değişiyor, fiyatlar değişince koltuk renkleri değişiyor. Kırmızı mı olsun, fuşya mı olsun en iyisi ortası sarı olsuna karar veriyorum.
Sertab’ın ilk şarkısı, kırmızı koltuklara ulaşacak; onların bir kulağından girip diğerinden firar eden şarkı sözleri yeşilimsi renkli koltukta oturanların kulaklarından girip diğer kulaktan çıkarak bizim bulunduğumuz koltuklara gelecek.

En son fuşya koltukta oturanlara sıra geldiğinde kırmızı koltukta oturan grup Sertab’ın kim bilir kaçıncı şarkısını dinlemeye başlayacak.

Bileti al komutu vererek bilet alınamıyor. Üç seçenekle karşılaşıyorum gayet çetrefili iş bilet alımı. Onlar da para kazansınlar diye işe kargoyu da katıyorum. Kargo bedeli olarak 6 TL ilave ediliyor. Mail geliyor, mailde aldığım biletin detayları ve kargo ile Pazartesi günü iş adresime gönderileceği yazıyor.
Pazartesi mesai saati bitimi biletin gelmediğini fark ederek saat 17’15 de Biletix’i arıyorum, uzun süre bekletildikten sonra ulaştığım soru cevaplayıcı şahıs kargolarda bir aksama olduğunu biletin yarın elimde olacağı bilgisini veriyor.

-Eyvallah!

Salı günü mesai bitiyor kargodan gelen giden kimse olmuyor.

Çarşamba günü öğle saati halen gelen giden yok; sinirli bir şekilde arayarak karşıma kim çıkarsa fırça çekeceğim, yani öyle planlıyorum, cep telefon numaramı tuşlamam isteniyor cep telefonumdan cep numaramı tuşluyorum kendi kendimi arar gibi. Daha iyi hizmet verebilmek için yapılacak konuşmaların kayıt altına alınacağı bilgisi aktarılıyor robotix cihazdan.

Türkiye’de henüz iyi hizmet verebilen hiçbir kuruluş yok hepsi iyi hizmet veremediği bilinci içinde aynı şeyi söylüyor. Birisi de çıkıp biz en iyi hizmeti veriyoruz ve bu yüzden ses kaydı falan yapmıyoruz diyemiyor. Ya da “daha iyi hizmet sunma” yalanıyla keklenerek kayıt altına alınıyoruz. Bir nevi kendilerini yasal olarak garanti altına alıyorlar.

Ben gayet memnunum hizmetinizden hiç gerek yok kayıt altına almanıza dediğinizde karşınızdaki kişi önce afallayarak, sonra öksürerek, biraz da düşünerek size kibarca bunun olamayacağı söylüyor.

Yedi dakika, kırk üç saniye boyunca kulağım telefonda aynı şeyleri dinliyorum: “Tüm soru cevaplayıcılarımız şu an diğer müşterilerimizin sorularıyla muhatap oluyorlar lütfen bekleyiniz sizinle de muhatap olunacaktır” tarzı söylevlerle bekletilmekten sıkılıp kapıyorum telefonu.

Biletix biletini sattı yüze onunu aldı benle muhatap olmuyor.

Gelen mailde biletlerin UPS kargo ile gönderildiği bilgisi var. Çok güzel. O zaman bende Biltetix’le hiççç muhatap olmam. UPS’in aranması daha mantıklı, Biletix’teki soru cevaplayıcı kişi de zaten UPS’e soracak “biletlerin nerede” diye. Arıyorum UPS’i veriyorum gönderi numarasını, güzel bir müzik eşliğinde beklemeye alınıyorum sesi güzel Nurgül Hanım tarafından. UPS soru cevaplayıcısı Nurgül Sesi Güzel, gönderinin dün gönderildiğini adreste kimsenin olmadığını Mehmet adlı bir komşumuzun olup olmadığını soruyor. Öyle bir komşumuzun olmadığını, olsa bile konumuzun komşuluk ilişkileri olmadığını bu akşam konser olduğunu biletler yetişmezse nasıl konsere gidebileceğimizi cevaplamasını istiyorum.

Hemen ilgileniyorum diyerek cep telefonumu alıyor, adresimi teyit ediyor ve beş dakika sonra arayarak içinde biletlerim olan kargomun en geç saat 15’00’de adresime ulaştıracaklarını belirtiyor.

Saat 13’00’de biletler geliyor. Bravo Sesi Güzel Nurgül’e

Akşam 21’00de başlayacak konsere on dakika önce giriyoruz. Sarı, siyah tshirt giymiş genç çocuklar pervane oluyor yardımcı olalım diye. Bravo Turkcell’e!

Veriyoruz biletleri ergenlik dönemini henüz tamamlamamış Turkcell gencine, sivilceli cağlarını yaşayan genç gayet güler yüzlü, gösteriyor oturacağımız yeri. Oturmaya çalışıyoruz, ama bir gariplik var. Kıçımız mı büyük, kıç koyucu mu ufak çözmeye çalışırken sivilceli genç gitmemiş ve tepemizde bekliyor. Sana ve tüm sivilcelerine teşekkür ederiz diyorum,

-Genç Turkcell’li “bahşişle çalışıyoruz” diyor.

-Haydaa! Bahşişleri Turkcell’mi alıyor?

- Yok biz alıyoruz diyerek sırıtıyor.

Atıyorum elimi cebime en bozuk para 10’00 TL. Brova Turkcell lafımı geri alıp onun yerine 10 TL’yi veriyorum. Fiş falan verilmiyor. Vergi yok Genç Turkcell’liye. Direk cebe indirilyor bahşiş. Genç Türkcell’li biliyor işini hemen indiriyor cebine bahşişi.

Saat tam 21'00 oluyor Sertab henüz ortada yok.

Zaten kimse tam anlamıyla kıç konulacak yere kıçını adapte edebilmiş değil, ayrıca bu hiç kolay da değil. Kıç konulası yer kıçtan çok ufak.
Benim kıç mı büyük acaba kompleksine giriliyor. Konsere geldik götümüz mü büyüdü diye kıçımı elliyorum; bir büyüme hissedilemiyor. Herkes yanındakine bir şekilde değmek zorunda, koltuklar buna göre tasarlanmış. Diğer seyircilerle gereksiz bir samimiyet halindeyiz.

Koltuklar çok ufak söylevleri dolaşıyor ortada… Hangi koltuk? Koltuk var ben mi göremiyorum? Koltuğa koltuk denebilmesi için koltuğun kol konulabilir bir yeri olması gerekiyor

TDK sayfasında giriyorum ben mi yanlış biliyorum diye ”kol dayayacak yerleri olan geniş ve rahat sandalye” yazmakta. Ne genişlik, ne rahatlık, ne de kol konacak yer var. Yani oturduğumuz şeyin koltukla yakından uzaktan bir alakası yok. O yüzden ben buna kıçlık diyorum. Hiç bakmayın boşuna TDK’da böyle bir terim yok ben kıçımdan uydurdum.


Yeşil tshirtlü Doritos satıcıları doritos satmaya yelteniyorlar ve baya başarılılar her yer dori ve toz kokuyor. Ayni tshirtlü tipler Algida dondurma da satmakta. Satsınlar banane!

Saat 21’15 Kimse kıçını tam yerleştirememişken ve zaten matematiksel ve fiziksel olarak bu mümkün değilken çıkıyor Sertab sahneye ilk şarkısıyla.



Alkış kıyamet, ıslıklayan ve el sallayan tipler var. Mutlu oluyorlar bu çıkıştan, bir yerden de tam oturmamış kıçlarını belki şimdi oturur yerine diye kıçsal devinimleri devam ediyor. Kıçı, anüs büyüklüğündeki kıç koyucuya tam oturtmak amacıyla sağ sol yaparken herkes birbirine mecbur omuz atıyor..Omzu omzuna çarpan tipler pardonumsu mimiklerle sırıtıyorlar birbirlerine.

Sizin kıçınızda mı sığmadı? Kıç sığmayınca, omuz ne yapsın? Mecbur omuzdaş olunuyor yandaki tiple. Tüm seyirciler omuz omuza vermiş Sertab dinliyor. Bacağını biraz uzatsan öndeki seyircilerin omzuna çıkıp bacak omuza olacak.

Sertab umursuzca söylüyor şarkılarını…

Sorma bu ara şu halimi 
Bu acıların hepsi mi daimi
 
Yazık oldu her iki tarafa da
 
Şimdi sence daha iyi mi?
 


Konsere değil, Sertab’ı istemeye gelmiş utangaç damat gibi oturuyorum anüs büyüklüğündeki kıç konulamayan ve ayak uzatılamayan kıçlıkta.

Bacak bacak üstüne atabilmek için ayağa kalkıp bir bacağı diğerine çapraz yapıp çömelir gibi yaparsan bacak bacak üstüne atmış şekilde oturulabiliyorsun. Ve fakat öne doğru yer olmadığından mecbur yana kaykılarak oturman gerekiyor, yana kaykılınca üsteki bacak Çilli hatunun bölümüne tecavüz ediyor; olsun o yabancı değil ama yan oturunca sağ yanımda oturan adama doğru taşıyor hiç de büyük olmayan kıç kısmım; o kelek! Tam tersi otursam adamın cüssesinden ve önünde yer olmadığından; alt bacak yanımda oturan adamın üst bacak benim şeklinde bir bacak atmaca olacak. Bu sefer de kıçım Çilli hatuna dönmüş olacak, Çilli hatun bu pozisyona yüzünden ne hayır gördük kıçını dönüyorsun diyebilir. Küs müyüz diyebilir. Senin bacağının aynısı yandaki adamın bacağıyla bire bir aynı diyebilir. Ayrıca adam şort giymemden kaynaklı çok kıllı olduğu aşikar bacağımı kırabilir. O potansiyele sahip bir bakışı var.

Tanrı unutmuş olsa da
Vur durma vur yüreğim vur
Olan olmuş ne olur
Hayata bir daha vur

Önümde iki bayan oturuyor, solda oturan genç kızın saçlarıyla ne alıp veremediği var anlamış değilim tam onun saçlarının olduğu yerde mecbur benim dizim var n’apiyim sonradan çıkmalarımı kıçıma bile yer bulamamışken. Genç kızın yanında kendi yaşlarında genç bir erkek var: Sevgili gibiler.
Genç kız eğilip bir şeyler zevzekleniyor genç çocuğa, o zevzeklenme sırasında saçının sağ bölümü öne düşüyor zevzeklenmesi bittiğinde doğrularak saçını benim tam arkasında duran bacaklarıma doğru savuruyor, saçları benim kıllı bacaklarımla temas ediyor, sonra şarkıya göre devinimlenen genç kızın saçları benim bacaklarımı okşayarak olması gereken yere geri dönüyor.

Sertab, “haydi şimdi siz söylüyorsunuz” diyerek seyirciyi coşturmaya çabalıyor.
Biz niye söylüyoruz ki? Biz söyleyebiliyor olsak bu kıç sığmaz yerde niye oturalım.

Sol önümdeki kız durmadan bir saç savurma hailinde, tutuyor saçının sağ kısmını sallıyor arkaya, saç benim bacağımı okşayarak tekrar kızın sınırlarına geri dönüyor.
Bu durum benim çıplak bacaklarımı kaşındırıyor sinirimi zıplatıyor ama kaçacak bir yerim yok.

Sahnenin sağ üst bölümündeki Hilton Otel’in tüm camları açık ücrete dahil Sertab dinliyorlar.

A benim gözleri görmeyenim
A benim kadrimi bilmeyenim
A benim hasreti dinmeyenim
 
Beni elinle ellere gönderme
Ah anam garip anam
 

Saçlarıyla bacaklarımı gıdıklayan ve sinirimi zıplatan kızın sağ parmağındaki yüzükten yanındaki çocukla sevgili ötesi bir durumda olduklarını anlıyorum yarı resmiyet bir durum söz konusu. Kızın saçları benim kıllı bacaklarımla haşır neşir muzur neşriyat hallerinde ne kızın haberi var bu durumdan ne de nişanlısının.

Kızın bir kere bile beni görmüşlüğü dönüp bakmışlığı yok. Kızın bir suçu yok belki ama saç orospuluk yapıyor. Sen hiç tanımadığın ayrıca yanında karısı olan bir adamın kıllı bacaklarını ne diye okşuyorsun! Hem ben bundan bir zevk almıyorum ki. Tam tersi gıdıklanıp gıcıklanıyorum bu orospu saçlara.

Konserin ilk yarısı bitiyor sigara ve tuvalet gereksimiyse kalkıp gidiyoruz sigara içilen bölüme sigaramızı içiyoruz kıçımız ve bacaklarımız biraz kendine geliyor. Şimdi tuvalet zamanı; gidiyorum tuvalete, tuvalet girişinde 1 TL atıldıktan sonra dönen turnike mevcut bozukluğu olmayanlar için oraya para bozdurucu bir adam konmuş veriyorsun 10 TL bozuyor paranı. Para yok çiş yok. Gözünü sevdiğimin kapitalist sistemi. Akıl vermek gibi olmasın ama kimi cimri tipler hemen üstte duran ağaç dibine yaparak 1 TL tasarrufuna gidebilirler. Tuvalet girişine “TUVALETE GİRİŞ PARALIDIR” yerine, giriş bedava yazıp çıkarken görülecek büyüklükte tuvaletten çıkış paralıdır yazmak daha kapitalist bir yaklaşım olur. Sosyalist girişli, kapitalist çıkışlı tuvalet 1 TL.


Konser arası aldığımız ekmek arası eşliğinde başlıyor konserin ikinci yarısı. Ben ayağa kalkıp ayaklarımı çapraz hale getirip oturak bacak bacak üstüne atıyorum, sağ bacağım orospu saçlı kızın omzuna teğet geçmekte. Genç çocuk sağ kolunu nişanlısına sarılma niyetiyle savururken eli benim kıllı bacaklarıma değiyor kızın neresine denk geldiği şokuyla irkilip bakıyor kıllı bacağın sahibi olarak bana pardon diyerek ikinci denemeyle elini kızın omzuna atmayı başarıyor. Çocuğun kızı sarmalamasıyla saç devinimi azalıyor. Fakat çocuğun sağ elinde yüzük yok!

Aşk dön ölümden, 
Bir sebepten, gir dünyama.
 
Aşk dön ölümden,
 
Geç tenimden, gel gir dünyama.
 

Genç delikanlı kızla nişanlı olduğunun farkında mı değil? Onun parmağında neden yüzük yok? Bir çapkınlık yaptı da tekrar yerine takmayı mı unuttu?

Neyse ne bana ne!

Derken çocuğun yüzüğünün sol elinde olduğunu görüyorum… Kafam iyice karışıyor. Evlenmişler kızın bundan haberi mi yok? Kız başkasıyla nişanlı, çocuk başka biriyle evli olabilir mi? Bir aldatma durumu olsa niye konsere gelinsin?

Kızın nişanlısı, Çocuğun karısı düşünsün. Bana ne oluyor?

Sertab, “sponsorsuz kapaksız hiç kimse size buraya gelmeniz için kafanıza silah dayamadan burayı doldurduğunuz için size çok teşekkür ederim” diyor. Ben bu gruba dahil değilim. Benim burada olma sebebim Çilli hatunun aylardır süren konsere gitmek istiyorum zevzeklenmesi bitsin amaçlı.

Evli genç, nişanlı kızın omzundan elini çeker çekmez nişanlı kız, orospu saçlarını iki eliyle ense kökünden saçlarına geçirip komple arkaya doğru savuruyor. Benim kıllı bacaklarım nişanlı kızın orospu saçları ile iyice içli dışlı oluyor. Sağ taraftaki esmer bayana da geçiyor sol taraftaki kızın saç tiki o da başlıyor saçını tutup tutup arka tarafta duran bacaklarıma doğru savurmaya, sol bacağımda sarışın, sağ bacağımda esmer saçlar uçuyor, üstelik sağ önümde oturan esmer saçlı kızın saçları solumda oturan kızın saçlarından iki kat daha uzun. O saçlarını savurduğunda kırbacımsı bir durum oluşuyor.


Sertab’ın arkasındaki dev ekran da değişken

Sertab’ın çocukluğundaki siyah beyaz görüntüler, kimi klibimsi görüntüler, dünyanın boktan bir yer olduğunu gösteren savaşsal görüntüler var, arada bir çiçek böcek konuluyor ekrana Sertab çok uzak olduğu için biz onlara bakıyoruz daha ziyade.
Bir ara arka ekran da yanan bir mum belirdi; mumla Sertab’ı orantıladığımda Sertab mumun elli de biri büyüklüğünde ya var ya yok. Sahnedekinin Sertab olduğunu sesinden anlayabiliyoruz.

Solumdaki nişanlı kızın orospu saçları halen bacaklarımı gıdıklamaya devam ediyor, sağ taraftaki kız saçlarını toplayarak saçlarının sağ bacağımı kırbaçlamasına son veriyor.

Aldırma deli gönlüm
Giden gitsin
Sen şarkılar söyle içinden boş ver
ayaya yağı yağı yağı yağı yağı ya

Konser üç saat sonunda sona eriyor, nişanlı kız kalkıyor orospu saçları durur mu onlar da kalkıyor, nişanlı kızın yüzüğünün olduğu eliyle, evli adamın yüzüğünün olduğu eli birleşiyor.

Nereye gittiklerinden bana ne!

Giden gitsin ben şarkılar söylüyorum içimden.


ayaya yağı yağı yağı yağı yağı ya
ayaya yağı yağı yağı yağı ya


 Eve geliyorum üstümde orospu bir saç dolanıyor...Kızın bir suçu yok saç orospu !

Not: Bu yazının alt kısmında bulunan yorum bölümüne yorum yazabilir, Facebook'ta paylaşabilir veya Facebook sayfamızı beğenebilir hatta arkadaşlarınızı davet edebilirsiniz.
Ayrıca sitenin sağ alt kısmında "bu siteye katıl" yazısına tıklayarak siteye üye olabilir ve Twiter hesabımızdan takip edebilirsiniz.